BÖLÜM 1: Kalbin Sustuğu Gün
Göz açıp kapayıncaya dek geçen koca bir lise dönemi, avuçlarımın arasından kayıp giden kum taneleri gibi geride kalmıştı. Okulun geniş bahçesinde toplanan yüzlerce mezun kep fırlatma töreni için heyecanla safları sıklaştırırken, zihnimdeki gürültü kalabalığın coşkusunu bastıracak kadar ağırdı.
Kendi içimden bir türlü söküp atamadığım o burukluk, sabah kapı eşiğinde annemle aramızda geçen telaşlı vedadan miras kalmıştı. Şehrin en köklü özel sağlık kuruluşlarından biri olan Seattle Özel Hastanesi'nin yönetim kurulunda görev yapan ve başhekimlik makamını yürüten Dr. Eleanor Vance, mesleğine tutkuyla bağlı, kriz anlarında sarsılmayan bir kadındı. Lakin sabah üzerindeki şık ceketiyle saçlarımı düzeltirken çalan o acil toplantı telefonu, tüm planlarımızı dağıtmıştı.
Koridora taşan o sert ses tonunun yarattığı baskı, annemin yüzündeki tüm rengi çekip almış; kızıma söz verdim dese de yetiştirmesi gereken hayati bir denetim raporu yüzünden geri adım atmak zorunda kalmıştı. Gitmek kendi tercihi değildi; bunu biliyordum. Yine de gözlerim istemsizce protokol sıralarındaki boş koltuğa kayıp duruyordu.
"Lara, daldın yine! Kepleri atıyoruz, hazırlan!"
Chloe’nin kolumu sarsan neşeli sesiyle irkildim. Bahçeyi dolduran uğultu bir anda tek bir ritme bürünmüştü. Yüzlerce ses hep bir ağızdan geriye saymaya başladı:
"On! Dokuz! Sekiz..."
Chloe parmak uçlarında yükselirken, hemen yanımızda duran Mark kepini elinde sallayarak gülümsedi.
"Üç! İki! Bir! Sıfır!"
Büyük bir uğultu gökyüzünü yardı. Yüzlerce siyah kep, geleceğe fırlatılan birer yemin gibi bahar bulutlarının arasına doğru yükseldi. Çığlıklar, alkışlar, birbirine sarılan aileler... Törenin resmiyeti yerini coşkulu bir karmaşaya bırakırken kepler birer birer yere inmeye başladı.
Chloe boynuma atılıp bana sıkıca sarıldı. "Bitti işte! Sonunda resmi olarak mezunuz!" Ayrıldığımızda gözlerinde parıldayan o kaçamak ışığı gördüm. "Şimdi bunu kutlama zamanı. Mark’la konuştuk; merkezdeki o kafede toplanıyoruz, oradan da akşam bara geçeceğiz. Mazeret istemiyorum, bölüm birincisi olarak o masanın başköşesinde sen oturacaksın."
Hafifçe tebessüm ettim. "Harika bir plan ama bu akşam sizinle olamam Chloe. Anneme sözüm var."
Chloe dudak bükerek araya girdi. "Hadi ama Lara, bütün gün gözün çıkış kapısındaydı zaten. En azından birkaç saatliğine bizimle gel."
"Gerçekten gelemem," dedim sesimdeki netliği koruyarak. "Sabah hastanedeki acil kurul toplantısı yüzünden gelemedi. Bu eksikliği telafi etmek için bütün akşamı bana ayıracağına söz verdi. Eve geçtiğimde bana o meşhur kremalı risottoyu ve tarçınlı balkabaklı turtasını hazırlayacak. Bütün gece evde baş başa kutlayacağız."
Mark araya girerek onaylarcasına başını salladı. "Dr. Eleanor'ın o balkabaklı turtasından bahsediyorsan akan sular durur Chloe, kızı zorlama. Ben olsam ben de doğrudan eve giderdim."
Chloe iç çekerek pes etti, ardından kollarını yeniden boynuma doladı. "Pekala, bu defalık affedildin. Annenin turtasını afiyetle ye ve ona benim için de sıkıca sarıl. Ama unutma; lise bitti diye yollarımız ayrılmıyor, biz hep birlikteyiz. Ve yarın... Yarın tamamen bizimsin."
"Söz, yarın tamamen sizinim," dedim.
Onlarla vedalaşıp bahçe kapısına doğru yöneldim. Üzerimdeki siyah mezuniyet cübbesini çıkarıp düzgünce katlayarak sol kolumun üzerine astım. Mezuniyet için giydiğim zarif beyaz elbise, dizlerimin hemen üzerinde sonlanıyordu. Üzerime aldığım açık renkli yağmurluk ceket ve omzumdan çapraz astığım deri çanta, diplomamı ve derece belgelerimi taşımak için fazlasıyla yeterliydi.
Okulun bulunduğu tarihi merkezden ayrılırken adımlarımı yavaşlattım. Seattle’ın granit kaplı eski idari binaları, yüksek camlı plazaların soğuk yansımaları ve mesai bitimiyle koşuşturan kalabalık geride kalırken banliyö hattına ulaştım. Şehrin kendine has o kasvetli havası dakikalar içinde üzerime çöktü. Geniş asfalt yolların iki yanına dizilmiş ahşap çitli, iki katlı müstakil evlerin önünden geçiyordum.
