Bölüm 1
BAKMAMAM GEREKEN YER
Kapının eşiğinde öylece dururken, insanın kendi evinde yabancı gibi hissetmesi ne demektir, bunu ilk kez o akşam anladım; çünkü bazen bir mekân değişmez, duvarlar aynı duvar olarak kalır, koltuğun kumaşı, perdenin rengi, mutfaktan sızan deterjan kokusu, vestiyerin üstünde unutulmuş anahtar kâsesi, salonun köşesindeki lambanın başlığı, hepsi aynı yerinde durur ama bir tek an gelir, o aynı kalan şeylerin ortasında sen artık aynı kişi olmazsın ve dünya sana, az önce çıktığın kapıdan içeri bir başkası girmişsin gibi bakar. Ben de o an tam olarak öyle hissettim; sanki eve Lara olarak girmiştim ama kapının eşiğinde, Nare’yle Fırat’ın arasında asılı duran görünmez gerilimin içine adım attığımda, içimde henüz tanımadığım, sesini duymadığım, ne kadar tehlikeli olabileceğini kestiremediğim bambaşka biri başını kaldırmıştı. Nare’nin yüzüne baktım önce; çünkü o benim ablamdı, çocukluğumdan beri odamın ışığını kapatmadan önce dönüp baktığım son yüzlerden biriydi, saçlarımı örerken canımı yakmamaya çalışan ellerdi, dışarıda biri kalbimi kırdığında hiçbir şey sormadan su verip yanıma oturan sessizlikti, annemin sertleştiği zamanlarda araya giren yumuşak sesti, evin düzeni bozulduğunda toparlayan, kırılan şeyleri görünmeden yapıştıran, herkesin yükünü sanki kendi kaderiymiş gibi taşıyan insandı; bu yüzden onu öyle görmek, yani gözlerinin içinde saklanamayacak kadar belirginleşmiş o kırılmayı görmek, içimi bir suçlulukla doldurmalıydı belki, ama dürüst olmak gerekiyorsa o an içimde en çok yükselen şey suçluluk değildi. Suçluluk daha sonra gelir. Önce merak gelir. Önce anlam veremediğin çekim gelir. Önce yasak olanın kokusu gelir. Önce insanın kendinden utanmasına yol açacak o ilk, sessiz, kirli dürtü gelir. Ve ben, bundan utansam da, o an Fırat’a bakıyordum.
O ise sanki bu bakışı bekliyormuş gibi sakin duruyordu; ne yakalanmış bir adamın telaşı vardı üzerinde ne de yanlış yerde bulunmanın gerginliği, tam tersine, burada olması gereken kişi sanki oydu da ben fazlalıkmışım gibi, bulunduğu yeri kendi ağırlığıyla sahiplenen insanların o sinir bozucu rahatlığı vardı üzerinde. Beyaz gömleğinin ilk düğmeleri açıktı, kolları dirseğe kadar sıvalıydı, boynunun hemen altında günün yorgunluğunu değil, sanki yıllardır taşıdığı ve bırakmaya niyeti olmayan bir sertliği taşıyordu; ama insanı asıl rahatsız eden şey ne yüzündeki sertlikti ne de duruşundaki kontrol, asıl rahatsız eden şey onun hiçbir şeyi aceleye getirmemesiydi. Bazı erkekler bağırarak korkutur, bazıları susarak. Fırat ikinci türdendi. Sessizliği, bir tehdit gibi değil, çoktan verilmiş bir karar gibi duruyordu. Bu yüzden Nare’nin “yanlış anladığın bir şey yok” deyişi bile havada asılı kaldı, çünkü o cümle ancak karşısındaki insanı ikna etmeye yetecek kadar güçlüyse işe yarar; burada hiçbirimiz birbirimizi ikna edecek güçte değildik.
“Yanlış anlamadığımı söyledim zaten,” dedim, ayakkabılarımı hâlâ çıkarmamış olduğumu fark ederek, ama bunu umursamadan, çünkü insan bazı anlarda görgüyü, düzeni, ev içi kuralları, annesinin kızacağı şeyleri unutuyor; yalnızca neyin olup bittiğini ve o olan şeyin kendisine nasıl dokunduğunu düşünüyordu. “Ama doğru anlamam için de kimsenin bana bir şey anlattığı yok.”
Nare, bir anda olduğundan daha küçük görünmeye başladı gözüme; sanki birkaç saniye içinde omuzları düşmüş, boyu kısalmış, bakışları buharlaşmıştı. Bu beni üzmeliydi. Üzdü de. Ama duyguların sıraya girdiği ve birinin diğerini terbiyeli biçimde beklediği romanlardaki gibi değildi hayat; içimde aynı anda hem ona sarılmak isteyen bir taraf hem de burada biraz daha kalıp Fırat’ın tek bir cümlesini daha duymak isteyen daha karanlık, daha utanılası bir taraf vardı ve ben hangisinin daha güçlü olduğunu anlamak istemeden ikisini de taşıyordum.
“Lara,” dedi Nare, bu kez daha toparlanmış görünmeye çalışarak ama sesinin altındaki yorgunluk inceldiği için daha görünür hâle gelmişti, “bunu sana açıklamak zorunda değilim ama yine de, yarın bir başkasından, yarım yamalak bir şey duyup gereksiz yere büyütmemen için söyleyeceğim; Fırat buraya kavga çıkarmaya gelmedi, konuşmaya geldi.”
“Ne konuşması?” diye sordum, ama soruyu Nare’ye değil ona bakarak sordum.
Fırat’ın kaşlarından biri hafifçe kıpırdadı. Bu kadar küçük bir hareketin insanı neden bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordum. Belki de kendinden emin insanların en küçük hareketleri bile, diğer herkeste bir etki yaratacak kadar ölçülü olur. Gözlerini benden çekmeden, “Senden hesap vermem gereken bir şey yok,” dedi. Sesi ne yüksek ne kaba ne de soğuk olmaya çalışıyordu; bu daha kötüydü, çünkü öfke insanı savunmaya geçirir ama sakinlik insanı açıkta bırakır.
“Benden hesap sormadım,” dedim hemen, belki de gereğinden hızlı, çünkü onun karşısında zayıf görünmek istemediğimi daha o anda fark etmiştim. “Evimin salonunda duran adamın neden burada olduğunu sordum.”
“Bu ev senin kadar Nare’nin de evi,” dedi.
“Doğru,” dedim, “ama bu da benim soruyu sormama engel değil.”
Nare aramıza girdi, gerçekten fiziksel olarak da bir adım atıp tam bakış hattımızın ortasına geldi, sanki ikimizden birinin gözündeki şeyi diğerinden saklayabilecekmiş gibi. “Yeter,” dedi bu kez, ilk kez daha sert. “İkiniz de yeter. Bu akşam ben zaten yeterince yoruldum, bir de ikinizin birbirinize diş göstermesini izleyemem.”
“Ben diş göstermiyorum,” dedim, ama söyler söylemez bunun ne kadar çocukça duyulduğunu anladım.
Fırat’ın ağzının kenarı yeniden kıpırdadı. Bu kez gülümsemeye daha yakındı, ama yine de tam değildi. “Hayır,” dedi, “sen daha çok ne kadar ileri gidebileceğini test ediyorsun.”
İşte o cümle, görünürde zararsız ama altı dolu o cümle, içimde bir yere dokundu. Çünkü doğruydu. Çünkü ben de bunu hissediyordum. Çünkü daha beş dakika önce varlığından habersiz olduğum bir gerilimin kıyısında dolaşıyordum ve ne kadar yaklaşabileceğimi, kimlerin ne kadar dayanabileceğini, ne kadar baktığımda işin adı değişeceğini kendim de bilmeden ölçüyordum.
“İleri gitmekten korkan biri değilim,” dedim.
Nare gözlerini kapattı. Yalnızca bir anlığınaydı ama o anın içinde bana duyduğu yorgunluğu gördüm. “Lara, lütfen,” dedi, “beni bu gece bunun ortasında bırakma. Ben zaten…” Cümlesinin sonunu getirmedi. Getiremeyince daha ağır oldu. Çünkü bazı eksik cümleler tamamlanmış hâllerinden daha çok şey anlatır.
Ona baktım. İlk kez gerçekten baktım. Gözlerinin altı hafif çökmüştü, dudakları kurumuştu, saçının ense tarafında birkaç tel çözülmüştü. Bu Nare’nin dağılmış haliydi ve onu iyi tanıyordum; Nare bir şeyler bozulmadan dağılmazdı. Nare’nin yüzünde böyle bir yorgunluk varsa, o şey uzun zamandır canını yakıyordu. Bu düşünce mideme bir ağırlık gibi oturdu. Bir adım geri atmam, özür dileyip odama çekilmem, ertesi gün ona sarılıp her şeyi sormam, abla kardeş arasında olması gereken yolu seçmem belki de en doğrusu olurdu. Ama Fırat hâlâ buradaydı ve onun buradaki varlığı, bütün doğru yolların üzerine gölge düşürüyordu.
“Tamam,” dedim yavaşça, bakışımı sonunda Fırat’tan çekip Nare’ye vererek. “Kavga etmeyeceğim. Ama benim bilmem gereken bir şey varsa bilmek isterim. Çünkü mahallede bir şey saklanınca en son evin içindekiler öğreniyor, bunu sen de biliyorsun.”
Nare’nin yüzüne kısa bir acı geçti. “Mahalleyi umursamıyorum.”
“Sen umursamasan da mahalle seni umursuyor.”
“Mahalle kimmiş?” diye araya girdi Fırat, sonunda bakışını biraz yana çevirip Nare’ye değil bana yönelterek. “Siz ne zamandan beri mahallenin ne dediğiyle hayatınızı kuruyorsunuz?”
“Sen kurmuyorsundur tabii,” dedim. “Çünkü mahalle senden korkuyor.”
“Sence korkuyor mu?”
“Saygı demeyeceğim.”
“Demesen de olur.”
Bu adamın en kötü yanı neydi biliyor musun? Söylediğin şeyi reddetmeye tenezzül bile etmiyordu. Sanki insanların onun hakkında ne düşündüğü, onun için ne övgü ne hakaret taşıyordu. Bu, karşısındaki insanı daha da hırçınlaştıran bir şeydi. İnsanın asabını bozan şey çoğu zaman kibir değildir, kibrin kendini gizlemeye bile ihtiyaç duymamasıdır.
Nare birden sertçe nefes verdi. “Yeter,” dedi bu kez daha alçak ama daha kesin. “İkiniz de benim sabrımı taşırmak üzere olduğunuzun farkında değilsiniz galiba. Fırat, sen gidiyorsun. Lara, sen de odana geçiyorsun. Bu konuşma bu gece burada bitiyor.”
“Bitmiyor,” dedim refleksle.
“Bitiyor,” dedi Nare, bu kez bana dönüp. “Çünkü ben bitiriyorum.”
İşte o an, Nare’nin sesinde alışık olmadığım bir şey duydum. Yalnızca yorgunluk değil, öfke de vardı. Ve bu öfke bana değil yalnızca, kendine, Fırat’a, içinde sıkıştığı şeye, belki de aylarca sustuğu bütün gecelereydi. O yüzden sustum. Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra Fırat ceketini almadan, geldiği gibi sakin bir hareketle doğruldu, ama kapıya yönelmeden önce Nare’ye baktı. O bakışta sevgi var mıydı, alışkanlık mı, yük mü, koruma güdüsü mü, yoksa yalnızca bitmek üzere olan bir şeye duyulan son bağlılık mı, anlayamadım. Belki hepsi biraz vardı. Belki de hiçbirine gerçek anlamda adı verilemezdi.
“Yarın konuşuruz,” dedi ona.
Nare acı bir gülümseme gösterdi, o kadar kısaydı ki gülümseme sayılır mıydı emin değilim. “Sen hep yarın konuşuruz diyorsun,” dedi. “Benim bütün bugünlerim geçti, Fırat.”
Bu cümle, odadaki havayı değiştirdi. Çünkü ilk kez mesele yalnızca gizli bir ilişkinin ortaya çıkması gibi durmuyordu; burada uzun sürmüş, yıpratmış, bir tarafı daha çok bekletmiş, diğer tarafı daha çok kaçırmış bir şey vardı. Ben de bunu duyduğum anda, rahatsız edici bir biçimde, onların bir geçmişi olduğunu anladım. Ve insanın asıl kıskançlığı çoğu zaman birine değil, kendisinden önce yaşanmış zamana olur. O an içimde kıpırdayan şeyin ne kadar çirkin olduğunu kabul etmek istemedim ama yine de vardı: Ben onların geçmişine sinirlendim. Daha yeni öğrenmiş olmama rağmen, onlar arasında benden önce oluşmuş bir şeyin varlığı canımı sıktı.
Fırat birkaç saniye sustu. O sessizlikte lafını seçen bir adamın değil, söyleyecek doğru lafı aslında bulamayan ama yine de bunu belli etmek istemeyen bir adamın duraksaması vardı. “Nare,” dedi sonunda, bu kez sesi daha düşük, daha az savunmalı, “ben sana hiçbir şeyi kolaymış gibi göstermedim.”
“Kolay göstermedin,” dedi Nare, “ama imkânsız olanın içinde beklemeyi sanki benim görevimmiş gibi yaşadın.”
Benim içimde bir şey, o kelimeye takıldı.
İmkânsız.
Daha sonra başlığımız olacak o kelime, o an ilk kez bu kadar ağır bir anlamla odanın içinde durdu sanki. İmkânsız olan neydi? Birbirlerini sevmeleri mi, birlikte olmaları mı, mahalle mi, aile mi, Fırat’ın hayatı mı, Nare’nin sabrı mı? Belki hepsiydi. Belki imkânsızlık, tek bir sebebi olmayan şeylerin ortak adıdır.
Fırat başını hafifçe eğdi. “Ben seni bekletmek istemedim.”
“Ama yaptın.”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun,” dedi Nare. “Bilmek için benim yaşadığım şeyi yaşaman gerekirdi. Her telefonu yarım saatte bir kontrol etmeyi, birinin adını her duyduğunda kalbinin önce hızlanıp sonra düşmesini, bir akşam gelecek mi gelmeyecek mi diye çay koyup sonra çayı lavaboya dökmeyi, seni düşünmekten utanmayı ama yine de düşünmeyi, mahallenin içinden geçerken kimsenin bir şey bilmediğini sanıp herkes biliyormuş gibi gerilmeyi, annemin yüzüme bakıp ‘senin bir derdin var’ dediği zaman hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı, her şey düzelecek dediğin cümlelere kendi kendime yeniden inanmayı… bunları bilmek için benim yerimde olman gerekirdi. Sen yalnızca sonuçlarını biliyorsun, yaşadığım şeyi değil.”
Onun bu kadar uzun, bu kadar dolu konuştuğunu çok az görmüştüm. Nare genelde içindekini bir anda döken biri değildi. Bu yüzden sustuğunda, salondaki hava sanki daha da ağırlaştı. Fırat ona baktı, uzun uzun baktı ama yaklaşmadı. Yaklaşmaması, yaklaşmasından daha şiddetliydi. Çünkü bazen insan birine dokunmayarak da çok şey yapar; mesafeyi korumak, oradaki yaranın varlığını kabul etmek demektir.
“Benim hayatım düz bir yol değil,” dedi sonunda. “Bunu en baştan biliyordun.”
Nare güldü bu kez, ama acıdan başka bir şey değildi o ses. “Sana kızgın olduğum şeyi biliyor musun? Yolunun düz olmaması değil. Benim hep senin yolunun kenarında beklememi istemen.”
Bir an kimse konuşmadı. Ben o sessizliğin içinde, kendi yerimi sorguladım. Burada bir üçüncü kişi olarak durmam bile yanlışken, neden hâlâ çıkıp gitmiyordum? Neden bu konuşmanın her cümlesini içime çekiyor, her bakışı izliyor, Fırat’ın yüzünde bir çatlak arıyor, Nare’nin sesindeki kırığı sayıyordum? Belki de çünkü ben o akşam yalnızca tanık olmamıştım; daha şimdiden, istemeden, kendimi bu hikâyenin kıyısına yazmıştım.
“Ben gideyim,” dedi Fırat sonunda, ama bu bir geri çekilme gibi değil, daha çok konuşmanın bu noktada daha fazla uzarsa yıkıcı olacağını bilen bir adamın kabulü gibiydi.
Nare hiçbir şey demedi.
O zaman Fırat bana baktı. İlk kez doğrudan, açıkça, Nare’yi aradan çıkarmadan. “Sen de ablanı yalnız bırakma,” dedi.
Buna sinirlenmem gerekiyordu. Bana ne yapacağımı söylemesine, sanki beni bir çocuk gibi görmesine, üstelik bunu bu kadar sakin söylemesine. Ama içimde başka bir şey oldu; sanki bu cümlede yalnızca talimat değil, sınır çizme de vardı. Sanki bana, senin yerin burası, çizgin buradan geçiyor, ötesine gelme diyordu. Ve insanın en tehlikeli yanı da budur belki; kendisine çizilen çizgiyi, aşılması gereken bir davet gibi algılaması.
“Sen söylemesen de bırakmam,” dedim.
“Umarım,” dedi.
Tek kelime. Ama yine de bana dokundu. Çünkü o tek kelimenin içinde bana güvenmediğini mi, beni ciddiye aldığını mı, bende gördüğü şeyi mi, yoksa hiçbirini mi sakladığını anlayamadım. Anlayamamak da çekimin başka türlüsüydü.
Kapıya doğru yürüdü. Ben yolundan çekilmek zorunda kaldım. Yanımdan geçerken kokusunu aldım; ağır bir parfüm değil, daha çok gece, deri ve biraz da tütünsüz ama tütün çağrıştıran o kuru, sert koku. O kadar yakındı ki omzunun ağırlığını, varlığının hacmini, bir insanın yalnızca bedeniyle bile ortamı nasıl doldurabildiğini hissettim. Yüzümü çevirmedim. O da bana dönmedi. Ama kapıyı açmadan önce durduğunu hissettim. Arkasını dönmeden, “Lara,” dedi.
İlk kez adımı ondan duyuyordum.
İnsan kendi adını bazı ağızlardan defalarca duyar da unutabilir, bazı ağızlardan bir kere duyar ve unutmamaya mahkûm olur. Benim için o an öyle oldu. Sırtı dönük bir adamın, bir cümlenin başına adını koyması neden bu kadar etki eder, bilmiyorum; belki insanın adı, doğru tonda söylendiğinde kapı olur.
“Evet?” dedim, sesim istemediğim kadar alçalmıştı.
“Her şeyi gözünle gördüğünü sanma.”
Bunu deyip çıktı.
Kapı kapandığında ev daha sessiz olmadı, tam tersine daha gürültülü hâle geldi sanki; çünkü onun varlığını taşıyan gerilim duvarların içine sinmişti ve şimdi onun yokluğunda daha da belirginleşmişti. Nare salonun ortasında kaldı. Ben de olduğum yerde. İkimiz de birkaç saniye boyunca birbirimize bakmadık. Sonra o yavaşça koltuğun kenarına oturdu. O kadar yavaş, o kadar dikkatli yaptı ki bunu, sanki fazla hızlı hareket ederse bütün dağınıklığı üzerine çökecekti.
Ayakkabılarımı sonunda çıkardım. Bu gereksiz detay bile o an tuhaf bir biçimde önemli geldi; çünkü evin içine tam olarak girmekle kapıda kalmak arasında bile bir karar vardı. Sessizce salona geçip karşısındaki tekli koltuğa oturmadım. Onun yanına da gitmedim. Sehpanın öbür tarafında durdum. Nare başını kaldırdı.
“Ne soracaksan sor,” dedi.
“Her şeyi aynı anda soramam.”
“İstersen hiçbir şey sorma.”
“Sen ister misin?”
Gözlerini kaçırdı. “Hayır,” dedi bir süre sonra. “Ama bazı şeyleri anlatmanın iyi geleceğine de inanmıyorum.”
“Bana mı güvenmiyorsun?”
