Ben Gonca. Babasını kaybetmiş baba yarısı denecek insanların elinde ziyan olmamak için savaşan ve annesiyle bir ailenin yanına sığınan o kız. Şimdi bir hastane odasında yatarken kapının dışındaki adama çok şey borçluydum ve aynı zaman da mahcuptum. Çünkü hayatına zorla dahil olmuştum. Kendi sorunlarım için onun yanına sığınmış ve fikrini bile sormamıştım.
Vazgeçişim de ondandı ya. Hayatına zoraki girdiğim bir adama ufaktan tutulmaya başlamıştım ve bunun ağırlığını ona yüklemek istemiyordum. O beni sevmiyordu. Belki de hiç sevmeyecekti. Sadece halime üzülecek en acısı da acıyacak ve kendini sorumlu hissedecekti. Ben bunu istemiyordum.
Kapı tıklandığında içeri giren Demir’den başkası değildi. İçimden homurdanır gibi demir yığını desem de yüzüm sabitti. Babamın kaybı yaşadıklarım ve sonrası bende patlama yaşatmıştı. Bir de onun beni ucuz bir kadın gibi görmesi çok zoruma gitmişti.
“Nasılsın? Daha iyi misin?”
Sesim çıkmadı. Sadece yüzüne baktım. Kim bilir belki de bir daha görmeyeceğim için onsuz zamanlarda aklımda kalsın diye her şeyini ezberliyordum. Benden ses çıkmayınca derin bir nefes alıp bırakırken yatağın kıyısına biraz daha yaklaştı. Yüzüme doğru eğilirken gözlerini göz bebeklerime tutundu.
“Gonca, daha iyi misin? Ben, tüm bu olan sikik ve saçma durumlar için özür dilerim. Ön yargılı davrandım. Öküzlük ettim.”
“Demir.”
Bana böyle bakmasına yakın olmasına
Bana böyle bakmasına yakın olmasına kalbim dayanmadığı için uzaklaşması adına konuşmaya başladım.
“Esas ben özür dilerim. Senin hayatına zorla giren bendim. Kendi başımı kurtarmak isterken sen ne dersin ne hissedersin nasıl düşünürsün hesap etmedim. Sana sormadan hayatına girmiştim şimdi sana sormadan yine hayatından çıkıyorum. Buradan çıkınca size gidelim. Şahitler olsun. Senden habersiz kıyılan nikahı sen boz. Mehir falan hiçbir şey istemeyeceğim. Bir talebim olmayacak. Sonra sen yoluna ben yoluma.”
Ben konuştum ama yüzüme o kadar boş baktı ki acaba konuşmadım da zihnimde mi bu sahne canlandı diye kendimden şüphe ettim. Sözlerim bittiğinde bir süre daha yüzüme bakmaya devam etti. Ardından geri çekilip ellerini cebine sokarken “Annen çok üzüldü. Dışarıda bekliyorlar. Annemler de geldi. Doktor da psikolojik olarak çöktüğünü destek alman gerektiğini söyledi. Onları ayarlarız. Birazdan çıkış yapacağız ve eve geçeceğiz. Sende saçma sapan konuşup durma.” Dediğinde gözlerim büyüdü.
Ben ona bir şey diyene kadar kapı açıldığında önde annem arkada Şenay anneler odaya girdi. Demir onlar girince “Ben son kalan işlemleri halledeyim sonra çıkalım” değip giderken dikkatim dağılmış annemi ve Şenay anneyi iyi olduğuma ikna etmeye çalışıyordum.
İçinde kendimin olduğu ama asla anlamadığım saatler geçirirken kendimi yine Demir’in evinde hatta odasında yatağa yatırılırken buldum. Sırtımdaki yastığı düzelten Annem saçlarımı okşadı. Üzerimi örten Şenay anne yanağımı sevip “Ah güzel kızım” derken ikizler bana çatık kaşlarla bakıyordu. Büyükler odadan çıkınca üçümüz kalmıştık. Sağıma ve soluma oturan kızlar küskün bir şekilde bakarken Safir omuzumu dürttü.
“Kızım sen ne demeye gidiyorsun. Aklımızı aldın.”
Aysun “Sorma ya. İçim gitti mektubu okurken. İçli de yazmışsın köfte hor.”
Safir “Valla ya. Öküz oturdu içimize öküz. Kalmıyor da paşası. Yeri rahat herhalde. Yeminle kendi derdimi unuttum ya.”
