ceza

1042 Words
Tatil, güneşin denizdeki yansımaları kadar hızlı geçti. Efsun’un kahkahaları, sahilin tuzlu rüzgârı ve Aras’ın üzerimde bıraktığı huzursuz izler geride kaldı. Bavulumu kapatırken içimde garip bir sıkışma vardı; çünkü tatil sona eriyor, Ankara’daki Kara Harp Okulu hayatı başlıyordu. Okulun taş duvarlarını ilk gördüğümde boğazımda bir düğüm hissettim. Burada sıradan bir öğrenci değil, geleceğin askeri olarak adım atacaktım. Beni karşılayan sert bakışlı üst devreler kayıt işlemlerini hızla hallettiler. Sonra kızlarla erkeklerin ayrıldığını gördüm; kız öğrenciler kendi koğuşlarına, erkekler ayrı koğuşlara yerleştiriliyordu. Ben ve Efsun, kızlara ayrılan binanın ikinci katında, uzun koridorun sonunda bir odaya girdik. Ranzalar muntazam dizilmişti. Metalik kokusuyla birlikte disiplinin gölgesi üzerimize çökmüştü. “Burası bizim yeni evimiz,” dedim soğuk bir sesle, Efsun’un heyecanını bastırmaya çalışarak. O ise yataklara bakıp kahkaha attı. “Romantik tatil günlerinden sonra burası biraz demir kafes gibi geldi. Ama olsun, biz başarırız.” İçimde disiplinli bir kararlılık vardı. Ben buraya eğlenmeye değil, başarmaya geldim. Ertesi sabah erkenden talim borusuyla uyandık. Üniformalarımız ilk kez üzerimizdeydi. Aynanın karşısına geçtiğimde kalbim hızla atıyordu. Omuzlarımda duran keskin hatlı lacivert ceketi düzelttim. Omuz apoletlerinin sertliği, üzerime binen sorumluluğu hatırlatıyordu. Kollarımdaki çizgiler, düğmelerin metalik parıltısı… Hepsi disiplinin, düzenin ve gücün simgesiydi. Üzerime oturan koyu lacivert pantolon, ütü izleriyle dimdikti. Çizgileri sanki adımlarımı bile daha ciddi atmamı zorluyordu. Ayağımdaki siyah, parlatılmış botlar, ışığı öyle yansıtıyordu ki neredeyse yüzümü görecek gibiydim. Boynumdaki beyaz gömlek kusursuz bir şekilde ütülenmiş, kravat düğümüm tam ortadaydı. Her ayrıntı titizlikle hazırlanmıştı; bir iplik bile yanlış dursa bütün görüntü bozulurdu. Ve en önemlisi: göğsümde parlayan arma. Henüz rütbem yoktu ama o küçük işaret bile bana “artık bu ailenin parçasısın” diyordu. Yansımama baktım. Bu ben miydim gerçekten? Tatildeki kız gitmiş, yerini disiplinli, dimdik duran bir asker adayı almıştı. Dudaklarımda belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Soğuk görünmekten hoşlanıyordum ama içimde gururun sıcaklığı gizleniyordu. İlk dersimize girmek için toplandık. Koridorun duvarları, sabah temizliğiyle parlayan taşlarıyla sert bir disiplin havası yayıyordu. Derslik kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldığında içerideki düzen beni derinden etkiledi. Duvarlarda eski cephe haritaları asılıydı; kalın kırmızı çizgilerle işaretlenmiş hatlar hâlâ canlı bir savaşın izlerini taşır gibiydi. Bir köşede Atatürk’ün portresi, gözlerimizi her adımda takip ediyordu. En önde, tahtanın üstünde ise büyük ve gurur verici bir Türk bayrağı asılıydı; kırmızısı kan gibi, ay yıldızı ışık gibi parlıyordu. Bir an için gururla doldum, ama hemen ardından boğazım düğümlendi. İçimde “Ben başarmalıyım, ailemin gölgesinde kalmamalıyım” baskısı yükseldi. Tatildeki özgür ruhumun yerini disiplinli ve dikkatli bir asker adayı almıştı. Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Önce bot sesleri yankılandı koridordan… Sert, ölçülü ve kendinden emin adımlar. Başımı istemsizce çevirdim. Ve işte oradaydı: Aras. Ama bu kez sahilde gördüğüm şortlu, özgüvenli genç değildi. Üzerinde bizimkilerle birebir aynı askerî öğrenci üniforması vardı. Omuzları geniş, apoletleri düzgünce parlatılmış, ceketinin önündeki düğmeler ışıkla parlıyordu. Yani… “askerim” diye hava attığı o gün aslında sadece bir öğrenciydi. Gerçek şimdi apaçık karşımızdaydı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Kaşlarım çatıldı, dudaklarım sıkıca kenetlendi. Demek yalan söyledin, Aras. Yanımdaki Efsun ise gözlerini fal taşı gibi açtı, dirseğiyle hafifçe bana dokundu. Fısıltıyla, ama dobra ve alaycı bir tonda söyledi: “Vay arkadaş… Bu taş gibi çocuk resmen bize askerim diye hava atmış, halbuki aynı bizim gibi öğrenciymiş! Liya, senin o buz gibi suratına değdi mi şimdi bu yalan?” Ben ona sert bir bakış attım, ama Efsun çoktan kıkırdamaya başlamıştı. Aras ise sınıfa girerken en ufak bir utanma belirtisi göstermedi. Tam tersine, yüzünde o bildik, rahat gülümseme vardı. Sanki yalanı hiç yalan değilmiş, sadece eğlenceli bir oyunun parçasıymış gibi. Gözleri kısa bir an bana kilitlendi. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı, kısık bir sesle mırıldandı: “Ne oldu, soğuk prenses? Üniformamı görünce büyü bozuldu mu?” Efsun kahkahasını tutamadı, başını iki yana salladı. “Sen tam bir sahtekârsın Aras! Vallahi bravo, sahilde bize hava at, sonra gel aynı sınıfta öğrenci çık. Şimdi kime hava atacaksın bakalım?” Aras hiç bozuntuya vermedi. Çantasını sıraya bıraktı, rahatça oturdu. “Kime mi? Tabii ki size. Hem kabul edelim, üzerimde bu üniformayla çok daha yakışıklı görünüyorum.” Sınıfta bazıları kıkırdadı. Ben gözlerimi defterime indirdim, kalemi parmaklarımın arasında öyle bir sıktım ki ucu neredeyse kırılacaktı. İçimde hem öfke, hem de açıklayamadığım bir kıpırtı vardı. Tam herkes sırayla yerleşirken kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri Deniz girdi. Yüzünde sakin, ciddi bir ifade vardı. Üniforması özenle ütülenmiş, adımlarındaki disiplin ilk bakışta dikkat çekiyordu. Odaya girince bir anlığına gözleri Efsun’u buldu. Efsun hemen bana eğilip fısıldadı: “Bu sarışın burada da karşıma çıktı ha. Kısmet ayağıma geldi resmen.” Ben kaşlarımı çattım, cevap vermedim. Ama Efsun çoktan yerinden kalkmış, şıp diye Deniz’in yanına oturmuştu. Aras ise keyifli bir gülümsemeyle yanımda beliriverdi. Sıranın kenarına çantasını bıraktı, bana doğru eğilip neredeyse fısıldar gibi söyledi: “Bence şanslısın Liya. İlk derste sana denk geldim.” Omuzlarımı sertçe diktim, yüzümü ön tarafa çevirdim. “Yanlış oturdun Aras. Ben ders sırasında konuşmam.” “Ben de konuşmam. Yani genelde… Belki bazen… Belki de sık sık,” dedi göz kırparak. İçimden derin bir nefes aldım. Ya Rabbi, sabır… O anda kapı gürültüyle kapandı. Sınıf bir anda sessizliğe gömüldü. İçeri giren subay adeta kasırga gibiydi. Sert bakışlı, dimdik yürüyen, yüzünde en ufak bir tebessüm olmayan albay rütbesinde bir eğitim subayıydı. Adımlarının sesi bile otoriteydi. “Kalk!” diye gürledi. Bütün sınıf tek bir vücut gibi ayağa fırladı. Benim içimde disiplinin ağırlığı, göğsümde gurur gibi oturdu. Tam istediğim yer… Ama yanımdan hafif bir homurtu duydum. Aras ayakta dururken bile rahat, gevşekti. Hatta yana eğilip kısık sesle bana dedi ki: “Bu adam kesin kahvaltısını sirkeyle yapmış.” Gözlerim büyüdü. “Aras, sus!” diye fısıldadım dişlerimin arasından. Ama çok geçti. Subayın bakışları anında bizim sıraya kilitlendi. Gözleri Aras’ın üzerinde bir mızrak gibi saplandı. “Sen! İsmin?” Aras dimdik durmaya çalıştı ama yüzündeki gülümsemeyi silemedi. “Aras Kaya, komutanım.” “Ders başlamadan disiplinsizlik. Çok güzel. Sen ve yanındaki…” Bakışları bana döndü. Kalbim küt diye düştü. “…siz ikiniz, ilk dersten ceza aldınız. Ders sonrası idari nöbet görevi!” Bütün sınıfın içinde yutkundum. Öfke damarımda zonkluyordu. Ben mi? Ben! Aras yüzünden daha ilk dersten ceza mı alıyorum?! Aras ise yanımda hiç utanmamış gibi sırıttı. “Gördün mü Liya? Daha ilk günden kader ortağı olduk.” “Kader falan değil bu, bela!” diye tısladım ona bakmadan. Efsun geriden sessizce kıkırdadı, Deniz ise başını iki yana salladı, belli ki ciddiyetsizlikten rahatsız olmuştu. Ama ben… ben öfkemle kıvranıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD