Tam yatağa uzanmış, gözlerimi tavana sabitlemiş, karanlığın içinde kendi nefesimin sesini dinlerken insanın bazen kendi kalbinin attığını bile duymak istemediği anlar olur ya, işte ben o gecenin tam ortasında, yalnızca Fırat’ın bakışını değil, o bakışın içimde uyandırdığı şeyi de susturmaya çalışarak öylece yatıyordum; ama insan ne kadar susarsa sussun, bazı duygular sessizlikte daha da büyür, kelime bulamadığında küçülmez, tam tersine, biçim kazanır, derinleşir, damar gibi içine yayılır ve ben her dakika biraz daha net anlıyordum ki salonda yaşanan o birkaç dakikalık karşılaşma yalnızca ablamın bir sırrını öğrenmem anlamına gelmiyordu, aynı zamanda benim de kendimden sakladığım bir karanlığın kapısını aralıyordu. Duvardaki saatin dijital ışığı odanın içine maviye çalan soluk bir çizgi bırakıyordu, dışarıda rüzgâr ara ara pencerenin kenarına değiyor, sokağın ilerisinden geçen motor sesleri, uzaktan gelen köpek havlamaları, apartmanın içinden duyulan cılız ayak sesleri birbirine karışıyordu; hayat, sanki benim içimde bir şeyler dağılmıyormuş gibi sürüyordu. Oysa ben o gece, ilk kez, ablama ait bir acının hemen kıyısında durduğumu ve buna rağmen dönüp kendi içimde başka bir yasak duyguyu yokladığımı fark ettiğim için kendimden tiksinmekle, bunu tiksinilecek kadar büyütmek istemediğim için kendimi savunmak arasında gidip geliyordum. İnsan kendisine en çok hangi anda yabancılaşır, biliyor musun; tam da doğru olanı bildiği halde kalbinin gözünü başka tarafa çevirmediği anda. Ben de biliyordum. Nare’nin gözlerinde gördüğüm yorgunluk, o cümlelerin ağırlığı, “sakın” deyişi, hepsi bir yana, benim içimde buna rağmen hâlâ merak gibi, çekim gibi, hatta adını koyamadığım daha koyu bir şey gibi duran o hissin varlığı bir yana… ben o gece iyi biri gibi düşünemiyordum. Belki iyi biri olmak istiyordum ama istemek, insanı her zaman iyi yapmıyor.
Bir süre daha yatakta dönüp durdum. Sağ yanıma döndüm, duvara baktım. Sol yanıma döndüm, masa lambasının sarı ışığıyla aydınlanan komodinin üstündeki su bardağına baktım. Gözlerimi kapattım, açtım, yeniden kapattım. Fırat’ın sesi tekrar geldi. Her şeyi gözünle gördüğünü sanma. Bu cümle ne demekti? Bunu niye söylemişti? Kendini mi savunuyordu, beni mi uyarıyordu, yoksa yalnızca aklımı meşgul edecek kadar eksik bir cümle bırakıp çıkmayı mı tercih etmişti? İnsan bazı adamların yalnızca söyledikleriyle değil, yarım bıraktıklarıyla da etkili olduğunu geç fark ediyor. O yarım bırakılmışlık, karşısındakini peşine düşüren şey oluyor. Ben de peşine düşmüyordum belki ama cümlesinin peşine takılmıştım. Çünkü gerçekten de o akşam yalnızca bir sonuca mı şahit olmuştum, yoksa daha büyük, daha derin, daha çürümüş bir hikâyenin ucunu mu görmüştüm? Nare’nin sesi, “bütün bugünlerim geçti” deyişi, Fırat’ın suskunluğu… bunların hiçbiri kolay açıklanacak şeyler değildi. Ve işin kötü yanı, benim zihnim bunu ablam için çözmek istemekle Fırat için çözmek istemek arasındaki ince, utanç verici çizgide dolanıyordu.
Yatağın üstünde bir anda doğruldum. Boğazım kurumuştu. Su içtim ama susuzluğum geçmedi. Pencereye gittim, perdeyi hafifçe araladım. Sokağın bir kısmı görünüyordu; sarı sokak lambasının altında kaldırım çizgisi, park etmiş birkaç araba, karşı apartmanın kör pencereleri, gecenin o geç saatlerinde bile sanki bir şey görebilecekmiş gibi yarım açık duran bir balkon kapısı… her şey yerli yerindeydi. Ama ben yerimde değildim. O yüzden pencereyi biraz açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. İçime çektiğimde ciğerlerimi yaktı ama iyi geldi. Belki de insan bazen içerideki sıkıntıyı dışarıdaki serinlikle terbiye etmeye çalışıyor. Tam perdeyi kapatacakken, aşağıda, bizim binanın girişine yakın yerde bir gölge fark ettim. Önce yalnızca biri sanıp önemsemedim ama adam biraz hareket edince yüz çizgisi ışığa girdi ve kalbim, insanın istemediği şeyi bir anda tanıdığında yaptığı o ani, sert vuruşu yaptı.
Fırat.
Gitmişti sanıyordum.
Ama gitmemişti.
Binanın önündeydi; ceketini giymemiş, gömleğinin kolları hâlâ kıvrık, başı hafif öne eğilmiş, bir eli cebinde, öbür eliyle telefonu değil, arabasının anahtarını çevirip duruyordu sanki. Bu kadar uzaktan bile onun sabırsız bir adam gibi değil, sinirini içine gömüp dışarı taşırmamaya çalışan bir adam gibi durduğunu görebiliyordum. Birkaç saniye pencerenin arkasında donup kaldım. İçeri çekilmem gerekirdi. Perdeyi kapatmam, yatağıma dönmem, onun orada olduğunu bilmemiş gibi davranmam gerekirdi. Ama aşağıda duruyor olması, henüz gitmemiş olması, sanki bu gecenin de tam bitmediğini, son sözün henüz söylenmediğini anlatıyordu. Ve işte insan en büyük hatalarını bazen kapı çarpan büyük kararlarla değil, sessizce terliklerini ayağına geçirip odasından çıkmasıyla yapıyor. Ben de aynen öyle yaptım. Kapıyı yavaşça açtım. Koridor karanlıktı. Nare’nin odasının ışığı kapalıydı ama uyuyup uyumadığını bilmiyordum. Ayak sesimi bastırarak ilerledim, mutfağa geçip su içiyormuş gibi bir an durdum, sonra kendime yalan söylemeyi bırakıp doğrudan antreye yöneldim. Üstüme ince bir hırka aldım. Kapıyı açarken kalbim öyle hızlı atıyordu ki binadaki herkes duyacak sandım. Ama kimse duymadı. Çünkü insanın içindeki gürültü, dış dünyaya çoğu zaman hiç yansımaz.
Merdivenleri inmeye başladığımda her basamak bana son bir fırsat gibi geldi. İstersem geri dönebilirdim. İstersem ikinci katta durur, saçma bir şey yaptığımı anlayıp yukarı çıkardım. İstersem kapıya hiç ulaşmazdım. Ama ulaştım. Ve dış kapıyı açtığımda gece bir anda yüzüme vurdu. Sokağın serinliği, asfaltın geceye özgü o kuru kokusu, ıslak toprağa benzer bir şey taşıyan rüzgâr, lambanın altında dönen küçük böcekler… her şey bir anda daha net oldu. Fırat da başını çevirdi. Beni beklemiyormuş gibi görünmedi, ama geleceğimden eminmiş gibi de durmadı. Yalnızca baktı. Ve işte o bakış, yukarıda salonda olan şeyin tesadüf olmadığını, en azından yalnızca benim tarafımdan kurulmuş bir yanılsama olmadığını anlatacak kadar sakindi.
“Gece yürüyüşüne mi çıktın?” dedi, sesi bu sessizlikte daha düşük, daha pürüzsüz duyuluyordu.
Bu kadar düz bir cümleye karşı insan neden savunmaya geçer, bilmiyorum ama ben geçtim. “Sen de binanın önünde nöbet tutmuyorsundur herhalde.”
Ağzının kenarı çok az kıpırdadı. “Nöbet değil.”
“Ne o zaman?”
“Düşünüyorum.”
“Arabanın yanında mı düşünüyorsun hep?”
“Bazen insan gider gibi yapıp gidemiyor.”
Bu cümle, gece kadar açık, ama gece kadar da yoruma muhtaçtı. Bana mı söylüyordu, kendine mi, Nare’ye mi, şu yaşanmış konuşmaya mı? Bir iki adım atıp kapının hemen yanındaki duvara yaslandım. Çok yaklaşmadım ama geri de çekilmedim. “Madem gidemiyordun, neden çıktın?” dedim.
“İçeride kalsaydım daha kötü olurdu.”
“Kim için?”
Bu kez gerçekten sustu. Sokak lambasının ışığında yüzünün bir tarafı daha aydınlık, öbür tarafı daha gölgede kalıyordu. Sert görünüyordu ama yorgunluğu da ilk kez seçiliyordu. Belki de insanı en tehlikeli yapan şey kusursuzluğu değil, o kusursuz görünen şeyin çatlağını belli belirsiz görmektir. “Herkes için,” dedi sonunda.
“Buna kendin de dahil misin?”
“Olmalı mı?”
“Bilmem,” dedim. “Senin kendini ne kadar dahil ettiğini anlamak biraz zor.”
“Beni çözmeye mi çalışıyorsun?”
“İnsanı kendi evinde görüp sonra çözmeye çalışmaması daha tuhaf olur.”
“Her şeyi hâlâ evin içinden bakarak yorumluyorsun.”
“Benim yerim orası.”
“Emin misin?”
Bu cümle, görünüşte basit ama içinde çok fazla şey taşıyan türdendi. Bir an kaşlarımı çatıp ona baktım. “Ne demek istiyorsun?”
“Şunu,” dedi, sesi ağırlaşmadan ağır bir anlam kazanarak, “bazen insanın yeri sandığı şey, yalnızca şimdiye kadar kaldığı yerdir. O yüzden oraya ait olduğunu sanır.”
“Beni tanımıyorsun.”
“Yeterince görüyorum.”
“Birkaç dakikada mı?”
“Bazen birkaç dakika yeter.”
Bunu söylerken bana bakışında ne acelecilik vardı ne de flört etmeye hevesli bir hafiflik. Belki işin en tehlikeli tarafı buydu; beni bir çocuk gibi oyalamaya çalışmıyordu, küçümsemiyordu, boş iltifatlar dizmiyordu. Sanki zaten gördüğü şeyi söylüyordu. O yüzden savunmam da daha zor oluyordu. “Sen herkesi bu kadar kolay okuduğunu mu sanıyorsun?” dedim.
“Herkesi değil.”
“Beni mi?”
“Şu an evet.”
Bu kadar doğrudan söylenen şeyler insanı ikiye ayırır; bir yanı buna öfkelenmek ister, öbür yanı görülmenin karanlık hazzını yaşar. Ben ikisini de aynı anda hissettim. “Ne görüyorsun peki?” dedim. “Madem bu kadar eminsin, söyle.”
Fırat başını biraz yana eğdi. Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra, sanki kelimeleri tartıp boşa harcamayan biri gibi, “Merak,” dedi. “İnat. Kendini olduğundan daha sakin göstermeye çalışma. Ve tehlikeli olanı uzaktan izlemek yerine ona yaklaşma huyu.”
Bir insanın seni bu kadar kısa, bu kadar çıplak bir şekilde tanımlaması neden tokat gibi gelir, biliyor musun; çünkü ya tamamen yanlış söyler ve seni sinirlendirir ya da çok doğru söyler ve savunmasız bırakır. Ben ikinciyi yaşadım. O yüzden hemen cevap veremedim. Yalnızca kollarımı göğsümde bağladım, sanki bedenime bir sınır koyarsam içimdeki şey de toparlanacakmış gibi. “Ablam da buna benzer şeyler söyledi.”
“Doğrudur.”
“Sen de mi onunla aynı şeyi düşünüyorsun?”
“Bu konuda evet.”
“Demek ikiniz bazı konularda hâlâ anlaşabiliyorsunuz.”
Bu sözümde alay vardı. O ise alayın altındaki sivri yeri gördü. “Kıskançlık mı bu?” diye sormadı. “İma ettiğin şeyin seni nereye götürdüğünü biliyor musun?” da demedi. Yalnızca bana bakmaya devam etti. Sonra çok yavaş, “Nare seni korumaya çalışıyor,” dedi.
“Sen de mi?”
“Ben kendimi korumaya çalışıyorum.”
İşte o cümle, gecenin içinden gelip göğsümün ortasına oturdu. “Benden mi korunuyorsun?” dedim, istemeden daha alçak bir sesle.
“Şu an senden değil,” dedi. “Bu gecenin nereye gidebileceğinden.”
“Gitmesini istemiyorsun yani.”
“İstemekle ilgili değil.”
“Peki neyle ilgili?”
“Bazı şeylerin bedelini önceden görebilmekle.”
Bir adım attım. Aramızdaki mesafe çok büyük değildi zaten ama küçülünce gece de sanki daraldı. “Sen kendini böyle mi savunuyorsun?” dedim. “Her şeyi bedel, sonuç, yük diye anlatıp duyguyu dışarıda bırakarak?”
“Beni duygusuz mu sandın?”
“Bilmiyorum. Ablamı yıpratacak kadar içeri alıp aynı zamanda kapının eşiğinde bırakacak kadar duygulu biri sayılır mısın, onu da bilmiyorum.”
Bu sözüm onu ilk kez biraz sertleştirdi. Çenesi kasıldı. “Nare hakkında konuşurken dikkatli ol.”
“Hakkında konuşma hakkım var. O benim ablam.”
“Ben de onun canını senden daha az düşünmüyorum.”
“Öyle mi?” dedim, içimdeki öfke ve rahatsızlık bir anda yükselerek. “O zaman niye böyle bakıyor? Niye o haldeydi az önce? Niye aylarca beklemiş gibi konuştu? Bir insanı bu kadar düşünüyorsan onu neden bu kadar yoruyorsun?”
Gecenin içindeki o sessiz sokakta, seslerimiz yükselmiyordu ama kelimelerin ağırlığı artıyordu. Fırat bana doğru bir adım atmadı, geri de çekilmedi. “Her şey göründüğü kadar basit değil,” dedi.
“Bunu söyleyip duruyorsun.”
“Çünkü doğru.”
“Doğru olan şey ne? Açık konuşsana bir kere.”
“Açık konuşursam bu gece burada kalmaz.”
“Zaten kalmayacak gibi durmuyor.”
“Sen hâlâ neyi zorladığını bilmiyorsun.”
“Belki bilmek istiyorum.”
İşte o an, bu cümleyi ağzımdan çıkardığım anda, geri dönüşü olmayan sınırın çok yakınına geldiğimizi hissettim. Çünkü bu artık yalnızca ablamı savunan kız kardeşin cümlesi değildi. Bunun içinde başka bir şey vardı. O da duydu. Elbette duydu. Gözleri, bakışımı ilk kez bu kadar açık yakaladı. Birkaç saniye boyunca hiç konuşmadı. Sonra, sanki kendi sabrının da kenarına gelmiş biri gibi, “İstememen gereken şeyler vardır,” dedi.
“Bu sana hiç engel olmuş mu?”
“Bana olmadığında olanları gördüğüm için konuşuyorum.”
“Ve yine de durmuyorsun.”
“Şu an duruyorum.”
“Gerçekten mi?”
Bu soruyu sorarken sesimdeki meydan okuma beni bile şaşırttı. Ama işte insan bazen kendi kendini oraya sürüklüyor. Çünkü bir sınırın varlığını fark ettiği anda onu test etmeden duramıyor. Fırat’ın yüzü değişmedi ama bakışı ağırlaştı. “Lara,” dedi, adımı yavaş, dikkatli, neredeyse uyarı gibi söyleyerek, “neyi sorduğunu biliyorsun. Ben de neye cevap verirsem geri alınmayacağını biliyorum.”
İçimde bir şey hızla çarptı. Bir yandan ürperdim, öbür yandan geri adım atmadım. “Belki de ilk kez biri bana kelimeleri saklamadan konuşsun istiyorum.”
“Ben saklamıyorum.”
“Saklıyorsun.”
“Hayır. Ben yalnızca söylemem gereken şeyi seçiyorum.”
“İşte buna saklamak denir.”
“Senin yaşında her şeyi aynı anda duymak istersin. Sonra taşıyamayınca bunu karşındakine yüklersin.”
Bu cümleye gerçekten sinirlendim. “Benim yaşım hakkında konuşma,” dedim. “Beni çocuk yerine koymana izin vermem.”
“Seni çocuk yerine koymuyorum.”
“O zaman öyle konuşma.”
“Sana küçük gibi davranan ben değilim. Kendini denemek için gecenin bu saatinde aşağı inen sensin.”
Bu kadar doğrudan söylenince yüzüme sıcaklık vurdu. Çünkü doğruydu. İnmek için bir bahanem yoktu. Susuzluk değildi, hava almak değildi, merak değildi yalnızca. Aşağı indiğimde kendime bile dürüst olmamıştım ama onun bunu görmesi, içimde sakladığım her şeyi daha da görünür kılıyordu. “Belki yalnızca ablamın neden bu kadar dağıldığını anlamak istedim,” dedim.
“Belki.”
“Belki değil.”
“Tamam. Bir kısmı o.”
“Bir kısmı?”
“Geri kalanını sen söyle.”
Bu kez gerçekten sustum. Çünkü beni köşeye sıkıştıran kaba bir üstünlük değil, çok sakince önüme koyduğu bir ayna vardı. O aynaya bakmak istemiyordum. O yüzden konuyu çevirdim. “Onu seviyor musun?”
Bu soru, gecenin ortasında birden keskinleşti. Fırat bakışını bir an sokağın boşluğuna çevirdi, sonra bana döndü. “Bunu neden soruyorsun?” dedi.
“Çünkü cevabın çok şeyi değiştirir.”
“Senin için mi, onun için mi?”
“İkisi için de.”
“Hayır,” dedi, “en çok senin için.”
Bu cevap, evet ya da hayır olmadığı için daha da kötüydü. Sinirle nefes verdim. “Her cümleyi böyle mi kuruyorsun? İnsanları yarım yanıtların içinde mi bırakıyorsun hep?”
“Bazı soruların tek kelimelik cevabı olmaz.”
“Seviyor musun, sevmiyor musun? Gayet olur.”
“Olmaz,” dedi. “Çünkü sevgi bazen yetmez, bazen doğru değildir, bazen insanı orada tutar ama kurtarmaz, bazen de birine karşı duyduğun şey yalnızca sevgi değildir. Koruma vardır, alışkanlık vardır, yük vardır, suçluluk vardır, vazgeçemediğin bir bağ vardır. Tek kelime istiyorsun ama hayat tek kelimeyle işlemiyor.”
İçimden ona hak vermek istemedim ama verdiğim yeri de inkâr edemedim. Çünkü Nare’nin hali tam da böyle bir düğümü anlatıyordu. “Peki o zaman,” dedim, daha yavaş, “ona neden umut veriyorsun?”
“Ben umut verdiğimi düşünmüyorum.”
“Ama o öyle düşünmüş.”
“Benim düşünmediğim şeyin sonuç doğurmadığını sanmıyorum. Doğuruyor.”
“Bu daha kötü.”
“Biliyorum.”
İşte bu “biliyorum”, o gece söylediği bütün cümlelerden daha yıpratıcıydı. Çünkü ilk kez kendini haklı çıkarmadan, açıklama getirmeden, yalnızca yaptığı şeyin yükünü kabul eden bir ton vardı içinde. İnsan karşısında kötü niyetli birini bulsa daha kolay nefret eder. Ama Fırat’ta işin kötüsü, kötü niyet yok gibi görünüyordu. Daha tehlikelisi vardı: Yaraladığı şeyi bildiği halde yine de o hayatın içinde kalmaya devam eden biri. Böyle insanlar daha derin iz bırakır.
Rüzgâr hırkamın içinden geçti. Kollarımı biraz daha sardım. O da fark etti ama ceketini vermek gibi aptal, klişe bir harekete kalkışmadı. Bu tuhaf biçimde daha gerçekti. “Üşüyorsun,” dedi sadece.
“İçeri gidebilirim.”
“Gidebilirsin.”
“Sen de gidebilirsin.”
“Henüz istemiyorum.”
“Yine mi düşünüyorsun?”
“Evet.”
“Neyi?”
“Az önceki konuşmayı.”
“Nare’yle olanı mı?”
“Onu da.”
“Beni de mi?”
Bu soru benden düşünmeden çıktı. Ama çıktıktan sonra gecenin içine bırakılmış çıplak bir itiraf gibi asılı kaldı. Fırat gözlerini yüzümden çekmedi. “Sen zaten düşünmenin dışında kalmıyorsun,” dedi. “O yüzden evet, seni de.”
Kalbim, insanın istemeden beklediği cümlenin karşılığını aldığında yaptığı o sert, düzensiz şeyi yaptı yeniden. Dudaklarımı birbirine bastım. “Neden?” diyebildim yalnızca.
“Çünkü seni görmezden gelmek kolay değil.”
İşte o anKapıyı kapattıktan sonra odanın içindeki sessizlik ilk başta bir rahatlama gibi gelmişti, çünkü insan bazen dışarıdaki gerilimi kapının dışında bıraktığını sanır, oysa bazı anlar vardır ki kapı yalnızca sesi keser, yaşananı değil; o yüzden ben de birkaç saniye boyunca nefesimin düzene girdiğini sandım, kalbimin biraz yavaşladığını düşündüm, ama sonra fark ettim ki bu yalnızca yüzeyde olan bir şeydi, çünkü içimde hâlâ o salondaki bakış asılı duruyordu ve ne kadar gözlerimi kapatsam da gitmiyordu, ne kadar kendime “abartıyorsun” desem de inanmıyordum, çünkü insan kendine söylediği yalanları en çok yalnız kaldığında fark eder.
Masamın üstünde açık kalan defterin sayfalarını karıştırdım, sanki az önce yaşanan şey bu odanın dışında kalmış gibi davranmak için, sanki ben hâlâ sınav haftasına hazırlanan, ders notlarını toparlayan, gelecek planlarını düşünen bir öğrenciydim ve biraz önce gördüğüm şey yalnızca yanlış anlaşılmış bir sahneydi; ama parmaklarım sayfaların üstünde dolaşırken zihnim hiç o sayfalarda değildi, aksine salonun ortasında, Nare’nin sesinde, Fırat’ın bakışında takılı kalmıştı ve insanın dikkati bir yere takıldığında onu zorla başka yere çekmek, kırık bir kemiği zorla düzeltmeye çalışmak gibi acı verir.
“Saçmalıyorsun,” diye mırıldandım kendi kendime, ama sesim o kadar zayıf çıktı ki, sanki bunu söyleyen ben değilmişim gibi geldi.
Çünkü gerçekten saçmalıyor olsaydım, bu kadar etkilenmezdim.
Yatağa uzandım, tavana baktım ve gözlerimi kapattığım anda görüntüler yeniden geldi, üstelik bu sefer daha net, daha detaylı, daha rahatsız edici şekilde; Fırat’ın bana bakarken gözlerini hiç kaçırmaması, o bakışta bir acele olmaması, bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmemesi, sanki olan her şeyin kontrolünün onda olduğu hissini taşıması ve en kötüsü, benim o bakıştan kaçmamış olmam.
İnsan bazen başkasından değil, kendisinden utanır.
Ben de o an kendimden utandım.
Ama utanç… insanı durdurmaya yetmiyor her zaman.
Telefonumu elime aldım, ekranı açtım, hiçbir bildirim yoktu, kimse yazmamıştı, dünya normaldi, herkes hayatına devam ediyordu ve bu da garip bir şekilde beni sinirlendirdi, çünkü benim içimde bir şey yerinden oynarken dışarıda hiçbir şey değişmemişti ve bu adaletsiz bir şeydi sanki; insan büyük bir şey yaşadığında dünyanın da onunla birlikte değişmesini ister, ama dünya umursamaz.
Telefonu tekrar bıraktım.
Gözlerimi kapattım.
Ve istemeden, kendime karşı dürüst oldum:
Ben onu merak etmiştim.
Bu merak, masum bir merak değildi.
Bu… tehlikeli bir meraktı.
Çünkü yalnızca “kim bu adam” diye değil, “nasıl biri” diye değil, “neden böyle bakıyor” diye değil…
“Bana neden böyle baktı?” diye düşünüyordum.
Ve bu soru… her şeyi değiştiriyordu.
Bir süre sonra kapım hafifçe çalındı.
Ses o kadar yumuşaktı ki, sanki kapıyı çalan kişi bile emin değildi içeri girmek isteyip istemediğinden.
“Nare?” dedim.
Kapı aralandı, başını içeri uzattı, yüzü hâlâ yorgundu ama biraz daha toparlanmış gibiydi, sanki salondaki o kırılma anını kapının dışında bırakmaya çalışmıştı, ama izleri hâlâ vardı.
“Uyumadın mı?” dedi.
“Uyuyamadım.”
Kapıyı biraz daha açtı, içeri girdi, kapıyı kapatmadı, bu küçük detay bile önemliydi, çünkü kapının açık kalması hâlâ aramızda bir mesafe olduğunu gösteriyordu, tamamen kapanmamış, tamamen çözülememiş bir şey vardı.
“Konuşmak istemiyorsan…” dedi.
“İstiyorum,” dedim hemen.
Çünkü istemesem bile istemek zorundaydım.
Çünkü bu gece susarsak, yarın daha kötü olacaktı.
Nare yatağın kenarına oturdu, ben de doğruldum, sırtımı duvara yasladım, aramızda çok küçük bir mesafe vardı ama o mesafe… normalden daha büyük hissediyordu.
“Ben sana yalan söylemek istemiyorum,” dedi.
“Zaten söylemedin.”
“Sakladım.”
“Bu da aynı şey.”
“Değil,” dedi hemen. “Yalan söylemek başka, söylememek başka.”
“Sonuç değişmiyor.”
“Benim için değişiyor.”
Bu cümle… Nare’nin bakış açısını anlatıyordu.
O, kendi içinde doğru kalmaya çalışan biriydi.
Ben ise… sonuçlara bakan biriydim.
“Ne kadar ciddi?” diye sordum.
“Ne kadar ciddi olmasını istiyorsun?” diye sordu.
“Bana soruyorsun?”
“Çünkü bazen insanlar duymak istediklerine göre sorar.”
Bir an sustum.
Çünkü doğruydu.
“Ben gerçeği duymak istiyorum,” dedim.
Nare derin bir nefes aldı.
“Ciddi,” dedi.
Tek kelime.
Ama o kelimenin içinde aylar vardı.
Yorgunluk vardı.
Bağlılık vardı.
Ve en kötüsü… vazgeçememek vardı.
“Peki o?” dedim.
“Onun hayatı… bizim gibi değil.”
“Nasıl değil?”
Nare bana baktı.
Gerçekten baktı.
Ve o bakışta, benim hâlâ bilmediğim bir dünya vardı.
“Fırat Karahan,” dedi yavaşça, “sadece mahallede güçlü biri değil.”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun,” dedi.
Sesi sert değildi ama kesindi.
“Ne bilmiyorum?” dedim.
“Onun ailesini bilmiyorsun.”
“Zengin olduğunu biliyorum.”
Nare başını salladı.
“Zengin değil,” dedi, “zenginlik onun yanında küçük kalır.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek bu?”
“Türkiye’de adı geçen birkaç büyük holding var ya,” dedi, “onlardan biri onların.”
Bir an hiçbir şey demedim.
Çünkü bu bilgi… her şeyi başka bir yere taşıyordu.
“Yani…” dedim yavaşça, “o mahallede takılan bir milyarder mi?”
“Evet.”
“Bu… mantıklı değil.”
“Onun hayatında mantık diye bir şey yok.”
“Peki sen… nasıl…”
Cümleyi tamamlayamadım.
Ama o anladığı için cevap verdi.
“Nasıl onun hayatına girdim?”
Başımı salladım.
“Bir hastanede tanıştık,” dedi.
“Senin hastanende mi?”
“Evet.”
“Hasta mıydı?”
“Hayır.”
“Peki ne işi vardı?”
Nare bir an durdu.
“Birini getirmişti,” dedi.
“Kim?”
“Önemli biri.”
“Kim?”
“Lara…”
Sesi uyarı gibiydi.
Ama bu kez geri çekilmedim.
“Bilmek istiyorum.”
Nare gözlerini kapattı, sonra açtı.
“Bir kavga olmuştu,” dedi, “büyük bir şey.”
“Onunla mı?”
“Onun olduğu bir şey.”
Bu cevap… daha fazla soru doğurdu.
Ama Nare’nin yüzü bana şunu söylüyordu:
Buradan ileri gitme.
Şimdilik.
“Sonra?” dedim.
“Sonra… konuşmaya başladık.”
“Ve sen… ona aşık oldun.”
Nare gülümsedi.
Ama bu gülümseme…
acıydı.
“Aşk öyle bir şey değil,” dedi.
“Nasıl?”
“Bir anda olmaz,” dedi, “yavaş yavaş olur, fark etmeden olur, bir gün uyanırsın ve o insanın hayatının ortasında olduğunu anlarsın.”
“Ve çıkamazsın.”
“Evet.”
O an içimde bir şey daha yerine oturdu.
Bu… sıradan bir ilişki değildi.
Bu… bir bağımlılıktı.
Ve en tehlikelisi de buydu.
“Peki neden imkansız?” dedim.
Nare bana baktı.
Uzun uzun baktı.
“Çünkü onun hayatında benim gibi biri yok,” dedi.
“Ne demek bu?”
“Ben bir doktorum,” dedi, “kendi ayakları üzerinde duran, normal bir hayatı olan biriyim.”
“Bu kötü bir şey değil.”
“Onun dünyasında… yetersiz.”
“Sen ciddi misin?”
“Çok.”
“Yani o seni bu yüzden mi…”
“Hayır,” dedi hemen, “o böyle düşünmüyor.”
“Kim düşünüyor o zaman?”
Nare sustu.
Bu sessizlik…
her şeyden daha ağırdı.
“Ailesi,” dedim.
Cevap vermedi.
Ama gerek de yoktu.
Çünkü anladım.
Ve o an…
hikâyenin aslında ne kadar büyük olduğunu fark ettim.
Bu sadece bir aşk üçgeni değildi.
Bu… sınıf farkıydı.
Güç farkıydı.
Dünya farkıydı.
Ve ben…
tam ortasına düşüyordum.
İstemeden.
Ama tamamen.
Nare bana baktı.
“Şimdi anlıyor musun neden imkansız olduğunu?”
Evet.
Anlıyordum.
Ama…
anlamak…
vazgeçmek anlamına gelmiyordu.
Ve işte bu…
en tehlikeli kısımdı.
Çünkü o an, içimdeki ses şunu fısıldadı:
“İmkansız olan… her zaman en çok istenendir.”