Aysun “Orayı hiç karıştırma ikizim. Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Herifler burnumuzun dibinde ama sanırsın kaf dağının ardında.”
Safir “Ya o hepten saçma bir olay. Trip atması ne bileyim nazlanması gereken biziz ama beyefendilerin götü arşa değmiş gibi bir türlü inmiyor.”
Onlar ipini koparmış gibi kendi arasında sohbete daldığında resmen pinpon maçı izleyen seyirci gibi bir ona bir diğerine kafam dönüp duruyordu. Dayanamadığımda “Kızlar bir yavaş beynim döndü” dediğimde ikisi de durdu.
Safir “Ay biz seni unuttuk” derken Aysun “Doğru ya. Biz seni unuttuk da şimdi hesap zamanı sende çitlenbik yenge. Anlat bakalım ne demeye gittin.” Değince yutkundum. Sanki tepem de bir sarı ışık yanıyordu da polis sorgusu yaşıyordum.
“Öyle olması gerekiyordu.”
Sadece bunu diyebiliyordum.
“Ya kurban olayım neyin öyle olması gerekiyordu bir anlatsana. Pikniğe diye gidiyoruz bir öğreniyoruz ölümden dönmüşsün. Eve korkuyla geliyoruz seni merak ediyoruz. Bir de ne görelim mektup yazıp gitmişsin. Resmen bunalıma soktun mağ aile hepimizi. Hele abim? Mektubu okudukça önce delirdi sonra üzüldü. Gecenin bir vakti çiftliğe geldi. Sabahına ne oldu ki senin sinirlerin biraz kriz geçirmek istedi.”
Safir’in sorusu üzerine sırtımı biraz daha dikleştirdim. Merakla bakan ikizlere “Abiniz benim başkasını sevdiğimi ama buna rağmen gurursuz onursuz ve aynı zaman da ucuz bir kadın gibi onunla evli kaldığımı düşünmüş.” Deyip başımı eğdim.
“Yuh.”
“Oha.”
“Çüş.”
“Höh.”
“Ya abim kafayı mı yemiş. Bunu nasıl düşünür?” diyen Aysun ile başımı kaldırıp omuz silktim.
“Haydar’ı erkek sanmış. Daha da önemlisi insan olarak düşünmüş. Ona aşık olduğumu ilişkimizin olduğunu falan işte.”
İkizler bir an durdu. Ardından gür bir kahkaha ile gülmeye başladığında öylece izledim. Evet trajikomik bir durum içindeydik. Safir “Nasıl öğrendi peki eşek olduğunu?” dediğinde aklıma gelen görüntü ile kıkırdadım.
“Ben Haydar’la konuşurken bizi duymuş yine. Sonra erkek sanıp geldi esip gürledi. Tabi Haydar da arkasından çifte atarak kendini tanıttı. Yere serdi koca adamı.”
Daha da güldüler. Sonra bana bir boy daha fırça atıp dinlenmem için yalnız bıraktılar. Yine de burada olmam yanlıştı. Onun ayağına pranga sırtına kambur önüne engel olmamalıydım. Hemen değilse bile birkaç gün içinde bu işi çözmeliydim.
Gözlerimi kaparken Demir’in kokusu ile uykuya daha çabuk daldım. Zaten ruhen çok yorgundum. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama yanımda bir ağırlık hissettim. Gözlerimi açmak istesem de bunu istemeyen yanım daha ağır bastı. Saniyeler sonra başımın altından uzanan kol üzerime atılan kolla birleşti. Sırtım sert ama sıcak bir yere sabitlendiğinde aldığım kokudan kim olduğunu anlamak zor değildi.
Uyku sersemi “Demir” dediğimde saçlarımda dudaklarını yer aldı.
“Uyu kül kedisi. Benim.”
“Bu yanlış ama.”
“Karımsın.”
“Boşayacaksın.”
“O iş zor biraz.”
“Yanlıştı olanlar. Düzeltmemiz lazım.”
“Düzünü ayrı tersini ayrı sikeyim boşver.”
Dudaklarım iki yana hafifçe kıvrılsa da iç çektim. Başka da bir şey demedim. Sarılmasına izin verdim. Acımasına izin verdim. Son kez dedim içimden. Son kez acısın. Son kez sıcaklığını hissedeyim. Son kez kalbim onun sıcaklığı ile ısınsın.
Tabi son kez olmadı. Çünkü ertesi gün biz koyun koyuna uyandıktan sonra herkesle konuşmak için aşağıya indiğimde Mustafa Babam Demir’e nikah için iznin çıktığını düğünün bir an önce yapılmasını söylüyor ve ne hikmetse Demir de bu işe yüzünde saftirik gülümseme ile “Tamam” diyordu.
Ben mi? Ben her defasında derdimi anlatmaya çalışırken bir yerlere sürükleniyordum. Gelinlik, eksik olan çeyizler, çamaşırlar -ki hiç de masum olmayan şeylerden bahsediyorum- düğün yeri ve davetiyeler. Saçma bir şekilde o hiç itiraz etmiyordu. Halbuki beni başından defetmek için yanıp tutuşması gerekiyordu.
Anneme defalarca kez “Olmaz anne. Gel konuşalım. Demir beni istemiyor. Adamın hayatına çöktüm resmen” desem de hemen yanımızda ya da çevremizde beliren Demir ile “Hadi kızım işimiz çok” diyor sonra da ortadan kayboluyordu. Bizim için diğer ev hazırlanıyordu ama su borularında sorun çıkıp evi hatırı sayılır miktarda su basınca yine tamir edilip düzeltilene kadar normal yaşantımızı sürdürecektik. Mağ aile yaşayacaktık. Bir süreliğine.
Kuaför de saçım yapılıp duvağım takılırken ikizler kendilerini çekmekle meşguldü. Safir “Ay Olcay alev atmış” derken Aysun “Bayram dua eden emoji yollamış. Hayır bu adamın libidosunda haciz falan mı var anlamadım ki” diyerek dert yanıyordu. Üzerimdeki gelinlik elimde çiçek başımda duvak. Aynada kendime bakarken göğsümü sıkan bir şeyler vardı.
Demir ve arkadaşları konvoy halinde geldiğinde kızlar hemen arkamı döndürdü. Benden fazla mı heyecanlılardı yoksa sevdiklerini görecekleri için mi bunca tantana vardı bilmiyorum ama oldukları yerde zıplamaları komik duruyordu. Demir hemen arkamda durup omuzuma dokunduğunda ona döndüm. Hemen dönme demelerine rağmen.
Beni gördüğünde bir an duraksadı.
“Kül kedisi” dediğinde sesindeki tını değişikti.
“Demir yığını” diyerek karşılık verdiğimde dudağının ucu yukarı kıvrıldı. Olcay abi geldiğinde ise “Kardeşim bir müsaade et de yengemizin yani kardeşimin kuşağını bağlayayım” deyip ikimizin arasına girdi. Kızlar çekiyor Demir dik duruşu ve jilet gibi damatlığı ile izliyordu.
Olcay abi Bayram abinin tarifleri ve söylediği dualarla kuşağımı bağladığında içim burkuldu. Kimsem yoktu. Abi kardeş amca dayı. Şu koca dünya da annemle ikimizdik. Düğümü atıp geri çekildiğinde bana bir abinin kız kardeşine baktığı gibi bakıp “Hayırlı olsun kardeşim” diyerek sarıldığında ağlamaya başladım. Bu ağlama kimsesizliğimeydi. Benim sevdiğim adamın bana acımasınaydı. Başkasının hayatına çöreklenen parazit gibi hissederken kendi hayatımda kapana kısılmış olmamdan kaynaklıydı.
Makyajımı yapan kadın “Ay ağlatmayın ama gelini” değip beni Olcay abinin kollarından aldığında hemen geri oturttu. Ensesine Demir tarafından şaplak atılan Olcay abi “Ne var ya ben ne yaptım?” diye yakınırken benim yüzümü toparladılar. Arabalara geçtiğimiz de biz yalnızdık.
Yolu izlerken “Demir bu iş bitmeliydi. Daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmemeliydi.” Dediğimde direksiyonu sıktığını gördüm. Burnundan nefes alıp verirken “Olması gereken oluyor.” Dedi.
“Olması gereken o gün imam nikahının bozulması benim de annemle gitmemdi.”
“Çok meraklısın gitmeye.”
“Gelmem hataydı.”
“Hataydı demek.”
“Evet. Senden izinsiz geldim hayatına hakkım yoktu tüm yaşananlara ve şu ana.”
“Gonca, siktirme bana hayatımı şimdi. İzin geldin doğru ama sana gitmen için izin verdim mi?”
“Küfretme. İzin istemiyorum ayrıca. Bak bana acıyorsun bunun farkındayım ama buna gerek yok. Bana kimse zarar veremez artık. Herkes içeride. Cezalarını aldılar. Koruman gerekmiyor.”
“Buna sen mi karar veriyorsun?”
Ona inanamayarak baktım.
“Yahu adam biz resmen evleniyoruz. İstemiyorum diye götünü yırtan sendin. Tamam dedik. İstemiyorsan olmasın. Ama sen tam tersi davranıyorsun. Neden?”
“Çok kurcalıyorsun.”
“Normal değil mi? Mevzu bahis hayatlarımız ya.”
“Tamam işte. O artık hayatımız oldu. Bizim hayatımız.”
Göz devirdim.
“Senin amacın ne? Neden yapıyorsun bunu? Ben senden sevgi mi dilendim ilgi mi istedim. İstemiyorum dediğinde bende vazgeçtim tamam dedim biz ne yaşıyoruz şimdi.”
“Kızım. Kimsen yok. Belayı paratoner gibi çekiyorsun. Elinde mesleğin yok. İşe girmek istesen diploman yok. Ne halt edeceksin tek başına çok merak ediyorum. Hazır ev aile düzen işte. Kır kıçını otur.”
Kulaklarımda çınlayan ses kalbimin kırılma sesiydi. Beni mecburiyet olarak görüp evleniyor himayesine alıyordu. Sustum. Bunun üzerine ne diyecektim ki. O da ne dediğini fark etmiş olacak ki sesini kesip yola devam etti. Kendi düğünümde bir yabancı gibi izledim olan biteni. Nikahımız kıyılırken bile dediğim evet yavan ve asla ben gibi değildi.
Oyunlar oynandı. Halaylar çekildi. Demir’in bir sürü asker arkadaşı komutanı geldi. Sıcak kanlı insanlardı ama mesleklerinin getirisi olarak sert duruşları bozulmuyordu. Gün bitip gecenin sonuna gelirken herkesle vedalaştık. Bizi evde yalnız bırakıp çiftliğe gideceklerini söylediklerinde boş bir bakışla Demir’e bakıyordum. O ise gözlerini kısıp duruyor benim ifademden düşündüklerimi anlamaya çalışıyor gibiydi.
Eve geldiğimiz de yine konuşmadık. Kapıdan girmeden önce kucağına almak istediğinde buna izin vermedim.
“Abartma.”
“Kızım sen var ya insana sabır testisin yemin ederim.”
“Sabretme o zaman aslan parçası.”
“Al buyur kahve arkadaşına da bağladı.”
“İşine geliyorsa.”
Merdivenleri çıkarken arkamdan “Sen şimdi beni istemiyor musun?” diye pat diye sordu. Arabada söylediklerinin karşılığı olarak “Hayır. İstemiyorum. Sonuçta kim parazit olarak yaşamak ister ki.” Deyip odanın önüne geldim.
Kolumdan tutup yüzüme alaycı bir şekilde bakıp “Ah canım sen beni istemiyor musun? Ben seni hiç istemiyorum. Benim gibi kocayı bok bulursun” diye bağırarak konuşup odaya girince saf gibi arkasından bende girdim. Odayı öyle bir hale getirmişlerdi ki mevzu anında çok farklı yerlere evriliyordu. Önce birbirimize baktık. Sonra odaya. Yatağa serilen örtü. Ayak ucuna bırakılan seksi gecelik ve erkek pijaması. Yerdeki tüylü terlik. Yapay mumlarla aydınlatılmış komodinler. Odayı saran yumuşak ama sıcacık kokular. Yutkundum.
Arkamdan yanaştığını hissettiğimde nefesimi tuttum. Çok saçma ama bir o kadar da ağır havanın esiri olmuştuk. Biz daha kapının önünde kavga etmemiş miydik? Etmiştik. Şimdi neden bir an önce sevişmek ister gibi nefeslerimiz hızlıydı. Soluğu enseme çarparken hayatımın en büyük gafını yaptım. Sussam belki de hiçbir şey olmayacaktı.
“Neden bana dokunmuyorsun?”
Sanane Gonca. Dokunmasın daha iyi değil mi zaten. Manyak mısın? Adam saatli bomba gibidir zaten. Harama uçkurda çözmemiştir. Niye hıyarım var diyene elinde tuzla konuşuyorsun değil mi? Ama yok akıllanmam ben. Bırakacağım dediğim adama sorduğum soruya bak.
“Sana dokunacağımı kim söyledi?”
Al buyur. Bu cevap galiba benim için çenemin kilidinin açılma şifresiydi.
“Karı koca değil miyiz?”
Değiliz. Yani olmamalıyız. Temcit pilavı gibi aynı şeyleri kendime hatırlatıyorum ama anlamıyor işte kıt beynim. Aga biz bu adamın hayatında olmaması gereken bir varlığız değil mi? Öyleyiz. O zaman neden beş çocuğu ile kapıda kalmış Cemile gibi davranıyorum ki. Biri beni vurarak sustursun.
Demir de maşallah kızmış olacak ki dilinin ayarını çevirmiş kamyon şoförü moduna bodoslama gidiyordu. Hak ettim mi? Evet.
“Değiliz. Kim ne derse desin bacaksız. Sen benim karım değilsin. Olamazsın da.”
Şimdi suratına karşı “Lan göt madem karın olmayacaktım neden resmi nikahı da kıydın. Tüm hazırlıklar boyunca şeker gören sıpa gibi dolaştın tırrek” desem ben de haklı olurdum. Yine de durmayan dilime kilit vurmak için ellerimi sıkıyordum. Rüya desem rüya değil kabus desem böyle kabusun ta geçmişini der geçerim.
“Bu dediklerini unutma. Benim de adım Gonca’ysa laflarını sana tek tek yedirmesini bilirim.”
Vay anasını sayın seyirciler. Gördünüz mü bendeki dili. İşte cesaret işte feraset işte fedakarlık işte mertlik ve işte mallık. Gözlerimi gözlerine dikerken alaycı bir şekilde duruyordu. Şöyle iki tane patlatsam bana ne yapabilirdi ki. Tabi bunun cevabı camdan sarkıtılmak olabileceği için anında vaz geçiyordum.
Demir Toygar, alaycı bir ifade ile bana bakarken yine o canıma tak eden beni de katır inadına sürükleyen cümleleri sıralıyordu. Galiba ona seni istemiyorum demem biraz olsun canını sıkmıştı ki itina ile benim de canıma okuyordu.
“Sana karım dediğim gün etek giyer mahallede topuklu ayakkabı ile dolanırım.”
Bir an. Yalan yok tek bir an onu o şekilde hayal ettim. bir doksan adamın ayağında dolgu topuk ayakkabı üzerinde etek mahallede yürürken ki görüntü kıkırdamama neden olurken gülüşümü bastırıp burnumu dikerek dibine kadar girdim. Yeminle akıllanmazdım.
“O zaman kendine göre ayakkabı ve etek seçmeye başlasan iyi olur asker. Çünkü ettiğin lafları yutarken seni izlemek çok zevkli olacak.”
Bendeki bu cesaretin yarısı başkasında olsa Viyana’ya asker çıkarmıştı. Saçımı savurup arkamı döndüğümde o hışımla gelinliği çıkarmaya başladığımda omuzumun üzerinden zoraki karısı olduğum şimdi ise zoraki kocam olan adama baktım.
“Madem karın değilim. Öküzün trene baktığı gibi bakma da çık dışarı asker. Sana gösteri yapacak değilim.”
Bu defa o dibime kadar girip kolumu tuttu. Dişlerini sıkarken yüzü sinirden kızarmıştı.
“Bana bak bacaksız. O dilini koparırım bir daha derdini anlatacak kadar bile konuşamazsın. Şimdi kırdırma bacaklarını da git banyoda değiş üzerini. Çırpı bacaklarını görmeye hevesli değilim.”
Eee ben niye banyoya giriyordum ki giyinme odası varken? Anlaşılan beyni yanıp error veren ben değildim. Ama bir şeyi biliyorsam bu bir savaş ilanıydı ve ben o savaşı kazanana kadar durmayacaktım.
Yüzüne doğru “Merak etme demir yığını. Çırpı dediğin bu bacaklarıma hasret kaldığın günlerde yeniden konuşuruz” dedikten sonra arkamı dönüp giyinme odasına girdim kapıyı da sertçe kapadım.
Arkamdan “Beni oraya getirtme!” diye gürlese de omuz silktim. Battı balık yan giderdi. Zaten bir dizi saçmalığı en sağlamından yaşamıştık. Bu da bize pek koymazdı.