“Hayır,” dedi hemen. “Kendime güvenmiyorum. Bir şeyi kelimeye döktüğüm anda daha gerçek oluyor.”
Bu cümle beni susturdu. Çünkü çok tanıdıktı. Ben de çoğu zaman bunu hissederdim; bazı şeyler insanın içinde, adı konmadığı sürece tam büyümez. Ad koymak, onları dünyaya salmaktır. Nare de belli ki bunu istemiyordu.
Yine de oturdum. Sehpanın kenarına. Ellerimi birleştirdim. Ona baktım. “Ne kadar zamandır?”
Bu soru, bütün karmaşanın içindeki en sade ve en gerekli soruydu. Nare ilk başta cevap vermedi. Sonra omuzlarını çok hafif kaldırıp indirdi. “Saymadım,” dedi.
“Bu cevap değil.”
“Biliyorum.”
“Bana gerçekten hiçbir şey anlatmayacak mısın?”
“Neyi duymak istiyorsun? Onu sevdiğimi mi? Seviyorum. Onunla olmanın beni mutlu etmediğini mi? Ediyor. Aynı zamanda yorduğunu mu? Yoruyor. Yanındayken dünyanın sesi biraz kısılıyor gibi olduğunu mu? Öyle oluyor. Gidince o sesin daha yüksek döndüğünü mü? O da oluyor. Hangisini söylememi istiyorsun? Çünkü hepsi aynı anda doğru.”
Ben nefesimi tuttum sanki. Nare’den böyle bir itirafı, bu kadar açık, bu kadar cilasız duymak beklemediğim için değil yalnızca; sevgiyi böyle tarif edişi canımı acıttığı için. Çünkü bir insan, bir başkasını sevdiğini bu kadar dürüst söylediğinde, onu yargılamak zorlaşır. O anda kıskançlık bile insaflı görünmek zorunda kalır.
“Peki o seni seviyor mu?” dedim.
İşte bu soruda Nare’nin yüzü değişti. Çünkü sevgi, insanın kendi içinden konuşabileceği bir şeydir ama karşı tarafın duygusuna dair soru geldiğinde, herkes bir an yalnız kalır. Dudaklarını birbirine bastırdı. “Kendi bildiği şekilde,” dedi sonunda.
“Bu ne demek?”
“Bu, evet de olabilir hayır da.”
“Sen böyle bir cevaba nasıl razı oluyorsun?”
“Razı olmakla ilgili değil.”
“Peki neyle ilgili?”
“Bazı insanları ya mantığınla seversin ya da kalbinle. Ben onu kalbimle sevdim. Mantığımla sevmiş olsaydım ilk haftada bırakırdım.”
Bir an içimde ona sarılmak istedim. Aynı anda, korkunç biçimde, onun yerinde olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal ettim. Ve daha da korkuncu, o yerin yalnızca acıdan ibaret olmadığını da anladım. Demek ki Fırat yalnızca yoran biri değildi; insana o yorgunluğu kabul ettirecek kadar da güçlü bir etki bırakıyordu. İşte bu düşünce beni rahatsız etti. Çünkü o an, Nare’yi anlamakla kalmıyordum; onu anlamanın kapısından geçip kendimi de aynı yola yakın buluyordum.
“Annem biliyor mu?” dedim sonra.
Nare hemen başını kaldırdı. “Hayır. Ve bilmeyecek.”
“Mahalle?”
“Neyi ne kadar bildiklerini bilmiyorum. Hissetmiş olabilirler. İnsanlar hisseder. Özellikle kadınlar. Özellikle boş vakti bol olanlar.” Bunu söylerken yorgun ama alaycı bir gülüş geçti yüzünden. “Ama kimse yüzüme bir şey demedi.”
“Çünkü senin yüzüne bir şey denmez,” dedim. “Herkes seni sever.”
“Sevgi korumuyor.”
“Bazen koruyor.”
“Hayır,” dedi usulca. “Yalnızca daha geç yaralıyor.”
Bu cümleyle birlikte salonda yeniden sessizlik oldu. Dışarıdan bir motor sesi geçti. Uzakta biri balkon kapısını sert kapattı. Mahalle, kendine ait bütün küçük sesleriyle dönmeye devam ediyordu. Ama bizim salonumuzda zaman ağırlaşmıştı.
“Peki,” dedim sonunda, istemediğim yere gelerek, “benim orada olmam seni utandırdı mı?”
Nare gözlerini bana çevirdi. Uzun süre baktı. “Evet,” dedi sonunda. Sonra hemen ekledi: “Ama sana yakalandığım için değil. Seni bunun içine istemediğim için.”
“Ben zaten içine girmiş oldum.”
“Daha değil.”
Bu ‘daha değil’ kelimesi bende yankılandı. Daha değil. Demek ki olasılığı o da görmüştü. Demek ki benim biraz önce yaşadığım o bakış, yalnızca benim kafamda büyüyen bir şey değildi. Belki de Nare bunu benden önce fark etmişti. Belki insan en büyük tehlikeyi, kendisine yaklaşmadan önce kokusundan tanır.
“Bana öyle bakma,” dedi birden.
“Nasıl bakıyorum?”
“Hiçbir şey olmamış gibi.”
Gözlerimi kaçırmadım. “Çünkü ne olduğunu tam bilmiyorum.”
“Biliyorsun,” dedi. “Kadınlar bilir.”
Bu söz, içimi rahatsız edici bir biçimde sıktı. “Ne bildiğimi sanıyorsun?”
Nare derin bir nefes aldı, sonra sanki söylemek istemediği ama susarsa daha kötü olacak bir şeyi söylemek zorunda kalan biri gibi konuştu. “Az önce olan şeyi. Sizin aranızda bir cümle bile geçmeden odadaki havanın nasıl değiştiğini. Onun sana neden öyle baktığını. Senin neden gözünü çekmediğini. Bunu anlamak için dâhi olmaya gerek yok.”
Bunu duymak, tokat yemek gibi değildi; tokat ani gelir ve biter. Bu daha çok, insanın en gizli düşüncesinin başkasının ağzından çıkması gibi, uzun süre yankılanan bir utançtı. Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım. Sonra çok yavaş, “Sen yanlış görmüş olabilirsin,” dedim. Ama bunu söylerken bile cümlenin ne kadar güçsüz olduğunu biliyordum.
“Ben yanlış görmeyi çok isterdim,” dedi Nare. “İnan bana, bu gece en çok istediğim şey bu olurdu.”
İçimde savunmaya geçen taraf ayağa kalktı sanki. “Sadece baktık,” dedim, sesim ilk kez biraz yükseldi. “Bu kadarını da büyütme.”
Nare’nin yüzünde öyle yorgun bir ifade vardı ki bana kızmaya bile hâli yokmuş gibi göründü. “Bazı şeyler tam da öyle başlar, Lara. Sadece bakmakla.”
Ben sustum.
Çünkü doğruydu.
İnsan en çok doğru cümlelere sinirlenir.
Bir süre sonra Nare ellerini yüzüne götürdü, sonra vazgeçip dizlerinin üstünde birleştirdi. “Bak,” dedi, sesi bu kez daha yumuşak, daha abla gibiydi. “Sana bir şey söyleyeceğim. Emir değil, rica. Hatta belki kendimi korumak için son çırpınışım. Onunla arana mesafe koy.”
“Aramda bir şey yok ki mesafe koyayım.”
“Olmasın diye söylüyorum zaten.”
“Sen benden ne bekliyorsun?” dedim. “Hiç görmemiş olayım mı? Salona girdiğim anda gözümü kapatıp çıkayım mı? Ben çocuk değilim.”
“Sen çocuk değilsin, evet. O yüzden söylediklerimi daha iyi anlaman gerekiyor.”
“Belki de sen beni olduğumdan daha zayıf sanıyorsun.”
“Hayır,” dedi, bu kez keskin. “Tam tersine. Seni çok iyi tanıyorum. Sen bir şeye merak sardığında ondan uzak durmayı beceremiyorsun.”
Bu, çocukluğumdan beri doğruydu. Bir kitabın sonunu karıştırırdım. Yasaklanan sokağa girerdim. Annemin ‘o dolabı açma’ dediği şeyi açardım. Düşmem gereken yerlerde de durmazdım. Ama insan kendi huyunu başkasından duyunca savunmaya geçiyor. “Bu başka bir şey.”
“Her tehlikeli şey insana önce başka bir şey gibi görünür.”
Bu cümleden kaçmak istedim. Çünkü o kadar doğruydu ki. Çünkü Nare beni yalnızca Fırat’tan değil, benden de korumaya çalışıyordu belki. Çünkü ablalık bazen tam olarak budur; karşındaki insanın kendisine ne yapabileceğini ondan önce görüp engel olmaya çalışmak.
Ama yine de… yine de içimde onu reddeden bir taraf vardı. Belki inat, belki gurur, belki de çok daha çirkin bir şey. “Sen onu seviyorsun diye ben kör olmak zorunda değilim,” dedim.
Nare’nin yüzü bir an dondu. Sonra yavaşça bana döndü. “Ne demek istiyorsun?”
İşte o an, sözün nereye gidebileceğini fark ettim. Ama geri alamadım. Çünkü bazı cümleler ağızdan çıkmadan önce bile kaderini seçer. “Şunu diyorum,” dedim, daha yavaş ama daha sert, “bir insanı seviyor olman onun kusursuz olduğu anlamına gelmez. Ve birinin seni yormasına rağmen hâlâ yanında durman… bunu benden anlamamı bekleyebilirsin ama onaylamamı bekleyemezsin.”
Nare ayağa kalktı. “Ben senden onay istemedim.”
“Ama benden susmamı istiyorsun.”
“Çünkü bu benim hayatım.”
“Ben de senin kardeşinim.”
“Olman her şeye girme hakkı vermiyor.”
“Sen de her şeyi tek başına taşıma hakkına sahip değilsin.”
Cümleler artık daha hızlı gidip geliyordu ama sahnenin ağırlığı eksilmiyordu; tam tersine, iki kardeşin yıllardır birbirine söylemediği şeyler, başka bir konunun açtığı kapıdan dışarı dökülüyordu. Nare ilk kez bana gerçekten öfkeyle baktı. “Ben tek başıma taşımayı seçmedim,” dedi. “Siz beni hep öyle bıraktınız.”
Bu söz, beklemediğim bir yerden geldi. “Ne demek o?”
“Şu demek. Evde bir şey bozulduğunda kim toparladı? Annem susup içine kapandığında kim yanına gitti? Sen ağladığında kimin kapısını çaldın? Kimin ‘boş ver’ demesi her seferinde herkese yetti? Ben. Ben yaptım. Çünkü ben yapmazsam yapacak kimse yoktu. Şimdi de ilk kez kendim için kötü bir seçim yapmışsam, bunun yükünü de bırak bana taşıyayım.”
Onun bu kadar birikmiş konuşması, bir anda bütün dengemi bozdu. Çünkü haklıydı. Nare gerçekten de evde hep o görünmez görevleri üstlenen kişiydi. Ve ben, onun güçlü olmasına o kadar alışmıştım ki güçlü insanların da yorulabileceğini, yanlış seçimler yapabileceğini, sırf canı öyle istedi diye mantıksız bir yerde kalabileceğini unutmuştum. Bir an ağzımı açamadım.
Sonra yumuşadım. İstemeden. Mecburen. “Ben seni suçlamıyorum,” dedim.
“Suçluyorsun.”
“Hayır. Sadece…”
“Ne?”
Sadece onu onun gözünden değil, biraz da onun dokunduğu yerden görmeye başlamıştım. Ve bunu söyleyemezdim. Söylesem bile cümle kurulduğu anda iğrençleşirdi. Bu yüzden sustum.
Nare bunu fark etti. Kadınlar bilir, demişti ya. Bildi. Yüzü yavaşça, acıyla bembeyaz oldu sanki. “Lara,” dedi, sesi fısıltı kadar düşüktü, “sakın.”
İnsan bazen bir tek kelimeyle de içinden vurulur. O ‘sakın’ın içinde hem korku hem uyarı hem yalvarma vardı. Gözlerine baktım. O bana yalnızca kardeşi gibi bakmıyordu artık; aynı zamanda karşısında uçurumun kenarına gelmiş birini gören biri gibi bakıyordu.
“Hiçbir şey yok,” dedim, ama sesim beni ele verdi. Çünkü inkârın en büyük sorunu, çoğu zaman gerçeği itiraf ettiğinden daha görünür olmasıdır.
Nare başını salladı. “Daha ilk andan bu kadar görünüyorsa, hiç yok diyemezsin.”
“Ben onun peşine düşecek biri değilim.”
“Peşine düşülmez bazen. İnsan kendi ayağıyla gider.”
“Sen gerçekten bana bunu mu söylüyorsun?”
“Evet,” dedi. “Çünkü ben gittim.”
O an, bütün öfkem bir anda indi. Çünkü karşımda bana akıl veren kibirli bir abla değil, aynı hatayı yapmış ve canı yanmış biri duruyordu. Bu yüzden sesim de düştü. “Bu kadar kötüyse neden bırakamıyorsun?”
Bu soru, gece boyunca sorulan en yalın, en acımasız soruydu belki. Nare oturdu yeniden. Gözleri dolmadı; Nare öyle kolay kolay ağlamazdı. O yüzden dolmayan gözler daha ağır geldi. “Çünkü bazı insanlar insanın iyi yanına değil, eksik yanına dokunur,” dedi. “Ve eksik yerine dokunulunca insan, orayı dolduracak tek kişinin o olduğuna inanmaya başlar. Ben de bir yerde buna inandım.”
Bu cümleyi içime aldım. Çevirdim. Korktum. Çünkü insanın eksik yerine dokunan biri… tehlikenin tanımı biraz da buydu. Ve ben o akşam, daha ilk karşılaşmada, içimde böyle bir yerin usulca sızladığını hissetmiştim. Bu yüzden konuşamadım. Nare de benim neden sustuğumu anladı.
“Bak,” dedi daha yavaş, “senden bir söz istemeyeceğim. Çünkü insan bazen söz verdiği şeyin tersine yürür. Ama senden bir şey isteyeceğim. Kendine dürüst ol. Ne hissettiğini küçümseme, romantikleştirme de. Çünkü bazı duygular büyümeden fark edilirse kontrol edilir. Büyüdükten sonra kontrol edilmiyor.”
“Sen kendin kontrol edemedin diye benim de edemeyeceğimi mi düşünüyorsun?”
“Ben senin senden daha güçsüz olduğunu düşünmüyorum,” dedi. “Ben onun bu konuda tehlikeli olduğunu biliyorum.”
Bu kez ben ayağa kalktım. İçimde hem kaçmak hem daha çok konuşmak vardı. “Tehlikeli olan o mu, yoksa senin ona yüklediğin anlam mı?”
Nare uzun uzun baktı bana. “İkisi de.”
Bu cevap beni tatmin etmedi ama susturdu. Çünkü onun yüzünde, kendini kandırmış bir kadının saflığı değil, kandırıldığını bilse bile yine de vazgeçemeyen bir kadının yorgun bilgeliği vardı. Ve bu, daha korkutucuydu.
Salondaki saat tik tak etmiyordu, dijitaldi, ama o gece zamanı duyuyordum sanki. Dakikalar bizim etrafımızda ağır ağır sürünüyordu. Dışarıda rüzgâr hafifçe kapı altından ses taşıyordu. Ev artık daha serindi. “Ben odama geçeceğim,” dedim sonunda.
Nare hemen ‘tamam’ demedi. “Lara…”
“Ne?”
“Yarın sabah bu konuşmayı hiç yapmamış gibi davranmayalım.”
“Ben öyle yapan biri değilim.”
“Bazen yapıyorsun.”
“Sen de.”
Gözleri yumuşadı biraz. “Evet,” dedi. “Ama bu kez yapmayalım.”
Başımı salladım. Dönüp koridora yöneldim. Her adımımda az önce yaşanan sahneyi yeniden duyuyor, Fırat’ın kapıya gitmeden önce söylediği cümleyi yeniden hatırlıyordum: Her şeyi gözünle gördüğünü sanma. Bu söz beni rahatsız ediyordu, çünkü bir yandan haklı gibi geliyordu, öte yandan sanki bana düşünmem için kanca bırakıyordu. İnsan kendisine eksik bilgi verildiğinde daha çok düşünür. Belki de bunu bilerek yapmıştı. Belki de hayır. Ama fark etmezdi; etkisini bırakmıştı.
Odama girip kapıyı kapattığımda karanlık beni karşılamadı, çünkü masa lambasını sabah açık bırakmıştım. O sarı ışık, her şeyi sanki normalmiş gibi gösteriyordu. Yatağım aynıydı. Kitaplarım aynıydı. Aynadaki ben aynıydım. Ama hiçbir şey aynı değildi. Kapıya sırtımı yasladım. Gözlerimi kapattım. O kısa bakış yeniden geldi. Sonra Nare’nin ‘sakın’ deyişi. Sonra onun adımı ilk kez söyleyişi. Sonra beyaz gömlek, sakin ses, kontrol duygusu, yasak hissi, rahatsız edici çekim. Sonra suçluluk. Sonra tekrar merak. Duygular insanın içinde sırayla dizilmiyordu; birbirinin üstüne çıkıp kavga eden kalabalık gibiydi.
Yatağa oturmadım hemen. Aynanın karşısına geçtim. Kendime baktım. Kendi gözlerimde biraz önce Nare’nin gördüğü şeyi aradım. Gerçekten bu kadar görünür müydü? İnsan birine daha ilk anda bu kadar açık bir merakla bakabilir miydi? Ve daha kötüsü, bunu kardeşi tarafından görülmüş hâlde taşıyabilir miydi? Mideme ince bir sancı girdi. Ellerimi yüzüme sürüp derin nefes aldım ama işe yaramadı.
Sonra, istemeden, çok istemeden, kendime karşı dürüst oldum.
Evet.
Bir şey olmuştu.
Henüz adı yoktu, henüz büyüklüğü yoktu, henüz bahanesi bile yoktu ama olmuştu.
Ben bakmamam gereken yere bakmıştım.
Ve insan bazen bir hatayı yaptığı anda değil, o hatayı tekrar yapmak isteyeceğini anladığı anda gerçekten korkar.
Ben de ilk kez o an korktum.
Çünkü salondaki o birkaç dakikanın bende bıraktığı şey yalnızca şaşkınlık değildi. Unutamayacağım kadar net, inkâr edemeyeceğim kadar sessiz bir izdi. Üstelik bunun yalnızca ona dair olmadığını da biliyordum; biraz da kendime dairdi. İnsan bazen içindeki karanlığı, karşısına çıkan kişi sayesinde fark eder. Belki Fırat benim karanlığım değildi. Belki yalnızca onu görünür kılan ışıktı. Ama sonuç değişmiyordu.
Yatağa sonunda oturduğumda telefonum titremedi, kimse aramadı, dünya dramatik bir işaret göndermedi. İşte hayatın en zalim yanı biraz da budur; en büyük kırılmaların ardından dış dünya aynı sakinliğini korur. Oysa insan içeriden yer değiştirir. Ben o gece yer değiştirdim. Bunu kimse görmedi. Ama ben gördüm.
Başımı yastığa koyduğumda Nare’nin yüzü gözümün önüne geldi önce. Sonra Fırat’ın. Sonra ikisinin aynı salondaki sessizliği. Sonra kendim. Ve belki ilk kez, bir hikâyenin dışındaki güvenli yerimde olmadığımı anladım. Bu artık başkasının anlattığı bir şey değildi. Bu evin içinde, benim kalbime de bir yer açılmıştı. İstemeden. Plansız. Utanç verici bir dürüstlükle.
Ve insanın felaketi bazen büyük olaylarla değil, küçücük bir kabulle başlar.
Ben o gece, karanlıkta gözlerim açık uzanırken, bunu kabul ettim:
Bu daha başlangıçtı.
Ve en kötü yanı, içimdeki bir yerin bunun başlangıç olmasından korkmak yerine, bunu istemesiydi.