Elif’in kaşları saçlarına değecek kadar yukarı fırladı. “Ne demek gelmiyorum?” Kıymet, işaret parmağını dudağına götürüp gözleriyle alt katı işaret ettiğinde, “O, koşuya gitti.” Dedi. “Şimdi bırak onu da… Aslında bırakma. Onun için mi kalıyorsun burada?” Kıymet’in yüzünden gerçek bir hayret ifadesi geçince saçma bir soru sorduğunu anladı. Ama başka ne düşünebilirdi ki?
“Onunla bir alakası yok.”
“Ama burada kalırsan onunla yalnız kalmış gibi olacaksın.” Elif, sinirli bir nefes aldı. “Seni nasıl bırakabiliriz ki!”
“Onun işi peşini bırakmaz, yakında bir görev alır, geriye döner. Ayrıca ondan tamamen uzak duracağım.” Kıymet, kahvesinden bir yudum alıp gözlerini denize dikti. Sanki orada Elif’in görmediği bir şeyi görüyor gibiydi. “Ben, çok yorgun hissediyorum, Elif. Biraz dinlenmek, kendimi dinlemek istiyorum. Zaten iş gibi bir derdim de yok bu aralar…“ Bakışlarını ona çevirdiğinde, orada Elif’ten sakladığı bir şeyler olduğunu anladı. Fakat üzerinde durmadı. Aslında durabilir, onu burada hayatını alt üst eden adamla yalnız kalmaması için zorlayabilirdi. Fakat Kıymet, gerçekten iyi görünmüyordu. Ve karşı çıkışları onu daha da kötü yapabilirdi.
Derin bir iç çekti. Memnuniyetsizliğini belli ederek, “Sen bilirsin,” dedi. Ardından işaret parmağını genç kadına uzattı. “Ama her gün rapor vereceksin. Haber almadığım gün gelir seni sürükleyerek götürürüm.”
Kıymet’in dudakları bu defa içten bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Anlaştık.”
“O zaman Nur geldiğinde biz çıkarız, kahvaltıyı da Nur’a kitlerim.” Elif, bunu sırf arkadaşı gülsün diye söylemişti. Nitekim de başını arkaya atarak güldüğünde kendini bir puan kazanmış gibi hissetti.
Sonra da aşağıdan gelen sesle birlikte ikisinin de yüzü ekşidi. Şerefsiz Bulut, apartmanın önündeki çimenlik alanın ortasından geçen yolda elleri ceplerinde duruyordu. Başını yukarı kaldırmış, güneş gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş, “Günaydın!” diyordu. Elif, ona orta parmağını gösterdi. Tam o anda Bulut’un arkasından gelen Nur, sessiz adımlarla adama doğru yaklaşıyordu.
Kıymet, ifadesini saklamak için başını çevirdi, fakat omuzları sessiz gülüşüyle sarsılıyordu. Nur, tam Elif’in içinin yağlarını eriterek adamın arkasına gelmiş, süt şişesindeki sütü başına dökecekken adam bir adım yana kaydı. Nur’un kafasına boşaltmayı amaçladığı sıvı doğrudan yere döküldü. Nur da ileriye doğru bir adım atarken tökezledi ve sütü döktüğü yere serildi.
Bulut, kahkahalarla güler, yerde yatan genç kadına elini uzatırken Nur, elini sinirle ittirdi. “Göt herif!”
Ardından da arkasına bir daha bakmadan öfkeli adımlarla apartmanın yolunu tuttu.
Dört Yıl Önce
Bulut, apartmanın içinde duruyor, içeri girenlerin ardından başını arkaya atmış, dişlerini sıkarak sakinleşmeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldı. Verdi. Bir kez daha aldı. Ardından dairenin içine adım attı. Ayakkabılarını çıkardı. Montunu, atkısını, beresini çıkardı. Hemen kapının yanında duran portmantoya tek tek astı. Ve diğerlerinin olduğu, ortak alan olan salona doğru ilerledi.
Timur ve Defne, bir koltukta birbirlerine sokulmuş oturuyorlardı. Kıymet ise telefon görüşmesi yapıyordu. O kadar alçak sesle konuşuyordu ki, söylediği hiçbir şey anlaşılmıyordu. İçeri girdiği anda Timur’un bakışları kendisini buldu. Yüzündeki ifadeyi fark ettiğinde de kaşlarını çatarak, sorarcasına başını yana eğdi.
“Biraz içeri gelir misin?”
“Olur,” Timur doğrulurken, göğsüne yayılmış olan Defne’yi nazik bir tutuşla geriye ittirdi. Defne, onun aracından indiğinden beri hala daha tek kelime konuşmamıştı. Timur’un hareketinden sonra ona öfkeli bir bakış attı. Ancak genç adam, eğilip alnına bir öpücük bıraktığında yüzüne rahatlamış bir ifade yayıldı.
Bulut önde, Timur hemen arkasında mutfağa ilerlediler. Timur’un kapıyı kapatmasının ardından da Bulut, “Onu neden davet ettin ki?” diye alçak sesle sordu.
Timur, hafifçe güldü. “Bütün yol boyunca bunun için mi surat astın?” Yeşil gözlerini suçlarcasına kıstı. “Ayrıca kıza bakarken nefes almayı unutmuş gibi görünüyorsun. Hoşuna gideceğini düşündüm.”
Bulut, rahatsız hissederek omuz silkti. Elbette, Timur kendisinin verdiği tepkiyi anlamakta güçlük çekecekti. O, Timur’un annesinin kızlık soyadına kadar biliyordu. Timur ise Bulut’u, içine girdiği bir kavgadan kurtaran can yoldaşı sanıyordu. Bu oldukça klasik, ama her zaman iş gören bir numaraydı. Kendisini zorla ev arkadaşı yaptırmış, Timur’un girip çıktığı bütün yerlere girmiş, onun takıldığı herkesi tanımış, sevgilisinin gayri resmi hamisi gibi bir şey olmuştu. Timur’un olmadığı yerde –ki aslında bu çok olası değildi, onun görevi kendi ölümüne bile mal olsa adamı korumaktı- kıza sahip çıkıyordu ki başına iş almasın.
“Yani benim hoşuma gideceği için yaptın? Başka nedeni yok.” Bulut, kaşlarını sorarcasına kaldırdı.
“Bu akşam gitmek zorundayım. Sen de peşimi bırakmıyorsun.” Çaresizmiş gibi omuzları çöktü. “Kıymet, iyi kız. Delikanlı kız. Defne’nin de böyle birine ihtiyacı var. Yalnız kaldığında ne bok yiyeceği belli değil.” Yüzü acıyla gölgelendi. “Geçen sefer olan-“
“Neyse, tamam.”
Bulut, geçen sefer Timur’la birlikte karşılaştığı manzarayı kafasından atmak istiyordu. Kendisi bunda bu kadar zorlanırken… Timur’u öylesine takdir ediyordu ki. Defne, ortadan kaybolduğunda ev ev dolaşıp kızı sonunda iki adamla birlikte çırılçıplak, kendinden geçmiş halde bulmuşlardı. Adamları yere sermişlerdi sermesine, fakat onların da bir şeyi anlayacak durumları yoktu. Bulut, aslında Timur’un en başta neden böyle işlerin içine girdiğini merak ediyordu.
Bulut’un eli havada şöyle bir sallandı. “Sadece… Kıymet, gerçekten iyi bir kıza benziyor. Seninkinin onun başına bela açmasından endişeleniyorum.” Kaşlarını kaldırdı. “Ki yapar da!”
Timur, güldü. “Sen daha vurucu timi bilmiyorsun. Kıymet, biraz önce onları aradı. Biz çıkmadan burada olurlar.”
Mutfak kapısı aniden açıldı. Kıymet’in yüzünde dehşete düşmüş bir ifade vardı. “Bu kız, kendi kusmuğunda boğulacak gibi!”
Hepsi birlikte telaşla salona ilerlediler. Defne, elleri ve dizleri üzerine çökmüş öğürüyordu. Timur, onunla ilgilenirken, Bulut gayri ihtiyari Kıymet’in elini kavradı. Genç kadının şaşkın bakışları arasında onu, kendi odasına doğru çekerken avucunun içindeki sıcaklık, sanki koluna doğru yayılıyor, oradan da omzuna çıkıyordu. Kız hala anormal bir şekilde öğürmeye devam eden Defne’ye bakmaya çalışıyordu. Bulut, odasının kapısını açtı. Genç kızı içeriye soktu. Elini hiç istemezken bırakıp kapıyı kapadı.
“Ne yapıyorsun, Allah aşkına?” Kadının yüzünden şaşkın bir bakış geçti. Bulut’u geçip çıkmak istese de genç adam önüne geçerek mani oldu.
Bulut, alaya almaya çalışarak, “Odaya kız atıyorum,” dedi.
Kıymet’in yüzünde daha önce de tanık olduğu kavgacı bir ifade belirdi. Bu kız ciddi ciddi cadalozdu. “Lütfen, defolup gider misin?” Kaşlarını çatmış, sanki biraz daha zorlarsa Bulut’a yumruk atacak gibi görünüyordu.
Bulut, gülmeye başladı. “Hayatımda hiç bu kadar kibarca kovulmamıştım.” Başını iki yana salladı. “Ama gidemem, burası benim odam.”
Kıymet, Bulut’un kalın gömleğinden tutup çekiştirdi. “Tamam, bırak o zaman ben geçeyim.”
Genç kadın, tekrar onu geçmeye çalışırken, içeriden bir şangırtı koptu. Bulut, sonunda kızı kollarıyla hapsetti. Kıymet, önce çırpındı, ardından da Bulut’un ayağına sertçe bastı.
Ovvv!” Genç adam, kızı hafifçe ileri ittirip kaşlarını çatarak öfkeli yüzüne baktı. “Parmağımı kırdın.” Derin bir iç çekti. “Ayrıca, o kızın yerinde olsan kendine bir seyirci ister miydin? Hem de hiç tanımadığın birini?” İçinden bir ses bu kızın hiç böyle bir duruma düşmeyeceğini söylüyordu.
Bulut, bunu o kadar yumuşak bir sesle sormuştu ki, genç kadın gürültüyle yutkundu. “İstemezdim, elbette.”
“Tamam, o zaman. Birkaç dakika misafirim ol.” Bulut’un dudaklarının kenarları geniş, oyuncu bir gülümseme ile kıvrılınca kızın gözbebekleri kafede olduğu gibi irileşti.
Sonra her nasılsa tekrar kendine geldi. Kaş çatarak, “Bu birkaç dakika içinde beni bırakmayı düşünüyor musun?” diye sinirle soludu.
Bulut’un göğsüne yapışmış, artışa geçen kalp atışları Bulut’un kalp atışlarıyla yarışıyordu. Bedeni adamın kolları arasında, başını arkaya atmış gözlerinin içine bakıyordu. “Hımm. Olabilir. Bırakmazsam orada kalır mısın?”
“Deli filan mısın?” Kıymet’in gülüşü sinirliydi. Sanki kendisine karşı nasıl davranması gerektiğine karar veremiyormuş gibi görünüyordu.
“I-ıh. En azından olmadığımı sanıyorum!”
“Muhtemelen tüm deliler de deli olmadıklarını söylerler.”
Sonunda Kıymet bedenini silkerek genç adamın kollarından kurtuldu. Bulut, istemeye istemeye kollarını gevşetmek zorunda kalmıştı. Allah’ım, nasıl öyle güzel kokabiliyordu? Kesinlikle bir parfümden yayılan koku değildi. Bu, resmen kızın teninin kokusuydu. Ve nasıl öyle güzel hissettirebiliyordu? Kıymet, pencerenin önüne konuşlanmış iki kişilik kanepenin ortasına doğru oturdu. Bu, Bulut’un yanına oturmaması için bariz bir hareketti.
Genç adam, bu harekete gözlerini devirerek kanepenin karşısında bulunan çalışma masasının önündeki sandalyeye ters olarak oturdu. Kendini kıpır kıpır hissediyor, aslında yerinde duramıyordu. Sırf bir şeyler yapıyor görünmek için çalışma masasına göz gezdirdi. Masanın üzerinde bir bilgisayar vardı. Bulut’un hiç kullanmadığı, kullanmayacağı kitaplar bilgisayarın arkasındaki rafa özenle dizilmişti. Odası her zaman düzenliydi. Bulut, gençliğinde zaten tüm gün iş yerinde çalışarak yorulan annesini daha fazla yormamak için kendi odasını da evi de derli toplu tutmayı öğrenmişti.
Dayanamadı. Kollarını sandalyenin sırtlığına dolayıp karşısında, dirseklerini dizlerine dayamış, başını yere eğmiş oturan kızı seyretmeye başladı. Hem de öyle alenendi ki seyri, kafasına bir şey fırlatsa da haklıydı. Fakat nasıl bakmasındı ki? Karşılaştıklarından beri yatağına yattığı anda gözlerinin önüne gelen ve onu gülümseten kız, onun odasında, tam karşısında oturuyordu. Havaya bir ağırlık yayılıyor, bu ağırlığın içinde sanki vınlayan bir akım dolanıyordu. Biraz zorlasa sesini duyabilecekmiş gibi. Neredeyse inleyecekti. Zamanlama berbattı. Keşke karşısına daha önce ya da daha sonra çıkmış olsaydı. Tam o anda değil! Öylesine bir girdabın içinde yüzüyordu ki! Kaosun, karmaşanın tam dibindeydi.