Mezopotamya güneşi, Mardin’in kadim taş evlerinin üzerine çökerken, konaktaki hava o güneşin sıcaklığından çok daha yakıcıydı. Leyla, rutubetli ve karanlık deponun soğuk zemininde dizlerinin üzerine çökmüş, titreyen elleriyle bir kağıt parçasına tutunuyordu. Üzerindeki siyah çarşafın etekleri yerdeki tozla karışmış, gözyaşları peçesinin altına süzülüp kumaşta ıslak izler bırakmıştı. Leyla’nın avucundaki kağıtta, Barış’ın amcasının oğlu Mert Aslan’ın numarası yazıyordu. Mert, bu konakta Leyla’nın maruz kaldığı haksızlıkları gören, onun sessiz çığlığını duyan tek insandı. Leyla, titreyen elleriyle çarşafının ceplerini yokladı, etrafına bakındı ama telefonu yoktu. "Düşmüş olmalı..." diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. Kaynanası onu hırpalarken, Ela’yı merdivenlerden ittiği iddiasıyla

