Bulut, yine gülümsedi. Hala alnı kadının alnında, kolları onu sıkıca kavramış haldeydi. Ve kendini cennette gibi hissediyordu. Bu olmalıydı cennet. Böyle hissettirmeliydi. “Sen de beni özle.”
“Tamam.”
Bulut, başını geriye çekti. “Bunu sana cadaloz dedim diye yapıyorsun, değil mi?”
Kıymet, intikam alırcasına gülümsedi. “Evet!”
Bulut, eğildi ve burnunu genç kadının saçlarına gömdü. Bu kokuyla, bu tenle, bu cadaloz kadınla bir ömür geçirebilirdi. Ve tek bir saniyesinden şikâyet etmezdi. Fakat hala konuşmaları gereken önemli ve ciddi noktalar vardı. Ona operasyonu elbette anlatamazdı. Fakat kendisini açık etmemesini ve tehlikeden nasıl uzak durması gerektiğini anlatabilirdi. Ve anlattı da! Neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar konuştular. Bulut’un uyarıları bittiğinde kayarcasına sohbete dalmışlardı. Ne konuştukları önemli değildi. Kıymet’in sakin sesinin tınısı ona melodi gibi geliyordu, farkında olmadan birbirlerine dokunuyorlar, gözleri uykusuzluktan kızarırken kapamamak için mücadele ediyorlardı. Fakat sonunda kanepeden kalkamadan ikisi de derin bir uykunun esiri olmuşlardı.
****
Yatağın üzerine yan yana uzanmış iki gencin de gözleri kapalıydı. Kadının başı, adamın geniş göğsüne yaslanmış, saçları beline doğru kara bir nehir gibi dalga dalga uzanıyordu. Adamın kalın kolları genç kadını sıkıca sarmış, kadının kolu da zarif bir kıvrımla adamın beline uzanmıştı. Ayakları da birbirinin içine geçmiş, siyah eşofmanlarıyla hangisinin bacağının nerede başladığı hangisinin nerede bittiği anlaşılmıyordu. Bir kablonun ucundaki kulaklıklardan biri adamın, diğeri de kadının kulağına takılmıştı. Halil Sezai’nin İsyan şarkısı kulaklarını da ruhlarını da doldururken, ara sıra dudaklarından şarkının sözleri mırıldanarak dökülüyordu.
Kıymet, sadece müzikle dolan bu anlardan benzersiz bir keyif alıyordu. Elbette daha önce kulaklıklarını takıp müzik dinliyordu. Fakat ya ders çalışırken ya yolda giderken ya da bir şeyler yaparken… Hayır. Gözlerini kapatıp en azından bir saatini müziğe vermiyordu. Bunu, Bulut öğretmişti. Adam müzikle yoğruluyor, müzikle dinleniyor, derdini müzikle anlatıyor ve müzikle yaşıyordu. Öylece uzanıp, hiç konuşmadan müzik dinlemek hayattan çaldıkları büyülü bir an gibiydi. Zaten iki aydır hep hayattan anlar çalıyorlarmış gibi hissediyordu. Öğrenci görünümlü, bilinmezlikler içindeki bir adamın peşine takılmış, söylediği gibi soru sormamış ve yine söylediği gibi de o ortalardan kaybolduğunda ona ulaşmaya çalışmamıştı. Arkadaşları bunun çok saçma, bir yandan tehlikeli olduğunu ona söyleyip dururken, Bulut’un karanlık bir hayatın içinde olup, Kıymet’i de içine çekmeye çalıştığını düşünüyorlardı.
Zaman zaman Kıymet de bazı tedirginliklerle dolsa da Bulut’un kötü işlerin içinde olduğunu düşünmüyordu. Kötü bir adam değildi çünkü. Serseri bir tarafı vardı var olmasına, ama bu öyle karanlık, yıkıcı bir serserilik değildi. Daha çok iyi aile çocuğu serserisi gibiydi. Tatlı, düşünceli, nazik, sevgi dolu, esprili, çılgın ve sürprizlerle doluydu. Böyle sevebilen bir adam nasıl kötü olabilirdi ki? Evet, belirsiz bir tarafı vardı. Ancak bu tarafını da Kıymet’e dürüstçe söylüyordu. Onun söylediğine göre ‘Az Zaman’ kalmıştı. Neye kaldığını bilmiyordu, sadece sabırla iki aydır o zamanın gelmesini bekliyordu.
Bu iki ayda da bir araya gelebilecekleri en küçük fırsatı bile kaçırmıyorlardı. Bazen sadece kafede bir kahve içimlik süre kadar yan yana oturuyorlardı. Dizleri birbirine değiyor, filmlerdeki gibi etraflarında ne varsa billurlaşıyordu. İnsanlar, sesler, müzikler veya olaylar. Her şey silikti. Ya kahvelerini soğutan bir dalgınlıkla birbirlerini seyrediyor ya da kahvelerinin diplerini kısa zamanda getirecek heyecanlı bir sohbetin içinde yuvarlanıyorlardı. Öyle ki bazen zaman bile zaman olmaktan çıkıp belirsizlik dolu anlar bütünü oluyordu. Öyle bir kayboluş...
Ve aralarında cinsel hiçbir şey geçmemişti. Bedenlerinde ateş olmadığından değil, ikisini de bazen nefessiz bırakacak kadar yoğun bir cinsel farkındalık aralarındaki havayı ağırlaştırıyordu. Kıymet’in kalbi yer değiştiriyor, midesinin altında gümlüyor ve bedeninde hiç tanımadığı, bilmediği noktaların varlığıyla tanışıyordu. Fakat Bulut, hiç ileri gitmiyordu. Ona sıkça sarılıyor, öpüyor ve Kıymet’in yanaklarını kızartan, kalbine trampet çaldıran şeyler söylüyordu. Utanmazın tekiydi! Bazen dili öyle kelimeleri kıvırıyordu ki, Kıymet’in gözleri de ağzı da bir karış açık kalıyordu. Sonra da adam onu kollarına çekip tepkilerine kahkahalarla gülüyordu. Ve hiç sakınmadan sevgisinden bahsedebiliyordu. Ama sadece o kadardı.
Genç kadının başının altındaki göğüs derin bir iç çekişle havalandı. Ama içeriye giren hava onu rahatlatmaya yetmedi. Çünkü daha önce varlığından bile haberi olmadığı, ya da içinde yeni yeni yapılanan o coşkun huzur hissinden sıyrılmak istemiyordu. O kadar… O kadar iyi geliyordu ki! Bazen günlerce süren koşturmaca, gerginlik anları, kaosun ardından bitkin düşen bedeni, kızın kokusuyla sarmalanmış odanın içinde, tam bedeninin yanında, sadece öylece uzanıp müzik dinlerken sanki yeniden doğuyordu. Ve kıza söyleyeceği şeyle bu hazdan kopacağını bildiği için konuşmak istemiyordu. Ama mecburdu. Tekrar nefes aldı. Bu, kızın aldığı nefeste aksamaya neden oldu. Sanki ne söyleyeceğini anlamış gibi. Belki de anlamıştı.
“İki gün sonra gidiyorum,”
Ve bu sözleri de Kıymet’in kendisininkine yapışık bedenini kaskatı yapmıştı. Daha önce ona gideceğini hiç söylememişti. Öylece ortadan toz olmuştu. Ama bu defa söylemek zorundaydı. O bilmese de gelememe ihtimali vardı. Ayrıca onun ve Defne’nin güvende olmasını istiyordu. Yani ciddi bir durum olduğunu anlamalıydı.
Bir sonraki gün büyük bir teslimat ve büyük bir baskın olacaktı. Muhtemelen de operasyonda çatışma çıkacaktı. Timur, okudukları üniversitede öğretim üyesi olan profesörün-adam eğitimin dışında ne kadar pislik iş varsa içindeydi- arkasındaki isme ulaşmıştı. Bulut’un, emniyet tarafından onun korumalığına verildiğini bilmediği için, gördüklerini anlatmaya gittiğini ekip arkadaşlarından öğrenmişti. Ve Bulut da diğerleri gibi medyatik bir ünlü olan ve birkaç televizyon kanalının sahibi olan Nazif GÜÇLÜ adını duyduğunda şoka girmiş, diğerlerinin hissettiği kadar da aptal hissetmişti. Uçaklarıyla, jetleriyle, yatlarıyla tüm medyanın ve halkın gözleri önünde uyuşturucuları rahatlıkla bir yerden başka bir yere taşıyordu. İnsanlar da ona sırıtarak el sallıyorlardı, videolarını ve haberlerini takip edip, hayatına özeniyorlardı. O ana kadar da herkesi çok güzel uyutmuştu. Sadece uyuşturucu taşımacılığı değil, bazı yerli ve tarihi olan eserleri de yurt dışına kaçırdığını öğrenmişlerdi. Onu yakalayıp sorguya çektikleri anda eserlere nasıl sahip olduğunu ve işbirlikçilerinin kimler olduğunu öğreneceklerdi.
Bir sonraki gün de Nazif GÜÇLÜ’nün yatı, içinde kilolarca uyuşturucuyla limandan ayrılacaktı. Görüntüde ailece tatile çıkıyorlardı. Fakat zamanın en büyük uyuşturucu sevkiyatını yapmayı hedefliyorlardı. Profesör Tahsin Şen, Timur’u resmen sağ kolu bellemiş –ki bunda Timur’u avucunun içine alma isteği de vardı- atacakları her adımın, yaptıkları her sevkiyatın en ince ayrıntısına kadar girmesine izin veriyordu. Mehmet ve kendisi de bu durumdan biraz şüphe duymuşlardı. Çünkü Timur Çallı’nın yakınına bu kadar girmesine izin vermesi onları işkillendirmişti. Fakat Mehmet’in bazen görünmez olmak gibi becerileri vardı ve becerisini bu yakınlığın gerçekliğini doğrulamakta kullanmıştı. Hayatı pahasına! Sona yaklaşmışlardı. Altmış sekiz kişilik çete üyelerini, maşalarını, liderlerini ve işin içindeki ortakları bir sonraki akşam çökertmek, uyuşturucuya el koymak niyetindelerdi.
Bulut’un görevi de itirafçıları ve tanıkları Timur Çallı’yı korumaktı. Eğer operasyondan sağ çıkarlarsa bu görevi ilk mahkeme gününe kadar da sürdürecekti. Ama bu defa Timur, artık Bulut’un kim olduğunu öğrenecekti. Dolayısıyla Kıymet de nihayet onun kim olduğunu gerçekten bilebilecekti.
“Benden bir şey istiyorsun?”
Bulut, gülümsedi. Başını eğip genç kadının şakağına dudaklarını bastırdı. Her zaman olayın özüne inmek gibi sağlam bir yeteneği vardı ve bunu takdir ediyordu.
“Evet,”
Kıymet’in belini saran kolu kasılırken, bedenine biraz daha baskı yaptı. “Nedir?”
“Yarın Defne’yi de alıp annenin evine gitmeni istiyorum. Fakat bunu sadece sen bileceksin. Defne bile annenin evinde öğrenecek.” Sesinde bunun son derece önemli olduğunu anlatan bir tını vardı. Ve Kıymet de elbette bunu anında anlamıştı.
“Bu, canımı sıkıyor. Çok tehlikeli hissettiriyor.”
“Öyle zaten! Bu yüzden de benden haber almadan lütfen, ama lütfen annenin evinden çıkma. Kızlara bile gitme.”
Bulut’un canını sıkacak kadar uzun bir süre cevap vermedi. Onun ikilemini anlayabiliyordu. Bir başkası olsa Bulut’a çoktan siktiri çekmişti. Hiçbir şey bilmeden, ona sonsuz bir güvenle karşılık veriyordu. Tabii bunda kendi hisleri kadar güçlü duyguların Kıymet’in kalbini de sarmasının etkisi büyüktü. Yoksa hiç kimse ne kendi yaptığı kadar sarsak bir bencillik yapar ne de Kıymet kadar kör bir cesaretle Bulut’un elinden tutardı. İkisi de bu konuda hapı yutmuştu, geri dönüşleri de yoktu. Aslında umurlarında da değildi. Bulut, Kıymet’le olabilecekse her halta razı gelirdi. Bazen onu birkaç gün göremediği oluyordu. Ve tıpkı sürekli karşılaşmak zorunda kaldığı bağımlılar gibi tuhaf hallere giriyordu. Sabırsız, agresif, dünyayı kızıl gören bir piç olup çıkıyordu. Ki üzerinde ilerledikleri ince yolda bu onun için ciddi bir tehlike ve dikkat dağınıklığıydı. Onu gördüğünde de tüm bu tuhaf haller buharlaşıp gidiyordu. Muhtemelen aşık olan arkadaşlarına götüyle güldüğü için Allah tepesinden bakmıştı. Her neyse… Sorun değildi. Aşk, bu kadınla tahin-pekmez gibiydi.
Kıymet, dirsekleri üzerinde doğrulurken kulağının arkasına sıkıştırdığı bir tutam saç yüzünden aşağı dökülerek genç adamın boynuna usulca dokundu. Bir eli genç adamın göğsüne kondu. “Tamam. Ama ilk fırsatta senden haber almak istiyorum.”
“Söz veriyorum.” Bulut, uzanıp genç kadının çenesine bir öpücük bıraktı. “Tüm bunlardan sonra sana şeffaf geleceğim ve o saatten sonra sana, boynum kıldan ince!” Parmakları genç kadının yüz hatlarını ezberler gibi teninin üzerinde gezindi. “Off! Kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi seviyorum seni!” Öyle seviyordu. Gün geçtikçe ona sanki daha çok aşık oluyordu ve kalbi sanki bu duyguyla patlayacakmış gibiydi. Ritmi bozulup duruyordu. Ödünün bokuna karışması gerekiyordu. Birine bu kadar düşmek manyaklık mertebesine ulaşmak gibiydi. Ancak bu manyaklıktan da ona böylesine derin derin düşmekten de haz alıyordu.