Tam bizim sokağa saptığım anda gökyüzü grileşti ve ince bir yağmur çiselemeye başladı.
Adımlarımı hızlandırdım. Rüzgar aniden yön değiştirip şiddetini artırdığında, kolumda asılı duran mezuniyet cübbemin saten kumaşı rüzgarla havalanıp tenimi sıyırdı; cübbeyi savrulmaması için parmaklarımla daha sıkı kavradım.
Bahçemizin demir kapısını itip içeri girdim, kapıyı ardımdan sakince kapattım. Verandaya ulaştığımda çantamın fermuarını açıp anahtarlarımı aramak üzere hafifçe eğildim.
Gözlerim anahtar deliğine kaydığında duraksadım.
Dış kapı tam olarak örtülü değildi; bir parmak kadar aralık duruyordu.
İçime dolan o tekinsiz ürperti, rüzgarın soğuğunu unutturacak kadar keskindi. Giriş kapısını elimle usulca ittim. "Anne?"
Evden hiçbir ses gelmedi.
"Anne, ben geldim..."
Cevap yoktu. İçeri bir adım attım. Vestiyerin üzerindeki anahtarlık kasesi devrilmiş, postalar ve faturalar parkelerin üzerine saçılmıştı; sanki birisi aceleyle bir şeyler aramış ya da bir arbede yaşanmıştı.
Hemen ardından genzime tanıdık bir aroma çarptı: Fırından sızan o yoğun tarçınlı balkabağı ve ocaktaki risottonun kokusu. Lakin bu iştah açıcı rayihaya eşlik eden bambaşka, yabancı bir koku daha vardı. Ağır, genzi yakan, keskin ve metalik bir koku... Zihnim bu kokunun ne olduğunu ilk saniyelerde kavrayamadı.
Antrenin bittiği yerden sağa, mutfak girişine doğru ilerledim.
Fırının cam kapağı ardından kömürleşmiş, siyaha dönmüş balkabaklı turta görünüyordu. Tezgahta yarım bırakılmış risotto tabağı öylece duruyordu ve hemen mutfağın girişinde, parkelerin üzerinde o yatıyordu.
Annem...
Yerde, boylu boyunca hareketsiz uzanıyordu. Başının altından süzülen koyu kızıl kan, açık renk parkelerin derz aralarına sızarak devasa bir lekeye dönüşmüştü. Çevresindeki ahşap sandalyeler devrilmiş, mutfak girişindeki küçük seramik vazo tuzla buz olmuştu.
Ve parmaklarının arasında, mat gümüş rengi bir tabanca duruyordu.
Zihnim bir saniyeliğine karardı. Kolumda asılı duran mezuniyet cübbesi parmaklarımın arasından kaydı; doğrudan yerdeki taze kan göletinin içine düştü ve siyah kumaş, koyu kırmızıyı bir sünger gibi emmeye başladı.
Nefesim kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi yerde, annemin yanı başında buldum. Mezuniyetimin ve çocuksu mutluluğumun simgesi olan o bembeyaz elbise, parkeye değdiği an ölümün soğuk kırmızısına boyandı.
"Anne?"
Ellerim titreyerek annemin omuzlarına uzandı. "Anne, ne oldu? Uyan!"
Bedenini sarstım ama başı cansız bir ağırlıkla yana düştü. Bir hekim kızı olarak aldığım o temel refleks devreye girdi; titreyen parmaklarımı hızla boynuna, şah damarının üzerine bastırdım.
Atış yoktu.
Hemen ardından eğilip kulağımı göğsüne yasladım. Çocukluğumdan beri kabus gördüğümde bana dünyanın en güvenli yeri olduğunu hissettiren o düzenli, sakin ritmi aradım.
Sessizlik vardı.
Koca dünyayı, odayı ve zamanı yutan sağır edici bir sessizlik.
"Anne... Hayır... Böyle olamaz, hayır..."
Boğazımdan kopan hıçkırıklar bir feryada dönüştü. Parmaklarım yerdeki kanla lekelenmiş vaziyette çantamdaki telefonu çıkardı. Titreyen ellerimle güçlükle 911'i tuşladım.
Hattın ucundaki operatörün sesini güçlükle duyabiliyordum. Kesik kesik, haykırarak adresi verdim. Telefon elimden kayıp kanın içine düştüğünde yeniden annemin cansız bedenine sarıldım.
Uzaklardan yaklaşan siren sesleri sokağın sessizliğini yırtmaya başladığında, yüzümü annemin soğumuş boynuna gömdüm.
Bu salonun yalnızca annemin mezarı değil, hayatımı çalacak devasa bir yalanlar zincirinin başlangıç noktası olduğunu henüz bilmiyordum.
Ben o gün, o kan gölünün ortasında büyümüştüm ve o tetiği çekenler, gerçeğin üzerini örtenlerle birlikte, akıttıkları bu kanda er ya da geç boğulacaktı.