Bölüm 9

1395 Words
Meltem, kısa süre sonra eşyalarını toplamış halde yanlarına geldi. Çok geçmeden de yola koyuldular. Karasu’ya geldikleri kadar neşeli olmasalar da en azından birlikte bir- iki gün dahi geçirmiş olmalarının memnuniyetini taşıyorlardı. Meltem’i evinin önüne kadar bırakıp, kısa zamanda tekrar toplanmak için sözleşmelerinin ardından geriye dönmek için hareket ettiler. Aracı kullanan Nur merkeze geldiklerinde ,”Size kokoreç ve midye ısmarlayayım mı?” diye sordu. “Allah Allah! En sevdiğim arkadaşım sensin!” Elif, yolcu koltuğunda, Nur’un yanında oturuyordu. Arkasına dönüp Kıymet’e ‘Hıh’ yaptıktan sonra Nur’a öpücük attı. Kıymet gülerek, “Hayatımda senin kadar beleşçi birini daha tanımadım!” dedi. “Arkasına kahveleri de ben ısmarlayayım da beni de sev.” Elif, tekrar arkasını dönüp ona da bir öpücük attı. Salaş bir mekânın önünde durdular ve küçük tabureleri olan küçük masalardan birine oturdular. Siparişlerini verip gelmesini beklerken işlerinde olan gelişmeleri ve ekonominin onları nasıl kötü etkilediğinden bahsediyorlardı. Bu konu, Kıymet’in sinirlerinin tel gibi gerilmesine yol açıyordu. Kendi tasarladığı ve diktiği gelinliklerini sattığı bir moda evi vardı. Kadıköy’ün işlek caddesinde kendisi gibi onlarca gelinlikçinin bulunduğu sırada bulunan dükkânının sahibi onu çıkarmış, dükkânı da başka birine kiraya vermişti. Allah’tan Kıymet’in eşyalarını ve ofis mobilyalarını koyacağı, kendine ait bir deposu vardı. Yoksa tüm eşyalarıyla öylece ortada kalacaktı. “Bulamadın mı hala bir dükkân?” diye sordu Elif. Kıymet, umarsızca omuz silkti. “Aramadım ki. Biraz dinlenmek istiyorum. Annemden kalan iki dairenin kirası bana şimdilik yetiyor. Kendime zaman ayırmak istiyorum. Aceleye de getirmek istemiyorum.” Kıymet’in sözleri henüz bitmişken siparişleri geldi. Genç kadın, tam ekmeğini kavrayıp dudaklarına götürüyordu ki, aniden donup kaldı. Mekânın ahşap duvarlarının bittiği yerden sonra devam eden ve boyası dökük bir duvar olan dış cephesine yapıştırılmış eski bir ilan dikkatini çekti. Şaşkın bir ifade ile ilana bakarken arkadaşları da onun bu davranışı üzerine birbirlerine bakarak kaş çattılar. Nur, “Ne oldu?” diye sordu. Kıymet, deli biri gibi görünmemek için şaşkınlığını üzerinden atıp başıyla ilanı işaret etti. “Şu ilanı sanki daha önce de gördüğümü sandım.” İlanı değil, ama kızı görmüştü. ‘Şükran Gündoğan’ ilandaki resmin altında dört yıl öncesine ait bir tarih bulunuyordu. İlan oldukça yıpranmış, neredeyse sert bir rüzgâr daha görürse duvardan kopup gidecek gibi görünüyordu. İlanın tarihini aklına not etti. Bir an kendisini boşlukta savruluyor gibi hissederken, arkadaşlarına bir şey belli etmemek için uğraşıyordu. Buz gibi olmuştu. Ağzına attığı lokmalar büyüyor büyüyor, taşacakmış gibi geliyordu. Geldiğinden beri gözlerini uykuya kapadığı her an kâbusunu gördüğü kızı, bir kayıp ilanında görmek… Akıl karı değildi. Bedeni ister istemez içten içe titremeye başlamıştı. Bir de kız ona, Beni bul demişti. Ekmeğinin çeyreğini bile bitiremeden daha fazla yiyemeyecek kadar bitkin hissediyordu. Mekândaki tek garson, orada bulunan tek müşterileri için biraz hevesli davranarak yanlarına geldi. “Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu masanın üzerindeki çöpleri seri bir şekilde toplarken. “Hayır, teşekkürler.” Nur, adama gülümsedi. “Hesabı alalım.” Adam tam arkasını dönüp gidecekken Kıymet, “Bakar mısınız?” diyerek garsonu durdurdu. Garson kendisine döndüğünde de başıyla ilanı işaret etti. “Bu ilandaki kız bulundu mu? Biliyor musunuz?” “Biz de yeni geldik buralara, ablam. Bilmiyorum.” Arkasını dönüp ilerledi. “Niye taktın ilana?” Nur kaşlarını çatmış Kıymet’i inceliyordu. “Ayrıca bembeyaz oldun, kızım. Hasta mısın?” Kıymet, cılız bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Bu kızı bir yerde gördüğümü sandım bir an.” Rüyasında! Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? İlandaki gülümseyen kızın saydam bir hali olsa da aynı kızdı işte. İçinden bir el geçer gibi aniden ürperdi. Eve vardıklarında gece yarısını geçmişti. Elif ve Nur oyalanmadan yataklarına gitseler de Kıymet, o kadar kaygılıydı ki uyumak istemiyordu. Uyuyup aynı kâbusu görmekten korkuyor ve bunu da kendisine yediremiyordu. Bir hışımla salonda yayıldığı koltuktan kalktı ve çantasına doğru seri adımlarla ilerledi. İçinden telefonunu açıp arama motoruna girerek kızın adını ve kaybolduğu tarihi yazdı. Kızın kaybına çok fazla yer verilmese de en azından birkaç bilgiye ulaşmıştı. Girdiği siteler yerel gazetelerin haber siteleriydi. Ve bir de kızın arkadaşlarının yazdıkları vardı. Kız, dört sene önce Mayıs ayında, evinden babasının çalıştığı inşaata yemek götürmek için çıkmıştı. Bir daha da ondan haber alınamamıştı. Babası sıvacıydı. Kız, inşaat ve evleri arasındaki yarım saatlik mesafede kayıplara karışmıştı. Ardından da babası bu olaydan kendini sorumlu tuttuğu için inşaatı devam eden binadan kendisini atarak intihar etmişti. Kıymet, haberle ilgili bulunan üç fotoğraftan ilkini açtı. Karşısına o anda kaldıkları binanın fotoğrafı çıkınca çenesi şaşkınlıkla açıldı. İçine yetmeyen bir soluk çekerek diğer fotoğraflara da baktı. Son fotoğraf da kızın yaşadığı evin fotoğrafıydı. Başka da bu konu hakkında hiçbir bilgi yoktu. Ama gördükleri sırtından aşağıya soğuk terler dökmesine yetmişti. Neden bu kızı rüyasında görüyordu ki? Üstelik kızın babasının çalıştığı ve intihar ettiği inşaat şu anda bulundukları binaydı. İçindeki ses ona tuhaf şeyler söylüyordu. Mantığın kabul etmeyeceği, birilerine anlatırsa onu deli olarak kabul edecekleri şeyler söylüyordu. Ve bu konu hakkında ne yapabilirdi ki? Kız, rüyasına girip, ona beni bul demişti. Yaşıyor muydu? Yaşıyorsa neredeydi ve Kıymet, onu nasıl bulacaktı ki? Zaten sabah son bir kez kumsala gidip, oradan ayrılmaya karar vermişlerdi. Düşünceleri birbirini kovalar ve Kıymet bu işin içinden çıkamazken uzandığı koltukta, elindeki telefonun ekranında kızın fotoğrafına bakarak uyuyakalmıştı. Sabah olup da gözlerini açtığında ter içindeydi. Gözleri batıyordu ve bütün gece çığlık atmış gibi boğazı yanıyordu. Ama atmadığını biliyordu. Şükran, rüyasına girmişti. Fakat daha öncekiler gibi değildi. Canlı kanlı onu babasına yemek taşırken görmüştü. Bu, muhtemelen bilinçaltının ona oynadığı bir oyundu. Gitmemesi için onu yakalamaya çalışır, arkasından seslenirken boğazı şişip patlamış ve kan tadı almıştı. İnleyerek koltukta doğruldu. İçeriden takırtılar geliyordu. Sarhoş gibi sendeleyerek banyoya ilerledi. İçindeki tüm enerji çekilip alınmıştı sanki. Öyle güçsüz, berbat hissediyordu. Elif, çantasını hazırlarken ayak sürüme sesini fark ettiğinde başını kaldırıp baktı. Kıymet’in banyoya doğru ilerleyen bedenini gördüğünde kaşlarını çatıp “Günaydın,” diye seslendi. Kıymet, cılız bir gülümsemenin ardından, “Günaydın,” dedi. Sesi bozuk radyo frekansı gibi çıkmıştı. Bunun üzerine de boğazını temizleyip banyoya girdi. Kıymet Yılmaz, hayatında tanıdığı en güçlü kadınlardan biriydi. Dişliydi, haklı olduğu dava uğruna ölse geride durmazdı. Her türlü güç durumda başını da düşüncelerini de kendini de dik tutmayı bilmişti. Ve ayrıca kavgacıydı. Sevdikleri uğruna şehir değil, dünya yakardı. Fakat iş Bulut Öztürk’e gelince arkadaşının tüm dengeleri sarsılıyordu. Yıllar önce Bulut, onun canını yaktığında Kıymet’i toparlamak çok zor olmuştu. Fakat sonunda toparlanmıştı. Erkeklerden uzak dursa da hayatına bir şekilde devam ediyordu. Tam her şeyi rayına oturtmuşlarken şimdi bu adam nereden çıkıp gelmişti ki? Kıymet, ruh gibi dolanıyordu. Çok fazla üstüne gitmiyorlardı, ancak kendileri gülüp söylerken Kıymet, uzaklara dalıyor, herhangi bir mimiği oynamamış olsa bile tüm yüzüne bir acı yerleşiyordu. Fakat daha önce hiç böyle olmamıştı. Küfürler eder, ağlar, bir şeyleri fırlatır, kırar… Üzüntüsünü atardı. Ama oraya geldiklerinden beri iyice içine kapanmış, kâbuslar görüp kalkmış, Nur’un söylediğine göre de bazen uykusunda deli gibi çırpınmış ama hiç ses çıkarmamıştı. Elif de bir gece önce buna tanık olmak zorunda kalmıştı. Uyuyakaldığı koltukta titriyor, boğuk sesler çıkarıyor ve göğsü sertçe inip kalkıyordu. Uyandırmaya çalışmış, fakat nasıl bir kâbusun içine takılıp kaldıysa bir türlü başaramamıştı. Bu defa, adam dengesini çok fena bozmuştu. Kıymet, bir önceki geceden beri hayalet gibi dolanıyordu. Resmen yüzü kâğıt kadar beyaza çalmıştı. Şimdi de ölü gibi yürüyordu. Allah’tan o gün geri dönüyorlardı. Kıymet’e söylememişlerdi, ancak Nur da regl olmuştu ve kumsala inmeden doğrudan yola çıkmaya karar vermişlerdi. Eh, bu tatil pek de istedikleri gibi gitmemişti. Kıymet, banyodan çıktığında o da tüm eşyalarını toplamış odayı da iki kez kontrol etmişti. Çapına tükürdüğü ağzını açıp ,” Hayalet gibi görünüyorsun!” dedi. Kıymet, sözlerinin ardından irkildi. Sonra da omuzları düştü. “İyiyim. Sadece sürekli rüya görüyorum ve artık resmen yoruldum.” “Biliyorum. Gece biri seni boğazlıyor gibi görünüyordun. Ama seni uyandıramadım.” Elif, kendi ağzına terlikle çarpmak istedi. Arkadaşının kaşları havaya kalktı. “Bir de tavşan uykusu uyuduğum söylenir,” Bakışları etrafta şöyle bir dolandı. “Nur nerede?” “Markete gitti.” Çantalarını dairenin girişine bıraktı. “Sana sormadık, ama kahvaltıdan sonra çıkmaya karar verdik. Ne dersin?” Kıymet, kendisine kahve yaparken Elif’in sorusuna cevap vermedi. Kıymet’in peşinden giderken arkadaşında bir tuhaflık olduğunu fark ederek yanına ilerledi. Arkasından sıkıca sarıldı ve saçlarına bir öpücük bıraktı. “En sevdiğim arkadaşım sensin. Artık üzülmene gerek yok. Bak, gerçekleri söyledim.” Kıymet’in bir eli ona sarılan kolunu buldu ve hafifçe sıktı. Ardından da gülerek Elif’e döndü. O da kendisine sıkıca sarıldı. Geriye çekildiğinde Kıymet’in yüzünde suçlu bir ifade vardı. “Ne? Ne oldu?” Kıymet, kahvesini alıp balkona ilerledi. Kendisi de arkasından gidip hemen karşısına oturdu. “Kıymet!” Kıymet, fısıltı kadar alçak sesle, “Ben, gelmiyorum,” diye bildirdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD