Bölüm 1
İMZA
Parmaklarım kalemin soğuk gövdesine değdiği an, bunun yalnızca bir nesneye dokunmak olmadığını, bunun bir eşikten geçmek olduğunu, bir kapının tokmağını çevirip ardında ne olduğunu bilmeden içine girmek gibi bir şey olduğunu, hatta belki daha kötüsü olduğunu anladım; çünkü insan bazı kapılardan korkarak geçer ama yine de içinde küçük de olsa bir umut taşır, oysa ben o masanın başında, önümde duran kâğıdın kenarında titreyen gölgelerle birlikte, umudun bile çok geride kaldığını hissediyordum ve buna rağmen ellerimi çekemiyor, bu kâğıdı yırtıp yüzüne fırlatmakla annemin yüzünü, babamın son aylarda bir anda yaşlanmış gibi çöken omuzlarını, evin duvarlarına yapışmış o boğucu sessizliği düşünmek arasında gidip geliyordum; çünkü korku insana bazen kaçmayı değil, olduğu yere çivilenip kalmayı öğretirdi ve ben o an tam da öyle hissediyordum, sanki biri ayak bileklerime görünmez zincirler dolamış, beni yalnızca o sandalyeye değil, o adamın karşısında küçülmek zorunda bırakılan bütün ihtimallere bağlamıştı.
Kaan Demir tek kelime etmiyordu ama suskunluğu, odadaki herkesin sesinden daha güçlüydü; nikâh memurunun önümüzde duran evrakları düzenlerken çıkardığı hafif hışırtı, duvardaki saatin tik takları, salonun yüksek tavanında dolaşıp duran klima uğultusu, kapının önünde bekleyen korumaların ara sıra yer değiştirişinden doğan sert ayak sesleri bile onun suskunluğunun yanında önemsizleşiyordu, çünkü bazı insanlar konuşmadan da insanın içine girmeyi bilir, bakmadan bile izleniyormuş hissi verir ve ben karşımda oturan bu adamın yalnızca bugünü değil, benden sonraki birkaç adımı da çoktan planlamış olduğunu, hatta belki benim şu an vereceğim nefesin bile ritmini öngördüğünü hissettikçe içimde yükselen öfkeyi bastırmakta zorlanıyordum.
Kalemi kaldırdım ama imzalamadım.
Ucunu kâğıda yaklaştırdım, adımın yazılması gereken çizginin birkaç milimetre üstünde durdurdum ve bunu yaparken omurgam boyunca ince bir ürperti geçti; çünkü bazen insanın elini durduran şey korku değil, son bir kez kendine bakmak istercesine zamana küçük bir çentik açma ihtiyacı olurdu, ben de tam olarak bunu yapıyordum, sanki bu minicik bekleyiş, geri alamayacağım bir hayatın önsözüne koyduğum son virgüldü.
Kaan’ın gözleri ellerime kaydı, sonra yeniden yüzüme döndü.
“Devam et,” dedi.
Sesi ne yükseldi ne sertleşti, ama içimde bir şey, ona her itaat edişimin onu daha da büyüteceğini, beni daha da küçülteceğini söyleyip duruyordu ve bu yüzden başımı kaldırıp ona baktım; bakışlarımın titremesine izin vermeden, boğazımdaki düğüme rağmen kelimelerimi toparlayarak, kendime en azından sesimi kaybetmediğimi kanıtlamak istercesine konuştum.
“Bana bunu neden yaptığını bilmiyorum,” dedim, sesimin sandığım kadar zayıf çıkmamasına şaşırarak, “ama bilmediğim şey yalnızca sebep, sonuç değil; çünkü senin gibi adamların hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadığını anlamak zor değil, ben de aptal değilim, o yüzden bana bunu aileni kurtarıyorum, seni koruyorum ya da senin için daha iyi olacak gibi yalanlarla anlatmaya çalışma, çünkü bu masanın başında oturan ben olabilirim ama burada kontrolü elinde tutan sensin ve bunu ikimiz de biliyoruz.”
Ona bunları söylerken göğsümün içinde sert, düzensiz bir atış vardı; yalnızca korktuğum için değil, aynı zamanda kendimden de utanmaya başlamamak için, ezilmeden önce bir kez olsun diş göstermek istediğim için öyle konuşuyordum. İnsan her şeyi kaybettiğinde bile bazen sesinin tonunu kaybetmek istemezdi, çünkü ton giderse, ardından kişinin kendisi giderdi.
Kaan başını hafifçe eğdi; yüzünde, beni küçümseyen bir ifade yoktu, aksine garip bir dikkat vardı, sanki söylediklerimi önemsiyor değil de, beni dinlerken bende kalıcı olacak bir ayrıntıyı hafızasına kazıyordu.
“Güzel,” dedi sonunda, dudaklarının köşesinde neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir hareketle, “en azından düşünmeden konuşmuyorsun.”
Bu cümle içimi daha çok öfkelendirdi; çünkü beni takdir eder gibi konuşması, sanki önümdeki bu iğrenç düzenin içinde bana bir pay bırakıyormuş gibi davranması, durumu daha katlanılmaz hale getiriyordu.
“Benim düşünmem hoşuna mı gitti?” dedim, kalemi hâlâ kâğıda değdirmeden tutarken, “yoksa sana direnmem mi daha eğlenceli geliyor, Kaan Demir? Çünkü ikisinin de nedeni aynıysa, yani güç gösterin için biraz heyecan arıyorsan, yanlış kişiyi seçtin. Ben senden korkuyor olabilirim ama bu seni kabul ettiğim anlamına gelmiyor.”
Bu kez yüzündeki ifade çok hafif değişti, karanlık bir gölgenin suyun üstünden geçmesi gibi, bir anlık ama belirgin; arkamı dönüp kaçamayacağımı bile bile böyle konuşuyor oluşum, onda rahatsızlığa değil, daha dikkatli bir ilgiye yol açmış gibiydi. O adamın bakışlarında beni en çok sarsan şey buydu zaten: Öfkelenmiyor, yükselmiyor, kontrolünü kaybetmiyor, her tepkiyi sanki masaya önceden yerleştirilmiş bir taş gibi inceliyordu.
“Korku,” dedi yavaşça, “çoğu insanın sandığı gibi zayıflık değildir, Lara. Korku, insanın neyi kaybetmek istemediğini gösterir. Sen şu an benden değil, kaybetmek zorunda kalacaklarından korkuyorsun. Aradaki farkı ben de biliyorum, sen de.”
Sözleri boğazıma düğümlendi, çünkü canımı acıtmasının sebebi doğru olmaları değildi sadece; doğruyu onun söylemesi, benim içime girip orada elini gezdiriyormuş gibi rahat davranmasıydı. İnsanın en savunmasız hâli, ne hissettiğini bilen değil, onu senden önce söyleyen birine yakalandığı andı.
“Benim ne hissettiğimi bildiğini sanma,” dedim, dişlerimi sıkarak, “bana ait hiçbir şeyi bilmiyorsun.”
“Yanılıyorsun,” dedi o kadar sakin bir şekilde ki, sesindeki o düz çizgi sinirimi daha da bozdu, “senin nelerden vazgeçebileceğini, neleri asla bırakamayacağını, gözlerini ne zaman kaçırdığını, ne zaman yalan söyleyip ne zaman kendini gerçekten savunduğunu biliyorum; mesela şu an bana güçlü görünmeye çalışıyorsun ama sağ elinin başparmağını kalemin üzerine biraz fazla bastırıyorsun, çünkü sinirlendiğinde eline geçen ilk şeye gereğinden sert tutunuyorsun ve bunu fark etmiyorsun bile.”
Bir an elimdeki kaleme baktım; gerçekten de başparmağım beyazlaşacak kadar baskı uyguluyordu ve bunu onun ağzından duymak içimde buz gibi bir ürperti yarattı. Çünkü bu, onun beni yalnızca bu salonun içinde gözlemlemediğini, çok daha önceden, çok daha uzun zamandır, muhtemelen benim varlığımı kendim kadar sıradan sandığım zamanlardan beri izlediğini fısıldayan türden bir ayrıntıydı.
“Beni ne zamandır izliyorsun?” dedim istemeden.
Soruyu sormamaya çalışmıştım ama kelimeler boğazımdan kendiliğinden döküldü; insan bazen en korktuğu cevabı almak pahasına da olsa bilinmezliğe katlanamazdı.
Kaan gözlerini benden ayırmadı.
“Bunu bugün konuşmayacağız.”
“Yani doğru,” dedim hemen, sesim keskinleşerek, “bunu inkâr bile etmiyorsun. Beni izledin.”
“İzlemek başka bir şeydir,” dedi, ellerini masanın üstünde birleştirirken, “görmek başka bir şey. Çoğu insan bakar ama görmez. Ben seni gördüm.”
İşte o cümle, içimdeki öfkenin yönünü değiştirdi; çünkü tehdit ederken anlaşılabilir oluyordu, kontrol kurarken nefret edilebilir bir figüre dönüşüyordu, ama böyle konuştuğunda, sanki bu evliliğin temelinde yalnızca çıkar değil de bende anlam veremediğim daha derin, daha karanlık bir şey varmış gibi hissettiriyordu ve bu, açık tehditten bile daha korkunçtu. Çünkü net kötülükle mücadele edebilirdim; belirsizlikle, üstelik içinde beni istemeye benzeyen bir ton varsa, çok daha zor başa çıkardım.
“Beni gördüğünü söyleyip bunu yapıyorsun,” dedim kısık ama sert bir sesle, “o zaman ya insanlara çok tuhaf bir şekilde değer veriyorsun ya da birine sahip olmakla onu anlamayı birbirine karıştırıyorsun.”
Nikâh memuru başını önündeki kâğıtlardan kaldırıp ikimize kısa bir bakış attı, sonra hiçbir şey duymamış gibi yeniden evraklara döndü; belli ki bu salonun havası, sorulmaması gereken sorular ve duyulmaması gereken cümlelerle doluydu. Kapının önünde duran iki adamın taşlaşmış yüzleri de aynı şeyi anlatıyordu: Bu sahnede herkes yerini biliyor, yalnızca ben hâlâ bunun bir oyun değil, hayatım olduğunu unutamamaya çalışıyordum.
Kaan çok yavaş bir nefes verdi, sonra sandalyesine biraz daha yaslandı; siyah takım elbisesinin kesimi, omuzlarının genişliğini olduğundan da belirgin gösteriyordu, ama beni asıl geren şey fiziksel üstünlüğü değil, bedenini her kullanışında sanki mekânı yeniden biçimlendiriyormuş gibi rahat hareket etmesiydi. O salonda kimse onun ait olmadığı bir santimetre bile bırakmamıştı.
“İnsanlar,” dedi, sanki hava durumundan söz ediyormuş gibi ölçülü bir tonla, “genelde sahip olmayı yanlış anlar. Bir şeyi ele geçirmek, onu yok etmek değildir. Bazen korumanın tek yolu, dışarıya kapatmaktır.”
“Bu korumak değil,” dedim, bu kez kalemi masaya bırakarak, “bu hapsetmek.”
“İkisi arasındaki fark,” diye karşılık verdi anında, “kimin dışarıda ne olduğuna bağlıdır.”
“Karar vermen gereken kişi sen değilsin.”
“Artık benim.”
Bu kadar kısa, bu kadar net, bu kadar tartışmasız söylenmiş bir cümle insanın içine bazen tokattan daha sert oturuyordu. O an içimde yeniden yükselen korku, doğrudan cümlenin içeriğinden çok, bunu söylerken en ufak bir abartıya, gösteriye ihtiyaç duymamasından doğdu. Çünkü sınırı geçen insanlar bağırır, rol yapar, tehditlerini parlatırdı; o ise yalnızca söyleyip susuyordu, sanki gerçekliğin kendisi kendi tarafındaymış gibi.
“Sen kimsin?” dedim bu kez, sesimdeki öfke ilk kez korkuyla aynı çizgide buluşmuştu, “yani gerçekten kimsin? Dosyalarda yazan adam mı, herkesin adına saygıyla susup baktığı o iş insanı mı, yoksa ailemi masanın başına oturtup kızlarını bir sözleşmenin içine itebilecek kadar kirli biri mi? Hangisi gerçek?”
Gözlerinde kısa bir parıltı belirdi; bu öfke değildi, rahatsızlık da değildi, daha çok bir kapının çok yakınına geldiğimi fark eden birinin dikkatiydi.
“İnsanlar gerçeği tek bir yüzde aramayı sever,” dedi, “çünkü çok yüzlü olan şeyler onları korkutur. Oysa en dürüst olanlar genelde en çelişkili olanlardır. Ben seni koruyabilecek kadar güçlü, düşmanlarımı gömebilecek kadar kararlı, bir aileyi ayağa kaldırabilecek kadar zengin ve gerekirse bir hayatı tek hamlede değiştirebilecek kadar acımasız bir adamım. Hangisini duymak istiyorsan onu seç, ama hiçbirini inkâr etmeyeceğim.”
Bu cümle öyle düzdü ki, süslenmemiş bir vahşet gibi geldi kulağıma. İnsan karşısındaki canavarı, canavar olduğunu saklamadığında bazen daha çok ürkerdi.
“Ben seni seçmiyorum,” dedim, kelimelerimi ayırarak, “ve bu evlilik bitsin ya da bitmesin, bunu hiçbir zaman unutma. Ben seni seçmiyorum.”
O an ilk kez hafifçe öne eğildi; yüzündeki ifadede sabır hâlâ vardı ama altında daha yoğun, daha sıcak bir çizgi dolaşmaya başlamıştı. Karanlık bir ateş gibi, görünmese de hissediliyordu.
“Bunu bugün için söylemene izin veriyorum,” dedi, sesi alçaldıkça daha da tehlikeli hâle gelerek, “çünkü seçim dediğin şey bazen insanın önüne ilk gün konmaz. Bazen önce duvarlar yıkılır, sonra kişi nereye ait olduğunu anlar. Ben senden bu masada aşk beklemiyorum, hatta itaat beklediğimi bile sanma. Şu an senden istediğim tek şey, doğru zamanda yanlış kapıdan çıkmamaya yetecek kadar akıllı olman.”
Bir an nefesim takıldı; çünkü bu adamın cümleleri, duvar gibi dümdüz gelmiyordu, hepsi birer ağ gibi etrafıma yayılıyor, bir ucunda tehdit, bir ucunda merak, bir ucunda da açıklayamadığım o saplantılı tanışıklık duygusu bırakıyordu. Onu yalnızca zalim diye etiketleyebilsem işim daha kolay olacaktı; ama o cümle kurdukça, hikâyenin içinde bana söylenmeyen başka bir katman daha olduğunu hissetmeye başlıyordum ve bu katman, öfkemi diri tutmakla korkumu büyütmek arasında tuhaf bir gerilim yaratıyordu.
“Ben duvar değilim,” dedim, “yıkılıp bir yere ait olduğumu anlayacak kadar sessiz de değilim. Eğer benden gerçekten akıllı olmamı istiyorsan, önce şunu bil: Kimseye ait değilim.”
Sözlerim biter bitmez o sessizlik yeniden çöktü. Dışarıda bir yerde araba kapısı kapandı, koridorda bir kadın topuğunun tok sesi yankılandı, nikâh memurunun kalemi evrakın kenarına sürtündü; ama bunların hiçbiri o an ikimizin arasındaki boşluğu dolduramadı.
Sonra kapı açıldı.
Annem içeri girdiğinde yüzündeki ifade, son birkaç ayın bütün ağırlığını taşıyordu; saçlarını aceleyle toplamıştı, gözlerinin altı çökmüş, dudaklarının rengi solmuştu, ama beni görür görmez yüzüne yapıştırmaya çalıştığı o kırık sakinlik ifadesi, her şeyi daha da ağırlaştırdı. Babam birkaç adım arkasındaydı; uzun zamandır ilk kez bu kadar dik durmaya çalışıyordu ama o diklik artık güçten değil, çökmemek için son çabadan ibaretti.
Onları o salonda görmek, bana yapılanı daha gerçek kıldı.
Birdenbire bu masa, bu adam, bu sözleşme, hepsi yalnızca benim başıma gelen bir şey olmaktan çıktı; ailemin omuzlarına sinmiş çaresizliğin adı oldu.
“Lara,” dedi annem, sesi o kadar dikkatliydi ki kırılmasın diye avuç içinde taşınan bir bardak gibiydi, “konuşabilir miyiz?”
“Burada mı?” dedim, gülmekle ağlamak arasında kalmış gibi gelen bir sesle, “gerçekten burada mı anne? Bütün bunların ortasında, sanki normal bir günmüş gibi mi konuşacağız?”
Babam gözlerini kaçırdı.
Beni en çok acıtan da buydu zaten; öfkelensem, bağırsa, bana bunu yapamadığını söylese, hatta masayı devirmeye kalksa daha kolay olurdu. Ama insan, sevdiği birinin gözlerinde yalnızca yenilgiyi gördüğünde, ona nasıl kızacağını da bilemiyordu. Babamın bakışlarında kötü niyet yoktu, ihanet yoktu, sadece ağır bir ezilmişlik, geç kalmışlık ve becerememenin utancı vardı ve bu beni Kaan’ın tehditlerinden bile daha çok yaralıyordu.
“Ben seninle yalnız konuşmak istiyorum kızım,” dedi babam, sesini güçlendirmeye çalışarak ama başaramayarak, “iki dakika. Sadece iki dakika.”
Kaan hiçbir şey demedi. Yalnızca bakışlarını babamdan bana, benden anneme çevirdi, sonra nikâh memuruna çok hafif bir baş hareketi yaptı. Memur yerinden kalktı, evrakları topladı ve korumalardan biriyle birlikte dışarı çıktı. Annemle babam birkaç adım daha yaklaştılar. Kaan ise sandalyesinden kalkmadı. Bu bile bir güç gösterisiydi; bize alan veriyor ama alanın merkezinden çekilmiyordu.
“Sen de çık,” dedim ona, hiç düşünmeden.
Annem gözlerini büyüttü, babamın çenesi gerildi. O ise birkaç saniye bana baktı; sonra ayağa kalktı ama kapıya yönelmek yerine salonun diğer ucundaki pencerenin önüne yürüdü. Aramızda mesafe açıldı, evet, ama gitmemişti. Sırtı bize dönük duruyor, dışarıdaki geceye bakıyormuş gibi yapıyor, buna rağmen burada olduğunu her zerremize hissettiriyordu.
“Şimdi konuşabilirsiniz,” dedi.
Babam derin bir nefes aldı. Ben hâlâ ayaktaydım, kalbim sert sert vuruyordu ve bir yanım koşup dışarı çıkmak, asansöre atlayıp nefes nefese binadan kaçmak istiyordu, ama nereye gideceğimi bilmiyordum; çünkü insan kaçarken gideceği yere güvenmiyorsa, ayakları çoğu zaman yerinden kıpırdamazdı.
“Ben seni buraya mecbur bırakmak istemedim,” dedi babam, gözlerimin içine bakmaya çalışarak, “Allah şahidim istemedim. Ama bazı şeyler… bazı şeyler elimizden çıktı.”
“Ne zaman?” dedim hemen, sesimi alçaltmadan, “tam olarak ne zaman elimizden çıktı baba? İlk borç alınırken mi, ikinci kez kapıyı çaldıklarında mı, arabayı sattığınızda mı, yoksa bana hiçbir şey yokmuş gibi davranıp günlerce sofraya oturduğunuzda mı? Ne zaman karar verdiniz benim hayatımın da ödeyebileceğiniz bir bedel olduğuna?”
Annemin gözlerinden yaşlar doldu ama susuyordu. Babamın yüzü birkaç saniyede bembeyaz oldu; çünkü bazen en ağır cümleler bağırılarak değil, sakin bir doğrulukla söylenirdi ve insan onları inkâr edecek yer bulamazdı.
“Ben seni satmadım,” dedi sonunda, sesi çatlayarak, “buna asla böyle bakma.”
“Nasıl bakayım?” dedim, boğazımdaki yanmayı bastıramadan, “buradayım, şu an şu salonun içindeyim, önümde imza atacağım bir sözleşme, karşımda ne istediğini çok iyi bilen bir adam, yanımda ise buna engel olamayan ailem var. Bana bunun başka bir adını söyle, ben de o isimle çağırayım.”
Annem dayanamadı, bir adım öne çıktı, ellerimi tutmaya çalıştı ama ben refleksle geri çekildim. Bu hareketi yapar yapmaz yüzündeki kırılmayı gördüm ve bir an vicdanım boğazıma yapıştı; ama sonra kendime şunu hatırlattım: Kırılan yalnızca onlar değildi, benim içimde de bir şeyler uzun zamandır sessizce parçalanıyordu.
“Lara, dinle,” dedi annem, sesi titriyordu ama konuşmaya mecburmuş gibi ısrarla devam etti, “biz bunu istemedik. Baban çok uğraştı. Her kapıyı çaldı. Herkesten yardım istedi. O adam…” deyip durdu, gözleri istemsizce pencerenin önündeki Kaan’a kaydı, “o adam bu borcu kapatabileceğini söylediğinde başka bir çıkış kalmamıştı.”
“Karşılığında ne istediğini de biliyordunuz.”
Annem sustu.
İşte bazen sessizlik, itirafın en çıplak halidir.
Babam yüzünü elleriyle ovaladı, ardından yorgun bir sesle, “İlk başta evlilik değildi,” dedi, “en azından bize böyle söylenmedi. Önce koruma dedi, sonra ortaklık dedi, sonra… işler değişti. Ben reddettim. Çok kez reddettim. Ama ne zaman geri çekilsem bir başka kapı kapandı, bir başka tehdit geldi. Lara, biz yalnız borçla uğraşmıyorduk artık. Ben bazı insanlara bulaştım. Sonra onlar Kaan Demir’le karşı karşıya geldi. O bu işi temizleyeceğini söyledi.”
“Kendine karşılık seçerek.”
Babam gözlerini kapattı.
“Kızım…”
“Hayır,” dedim, bu kez sesim fısıltıya inse de kelimelerim daha keskinleşmişti, “bana kızım deme ve sonra beni bir anlaşmanın maddesi gibi bu masaya bırakma. İkisini aynı anda taşıyamazsın.”
Bu cümleden sonra annem ağlamaya başladı. Sessiz, neredeyse utanarak ağlıyordu; gözyaşları yüzünden akıyor ama sesi çıkmıyordu. Onun bu hâli içimdeki öfkenin bir kısmını eritip yerine korkunç bir yorgunluk bıraktı. Çünkü bir noktadan sonra bağırmak bile insanı rahatlatmaz, yalnızca daha boş hissettirirdi.
“Peki ben ne olacağım?” dedim, bu kez ikisine birden bakarak, “buradan sonra ne olacak sanıyorsunuz? Eve dönüp sanki kızınız evlenmiş gibi mi düşüneceksiniz, düğün fotoğraflarına bakar gibi mi teselli bulacaksınız? Bunun normal bir başlangıç olmadığını ikiniz de biliyorsunuz. O adamın bana nasıl baktığını siz de gördünüz. Beni bir insan gibi değil, çoktan kazanılmış bir şey gibi görüyor.”
Babam derin bir nefes aldı, omuzları çöktü.
“Belki de sana düşündüğün kadar kötü davranmaz,” dedi.
Bu cümle, o ana kadar duyduğum her şeyden daha ağır geldi. Çünkü insan bazen doğrudan kötülüğe değil, sevdiklerinin çaresizlikten kurduğu düşük cümlelere kırılırdı; “belki”yle başlayan umutlar, tam da umut kalmadığında söylenirdi ve babamın sesi bana, gerçekte onun da ne olacağını bilmediğini ama başka tutunacak şey bulamadığını gösteriyordu.
“Belki mi?” dedim kısık bir sesle, “hayatımı belkiye mi bıraktınız?”
O sırada pencerenin önündeki adam konuştu.
“Hayır,” dedi Kaan, arkasını dönmeden, “ben belkiyle hareket etmem.”
Üçümüz birden ona baktık. Sonra çok yavaş bir hareketle bize döndü. Yüzündeki ifade değişmemişti, hâlâ o ağır soğukkanlılıkla duruyordu, ama gözlerinde artık daha görünür bir kararlılık vardı; sanki bu konuşmanın yönünü başından beri biliyor, tam hangi cümlede devreye girmesi gerektiğini hesaplıyordu.
“Onlara kızgın olman anlaşılır,” dedi bana, birkaç adım yaklaşarak, “ama durumun sorumluluğunu yanlış yere dağıtıyorsun. Onlar seçmedi. Ben seçtim.”
“Bunun rahatlatıcı olduğunu mu sanıyorsun?” dedim hemen.
“Hayır,” dedi, “ama doğru olanı duymayı hak ediyorsun.”
“Doğru mu?” Sesim birden yükseldi, “doğru olan ne biliyor musun? Senin bütün bunları bir lütuf gibi göstermeye çalışman iğrenç. Madem bu kadar dürüstsün, o zaman açık açık söyle: Beni istedin. Ailemin açığını gördün, zayıf yerlerini kullandın ve beni almak için her şeyi kendi lehine çevirdin. Şimdi de bunu kader ya da zorunluluk gibi süsleyip önüme koyuyorsun. Doğru dediğin şey buysa, evet, duydum.”
Kelimeler ağzımdan bir sel gibi çıkmıştı; her cümleyle daha da titriyor, aynı zamanda daha dikleşiyordum. Annem arkamdan koluma dokunmak istedi ama çekildim. Kaan ise yalnızca durdu ve beni sonuna kadar dinledi. Son cümlem havada asılı kaldığında birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra yanıma kadar geldi.
Aramızda artık birkaç adım değil, birkaç nefes vardı.
“Evet,” dedi.
Tek bir kelimeydi.
Ne inkâr, ne savunma, ne açıklama.
Yalnızca evet.
Bu beni bir anlığına susturdu; çünkü insan bazen karşısındakinin yalanına hazırlanır, ama gerçeği bu kadar çıplak duyunca ne yapacağını şaşırır.
“Evet,” diye tekrarladı, sesi alçak ama sarsılmazdı, “seni istedim. Seni seçtim. Seni almak için uygun zamanı bekledim. Önümde başka yollar da vardı ama ben bu yolu seçtim, çünkü başkalarının seni senden önce kirletmesine, kullanmasına, korkutmasına ya da elini uzatmasına izin vermeyecektim. Şimdi buna ne isim verirsen ver, benim için fark etmez. Ama bir şeyi yanlış anlama, Lara: Bu heves değil. Geçici bir arzu hiç değil. Ben bir kapıyı çaldığımda açılmasını beklemem; ya açılır ya da kırılır. Senin hayatının kapısı da bugün açıldı.”
Söylediği her şey içimde birbirine çarpan duygular yarattı. İlk tepki saf öfkeydi; yüzüne vurmak, bağırmak, o cümleleri ona geri yutturmak istedim. Ama aynı anda, istemediğim başka bir his daha yükseldi: onun bu kadar uzun zamandır beni düşündüğü, izlediği, beklediği gerçeği. Bu, güzel ya da romantik olmadığı gibi, aksine huzursuz edici, boğucu, karanlık bir şeydi; yine de insanın tamamen görünmez olmadığına dair ilkel bir yerden dokunan bir yan taşıyordu ve ben tam da bu yüzden kendime daha çok kızdım. Çünkü korkutucu olan yalnızca onun söyledikleri değildi, söylediklerinin içinde beni zayıf yakalayabilecek kırıntılar barındırmasıydı.
“Buna sevineceğimi mi sandın?” dedim, boğazım yanarak.
“Hayır.”
“O zaman neden anlatıyorsun?”
“Çünkü nefretin bile doğru kişiye yönelsin istiyorum.”
Bu cümle, o ana kadar duyduğum en ağır cümlelerden biriydi. O adamın mantığı sevgiyi değil, yönü önemsiyordu sanki; sev, kork, nefret et, fark etmez, yeter ki dışarıya dağılmasın ve sonunda ona dönsün. Bu düşünce, insana yalnızca baskı değil, garip bir tür zihinsel kuşatma da hissettiriyordu.
“Sen hasta bir adamsın,” dedim alçak sesle.
“Olabilir,” dedi en ufak bir alınma göstermeden, “ama sana yalan söyleyen biri değilim.”
Babam araya girdi, sesi utançla çaresizlik arasında çatallanıyordu. “Kaan Bey, biz… biz bunu böyle konuşmak zorunda değiliz.”
Kaan başını babama çevirdi. “Tam tersine,” dedi, “özellikle böyle konuşmak zorundayız. Çünkü kızınızın etrafındaki herkes ona hep yarım gerçekler söyledi. Ben onun hayatına yalanla girmeyeceğim.”
“Bu hayatına girmek değil,” dedim, “hayatıma girmek için duvarı yıkıp içeri yürümek.”
“Bazen duvarı içeriden açanlar olmaz.”
“Bunu kendine mazeret yapamazsın.”
“Ben mazeret üretmiyorum.”
İşte yine aynı duvara çarpıyordum; onunla konuşmak, esneyen ama kırılmayan bir çelikle konuşmak gibiydi. Her cümlesi bir yere tutunuyor, her itirazım başka bir yerden geri dönüyordu. Bu da beni daha çok sinirlendiriyordu, çünkü karşımdaki adam mantığını kaybedip açık vermiyordu; gücü yalnızca elindeki insanlardan değil, kendi içinde dağılmıyor oluşundan geliyordu.
“Peki benden ne bekliyorsun?” dedim sonunda, yorulduğumu hissettiğim halde geri çekilmeden, “gerçekten, dürüstçe cevap ver. Bu sözleşmenin, bu evliliğin, bu gösterinin sonunda ne bekliyorsun? Evlendiğimiz gece uslu uslu başımı eğip karın olmayı mı öğreneyim, ailene uygun bir gelin gibi susayım, seni dinleyeyim, nefes alırken bile senden izin alıyormuş gibi yaşamayı mı kabul edeyim? Tam olarak hangi kadını satın aldığını sanıyorsun?”
Kaan’ın gözleri yüzümde gezindi; bu sefer bakışı biraz daha yavaş, biraz daha dikkatliydi. Sonra o kadar sakin konuştu ki, sesini yükseltseydi belki daha az sarsılırdım.
“Benden korkmanı bekliyorum,” dedi, “çünkü şu an buna ihtiyacın var. Benden nefret etmeni de bekliyorum, çünkü bu seni diri tutacak. Ama zamanla bir şeyi daha bekleyeceğim: Kendi gözlerinle görmeni. Sana burada kimsenin veremediği şeyi, yani güvende olmayı, yani arkana baktığında boşluk görmemeyi, yani gece yastığa başını koyduğunda ertesi sabah hangi kapının çalınacağını düşünmeden uyumayı göstereceğim. Ben iyi bir adam olmayabilirim, Lara. Ama seni dışarıdaki kötülüğe bırakacak kadar da zayıf değilim.”
Ben cevap veremedim.
Çünkü o cümlelerin her biri içinde bir tür karanlık vaat taşıyordu; zehirli ama sıcak, sert ama düzenli. İnsan, nefreti kolay taşırdı ama korkuyla güvenin birbirine çok yakın konuşulduğu yerlerde dengesi bozulurdu. Benim dengem de tam olarak orada bozulmaya başlıyordu ve bunu fark ettiğim için daha sert, daha öfkeli görünmek istiyordum.
“Ben senin güvende tanımını istemiyorum,” dedim sonunda, “özgür olmadıktan sonra güven dediğin şey yalnızca daha lüks bir kafestir.”
Bu kez dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Güzel cümle,” dedi, “ama özgürlük sandığın şey bazen açık kapı değildir. Bazen insanın kaçacak yeri olmadığında açık kapının ne işe yaradığını da zaman gösterir.”
Annem hıçkırığını bastırmaya çalıştı. Babam başını önüne eğdi. O salondaki hava o kadar ağırlaşmıştı ki nefes almak bile zor geliyordu. Ben o an birdenbire, bütün bunların içinde yalnızca konuşarak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimi anladım. Ve belki de bu fark ediş, asıl teslimiyetin başlangıcıydı; imza atmak değil, sesin sınırını görmek.
Masaya baktım.
Kâğıt hâlâ önümdeydi. Adımın yazılacağı çizgi oradaydı. Kalem az önce bıraktığım yerde duruyordu. Nikâh memurunun döneceğini, bu salonun yeniden resmî bir ciddiyete bürüneceğini, cümlelerimizin birkaç dakika içinde hukuk kılığında donup kalacağını biliyordum.
Başımı anneme çevirdim. Gözleri kıpkırmızıydı. Babama baktım; yüzü yaşlı bir adamın yüzüne dönmüştü. Sonra Kaan’a baktım. Hâlâ dimdik, hâlâ sarsılmaz, hâlâ bekliyordu. O an, bu üç bakış arasında neyi seçersem seçeyim içimden bir parçanın kırılacağını anladım.
“Dışarı çıkarsam ne olur?” dedim aniden.
Babam başını kaldırdı. Annem nefesini tuttu. Kaan ise hiç acele etmeden cevap verdi.
“Bir saat içinde seni geri getiririm.”
“Nasıl bir özgüven bu?”
“Özgüven değil,” dedi, “ihtimal hesabı.”
“Ya gelmezsem?”
“Gelirsin.”
“Ya ölürüm ama gelmem?”
Bu cümle annemin ağzından boğuk bir inilti çıkardı. Babam “Lara” diye fısıldadı. Ama ben gözlerimi Kaan’dan ayırmadım. Onun sınırını görmek istiyordum; bir yerlerde çatlar mı, öfkelenir mi, yüzünde en azından bir anlık panik belirir mi diye bakıyordum.
Belirdi.
Çok küçük, neredeyse görünmez bir şeydi ama oradaydı; çenesindeki kas sıkıldı, bakışları bir an sertleşti ve sesi ilk kez şimdi, çok az da olsa karardı.
“Ölüm kelimesini ağzına bir daha alma.”
İlk kez onu gerçekten hissettim.
Sadece gücünü ya da soğukkanlılığını değil, bu cümlenin içindeki neredeyse ilkel tepkiyi, benden bağımsız görünen o dev sistemin altında benden yana saplantılı bir kırılganlık taşıyan şeyi hissettim. Bu, beni rahatlatmadı. Tam tersine daha çok ürküttü. Çünkü insan bazen karşısındaki kişinin kendisini umursamamasından değil, fazlasıyla umursamasından korkardı.
“Niye?” dedim yavaşça, “o zaman kontrol edemeyeceğin tek şey o mu olur?”
Birkaç saniye sustu. Sonra çok düşük bir sesle, “Evet,” dedi.
Bu evet, öncekinden daha ağırdı.
Bir insanın zaafını itiraf etmesi normalde onu küçültürdü; ama Kaan Demir’de tam tersi oluyordu. Çünkü zaafını bile tehdit gibi taşıyordu. Onun “evet”i, beni kaybetme ihtimaline tahammülü olmadığını söylemiyor, o ihtimali dünyadan söküp atabileceğini fısıldıyordu sanki.
O an birdenbire yoruldum. Tartışmaktan, öfkeden, korkudan, annemin ağlamasından, babamın suskunluğundan, bu adamın hiç dağılmayan yüzünden yoruldum. İnsan bazen savaşmanın tam ortasında değil, savaşın sonuca dönüştüğü an tükenirdi. Ben de masaya yeniden döndüm.
Kalemi aldım.
Bu kez elim çok daha sakindi.
Belki bu sakinlik teslimiyet değildi de, insanın kendini o an korumak için duygularını geçici olarak dondurmasıydı; ne olursa olsun, o çizgiye adımı atarken ağlamayacaktım, elim titremeyecekti, çünkü o anda kırılırsam bunun bana değil, onlara kalacağını hissediyordum.
“Lara…” dedi annem, sesi parçalanmıştı.
Başımı çevirmedim.
“Anne,” dedim kısık sesle, “şimdi konuşursan ben bunu yapamam.”
Bu cümle üzerine annem ağzını kapattı. Hıçkırığını içine attı. Babam omzuna elini koydu ama kendi eli de titriyordu.
Kâğıda baktım. Adım, soyadım, doğum tarihim, kimlik numaram, alt alta dizilmiş maddeler, resmî dilin boğucu soğukluğu… İnsan hayatını en zalimce şeyler bazen en düzgün fontlarla yazardı. Hiçbir cümlede kalp atışı yoktu, korku yoktu, mecburiyet yoktu. Sadece taraflar, yükümlülükler, süreler, haklar ve imzalar vardı. Sanki birazdan atacağım çizgi bir insanın nefesini değil, şirket devrini onaylayacaktı.
Adımı attım.
İlk harfi yazdığım an, içimde bir yer sanki gerçekten koptu. Ama elim durmadı. Harfler birbirini izledi. Çizginin sonuna geldiğimde kalemi bırakamadım; ucunu birkaç saniye kâğıdın üzerinde tuttum, ardından çok yavaş çektim. Bitti.
Dünyanın dönmeyi bırakmasını bekledim.
Hiçbir şey olmadı.
Tavan yerinde kaldı. Saat işlemeye devam etti. Annem ağlıyordu. Babam sessizdi. Kaan bana bakıyordu.
İşte en acımasızı buydu; insanın hayatı değişirken dış dünya çoğu zaman hiçbir saygı göstermeden aynı şekilde sürerdi.
Kaan eliyle kapıya küçük bir işaret verdi. Nikâh memuru birkaç saniye sonra içeri girdi. Her şey çok hızlı ilerledi; evraklar önümden alındı, onun önüne kondu, o hiç tereddüt etmeden imzaladı. Sonra resmî cümleler kuruldu; evetler havaya karıştı, şahitler çağrıldı, imzalar tamamlandı. Ben yalnızca gerektiği yerde başımı kaldırıyor, söylendiği yerde kalemi uzatıyor, gereken anda bakışımı sabitliyordum. Kendimi uzaktan izliyormuş gibiydim; sanki o gelinlik içindeki kız ben değil de, bana benzeyen ve şu an benim yerime dayanmak zorunda olan başka biriydi.
“Evliliğiniz hayırlı olsun.”
Nikâh memurunun bu cümlesi kulağıma o kadar yabancı geldi ki neredeyse gülmek istedim. Hangi hayır? Kimin için? Hangi kelime bu masanın üzerindeki ağırlığı hafifletebilirdi? Ama yine de hiçbir şey söylemedim. Çünkü artık konuşacak gücüm yoktu. Belki de insanın gerçek sınırı burada başlıyordu: bağırmayı değil, sessiz kalmayı seçtiği yerde.
Nikâh memuru çıktı. Şahitler çıktı. Korumalar kapıda kaldı. Salon bir anda daha boş, daha çıplak hissettirmeye başladı. Annem yüzüme bakamıyordu. Babam yanıma gelip bir şey söylemek ister gibi oldu ama ben geri çekildim. Bu hareketimi görünce durdu. Aramızda, söylenmemiş bir veda gibi ağır bir mesafe kaldı.
“Ben…” dedi, ama devamını getiremedi.
“Yapma,” dedim, sesi çıkmayan bir yorgunlukla, “şu an benden seni affetmemi isteme. Çünkü bu ikimize de ağır gelir.”
Babamın gözleri doldu. Annem ağlamaya devam etti. O an onlara sarılmak istemedim. İstesem bile yapamazdım. Çünkü içimdeki kırılma çok tazeydi ve bazı yaralar, sevdiğin insanın tenine değince daha çok sızlardı.
Kaan ceketinin düğmesini ilikledi. Sonra bana doğru yaklaştı. Yüzünde zafer gibi bir ifade yoktu; bu beni nedense daha çok rahatsız etti. Sanki bu an onun için kazanılmış bir savaş değil, zaten varacağı kesin olan bir durağın doğal sonucuymuş gibiydi.
“Gidiyoruz,” dedi.
Bu kadar basit.
Ben olduğum yerde kaldım.
“Bir yere gitmiyorum.”
“Gideceksin.”
“Şimdi değil.”
“Şimdi.”
Başımı kaldırdım. İçimdeki yorgunluk, öfkenin kömürünü yeniden üfledi. “Bir insanı bütün hayatından koparıp bir imzayla kendine bağladıktan sonra ondan aynı gün uslu bir itaat beklemek gerçekten senin seviyende bile hastalıklı.”
Bakışları gözlerimde durdu. “İtaat beklemiyorum,” dedi, “ritim kuruyorum.”
“Ben senin ritmine girmeyeceğim.”
“Bugün gireceksin.”
Bu inatlaşma beni bir anlığına diri tuttu. Çünkü onunla aynı odada kalabildiğim her saniyede en azından tamamen parçalanmadığımı hissediyordum. Yine de ayaklarımın altındaki zeminin artık bana ait olmadığını biliyordum.
“Annemle vedalaşacağım,” dedim.
“İki dakika.”
Emir gibi söylediği için sinirlendim ama karşı çıkmadım. Anneme döndüm. Bu kez o bana sarıldı, çok sıkı, neredeyse nefesimi kesecek kadar sıkı sarıldı. Omzuma düşen gözyaşlarının sıcaklığını hissettim. Ben ağlamadım. Belki ağlarsam bir daha toparlanamayacağımı bildiğim için, belki de içimdeki acı henüz sıvıya dönüşemeyecek kadar katı olduğu için.
“Özür dilerim,” diye fısıldadı annem, saçlarıma yüzünü gömerek, “senden özür dilerim, kuzum, seni buna bıraktığımız için, seni koruyamadığımız için…”
Gözlerimi kapattım. İşte insanın yüreğini gerçekten delen şey buydu; suçlu olup olmadığını bile ayıramayacak kadar dağılmış bir annenin özrü. Elimi sırtına koydum ama teselli edecek gücü bulamadım.
“Şimdi git,” dedim yavaşça, “lütfen git anne. Çünkü burada biraz daha kalırsan ben dağılırım.”
Babamla sarılmadım. Ona yalnızca baktım. O da bana baktı. Bu bakışın içinde pişmanlık, utanç, sevgi, kaybetme korkusu, açıklayamadığı yüzlerce şey vardı ama hiçbirinin bugünü geri alamayacağını ikimiz de biliyorduk. Başını eğdi. Sonra annemin koluna girip kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bir kez daha döndü. Ben kıpırdamadım.
Kapı kapandığında salonda yalnızca ben, Kaan ve korumaların sessiz varlığı kaldı.
Birdenbire her şey daha soğuk oldu.
“Şimdi,” dedi Kaan, bana birkaç adım yaklaşarak, “buradan benimle çıkacaksın.”
Ona baktım. Uzun uzun, açık açık, saklamadan baktım. Sonra dudaklarımı aralayıp yavaş bir sesle konuştum.
“Bugün kazandığını sanıyorsan yanılıyorsun. Çünkü ben bu imzayı seni kabul ederek atmadım. Sadece ailemin enkazının altında kalmamak için attım. Beni aldığını düşünebilirsin ama ben sana ait değilim. Ve bu evliliğin içinden çıkacak ilk çatlak ne olacak bilmiyorum ama şunu bil: Bir gün o çatlak büyüdüğünde, içinden ilk geçen kişi ben olacağım.”
Sözlerim havada kaldı. O ise hiç acele etmeden yanıma geldi, aramızda yalnızca birkaç santim bıraktı. Gözleri yüzümdeydi, bakışı şimdi daha düşük, daha yoğun bir sıcaklık taşıyordu; öyle bir sıcaklık ki insanın tenini yakmıyor ama geri çekilme isteğini arttırıyordu.