1.Bölüm
Karan Yalçın, binanın en üst katındaki çalışma odasında, tabandan tavana uzanan geniş camın önünde heykel gibi hareketsiz duruyordu. Şehir, gece olduğunda gündüzki o sahte ışıklarından arınır, daha dürüst, daha acımasız görünürdü. Gündüz saklanan tüm o kirli niyetler, karanlığın örtüsü altında daha net bir hâl alır; ışıkların altında insanlar değil, sadece arzular ve o arzuların peşinden koşan siluetler yürürdü.
Sokak lambalarının aydınlattığı parlak şehir, her zamanki gibi aceleciydi. İnsanlar küçük noktalar hâlinde, birbirine çarpmadan ama birbirini de asla fark etmeden ilerliyordu. Kimi telefonuna gömülmüş, kimi bir yerlere yetişme telaşıyla koşuyor, kimi de neden yürüdüğünü dahi bilmeden, varoluşunun ağırlığıyla sürükleniyordu. Karan onları izlerken yüzünde ne bir küçümseme, ne bir merak, ne de en ufak bir empati kırıntısı vardı. İnsan kalabalığını bir bütün olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir akış, yönetilmesi zorunlu bir düzen olarak görüyordu.
Çoğu insan hayatının kontrolünü zamana, tesadüflere veya kadere bırakırdı. O ise zamana hükmetmeyi, onu kendi lehine bükmeyi tercih etmişti. Parmaklarını pencerenin o buz gibi soğuk camına yasladı ve derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Sokak hareketliydi, aşağıda hayat tüm hızıyla akıyordu ama Karan'ın zihni, okyanusun en derin yeri kadar sakin ve hareketsizdi. Onun dünyasında sakinlik, bir huzur değil, en keskin avantaj demekti ve bu avantajı her zaman acımasızca kullanırdı.
Masasının üzerindeki dosya, üzerinde bir ışık hüzmesiyle açık duruyordu. Bir sözleşme, bir karar, bir insanın tüm hayatının yönünü tek bir mürekkep darbesiyle değiştirecek birkaç soğuk satır. Karan, kendinden emin adımlarla pencerenin önünden ayrılıp masasına geçti. Karşısında oturan adam, sandalyeye sanki hayata tutunur gibi sıkıca yapışmıştı. Omuzları çökmüş, yüzü kanı çekilmiş gibi solgunlaşmış, gözleri ise korkunun en saf haliyle, yuvalarından fırlayacakmış gibi genişlemişti.
“Sayın Yalçın…” dedi adam, sesi bir yaprak gibi titreyerek. “Ne isterseniz yaparım. Yeter ki üzerime gelmeyin.”
Karan, adamın yüzünü, sanki bir böceği inceliyormuş gibi dikkatle süzdü. Korkunun insan çehresinde nasıl şekil değiştirdiğini, kasları nasıl gerip ruhu nasıl dışarı ittiğini çok iyi bilirdi. Kaşların istemsizce yukarı kalkışı, dudakların susuzluktan çatlamış görüntüsü, nefesin düzensizliği… İnsanlar korktuklarında daha dürüst olur, diye düşündü içinden. Ve dürüstlük, Karan için yönetilebilir, yönlendirilebilir bir şeydi.
Kalemi eline aldı. Parmakları mermer kadar sakindi; ne bir titreme, ne de en ufak bir tereddüt. Bir saniye durdu ama bu bir kararsızlık değil, gücün o muazzam ağırlığını hissetme ritüeliydi. Gözlerini adamınkilerden bir an bile ayırmadan imzasını attı. Adamın yüzündeki o gergin maske bir anda çözüldü, derin bir nefes aldı; sanki idamı durdurulmuş, hayata yeniden dönmüştü. Karan ise hiçbir şey hissetmedi. Bazı insanlar bir hayat kurtardığını sanır, diye düşündü. Oysa o, sadece yıkımı bir süreliğine erteliyordu.
Karan Yalçın duygulara güvenmezdi. Çünkü duygular, ona gençliğinde çok pahalıya mal olmuş, onu savunmasız bırakmıştı. Çocukken sessizdi ama bu sakinlikten değil, erken yaşta öğrenilmiş bir temkinden, bir hayatta kalma refleksinden geliyordu. Evlerinde ses yükselmezdi ama huzur da yoktu. Babası sert, ketum bir adamdı. Kelimeleri azdı, beklentileri ise devasa.
“Zayıf görünme.”
“Hata yapma.”
“Duygularını asla belli etme.”
Bu cümleler Karan’ın çocukluğuna birer mühür gibi kazınmıştı. Daha küçük yaşta şunu öğrenmişti: Hata cezayı getirir, duygu zayıflığı doğurur, ancak mutlak kontrol güvenliği sağlardı.
Karan on altı yaşındayken annesini kaybetmişti. Hastane koridorunda beklerken, hayatında ilk kez kontrol edemediği bir şey olduğunu o gün fark etmişti. Koridor buz gibiydi. Floresan ışıkları, gözlerini bir iğne gibi acıtıyordu. Saatin tik takları, kalbinin atışına benziyordu ama kalbi atıyor gibi değil, sanki göğsünde bir şeyleri ezip geçiyormuş gibi hissediyordu.
Ellerini dizlerinin üzerinde öyle sıkı kilitlemişti ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Titrememek için değil, kontrolü tamamen kaybetmemek için… Doktor odadan çıktığında Karan ayağa kalktı. Ama ayakta duran, artık bir çocuk değildi. “Başınız sağ olsun,” denildiğinde, kelimeleri duymadı bile. O an ağlamadı. Bağırmadı. Yıkılmadı. Sadece ruhunun derinliklerinde bir yerin, sessizce, geri dönülmemek üzere öldüğünü hissetti. Annesinin yüzünü düşündü; gülümserkenki o sıcaklığını, dünyada onu çocuk gibi hissettiren tek varlık olduğunu… Ve şu düşünce, beynine bir çivi gibi çakıldı: “Artık kimse beni korumayacak.”
O gün Karan, güçsüzlüğün o zehirli tadını ilk kez tattı. Ne zeka, ne öfke, ne para, ne söz… Hiçbiri annesini geri getirmeye yetmemişti. Bu gerçekle başa çıkmanın tek yolu vardı: Bir daha asla, ama asla güçsüz olmamak. O gün Karan ağlamadı ama o günden sonra, acı hissetmemek için ruhunu tamamen sertleştirdi, etrafına aşılmaz duvarlar ördü.
Annesinin ölümünden sonra babası daha da sertleşmişti. Evdeki sessizlik, boğucu bir ağırlık gibi çökmüştü. Karan odasına kapanır, kendini derslerine, kitaplara, başarıya gömerdi. Başarılı oldukça görünür oluyor, başarılı oldukça dokunulmaz hissediyordu. Okulda bir kız ona ilgi göstermişti bir gün. Karan bunu fark ettiğinde içinde ilk kez sıcak, yabancı bir duygu kıpırdanmıştı. Ama ardından gelen o kadim düşünce daha sertti: “Duygu insanı savunmasız bırakır.” Ve o kızdan uzak durdu. Çünkü Karan için yakınlık, potansiyel bir kayıp, bir zaaf demekti.
Yirmili yaşlarının başında bir ilişkiye girmişti. Kadın onu seviyordu. Ama Karan sevginin içinde asla rahat değildi. Kadın daha fazla yakınlık istedikçe Karan daha fazla mesafe koyuyor, onu adeta kendinden uzaklaştırıyordu. Bir tartışmada kadın ona şöyle bağırmıştı: “Sen insanları sevemiyorsun. Sen insanları sadece yönetmek istiyorsun!” Bu cümle Karan’ı öfkelendirmişti. Ama gecenin geç saatlerinde, kendine ilk kez şunu itiraf etmişti: Haklıydı. Çünkü sevgi ona güven değil, büyük bir risk gibi geliyordu. Soğukkanlıydı, kararlıydı, duygusuz görünüyordu. Ama gerçek şuydu: O duygusuz değildi, sadece duygularını derin bir zindana kilitlemişti. Kontrol etmek onun için bir ego meselesi değil, hayatta kalma biçimiydi. Çünkü kontrolü bıraktığı an, o hastane koridorundaki çaresizliği hatırlıyordu. Annesini kaybettiği o anı… Gücün hiçbir işe yaramadığı o lanet saniyeyi.
Kapısının tıklatılmasıyla geçmişin karanlığından sıyrılıp o ana döndü. Gelen en güvenilir adamı Aras'tı. "Karan Bey," demesi yeterli oldu. Karan koltuğundan kalkıp ceketini aldı ve kapıya yöneldi. Kapatması gereken kanlı bir defter vardı ve buluşma yerine geç kalmaya hiç niyeti yoktu.
Gece, İstanbul’un üstüne ağır, kurşuni bir örtü gibi çökmüştü. Şehir uyumuyordu; sadece daha karanlık, daha acımasız işliyordu. Karan arka koltukta oturuyordu; şoför bir an bile ses çıkarmadan, yolu bir gölge gibi katediyordu. Karan'ın dünyasında herkesin bir açığı vardı; kimi korkusuyla, kimi parasıyla, kimi aşkıyla, kimi de karanlık geçmişiyle… Ve Karan, açığı olan insanların çoktan yarı yarıya yenildiğine inanırdı.
Terk edilmiş bir otelin arka girişinden içeri girdiler. Kırık neon ışığı, dehlizlerde bir can çekişme gibi titriyordu. Merdivenler her adımda gıcırdıyor, hava eski sigara, küf ve korku kokuyordu. Bir odada üç adam onları bekliyordu. Biri masanın kenarına çökmüştü ve elleri, bir titreme nöbeti geçiriyormuşçasına sarsılıyordu.
“Karan Yalçın,” dedi içlerinden biri fısıltıyla. O isim, artık yüksek sesle söylenmeyecek kadar tehlikeliydi.
Karan oturdu. Ceketinin düğmesini yavaşça ilikledi. Sakin. Soğuk. Sessiz. “Borcu kapatmadın,” dedi. Sesini yükseltmedi, gerek yoktu. Adamın gözleri doldu. “Zaman ver…” dedi. “Çocuklarım var, lütfen…” Bu cümle Karan’ın zihninden geçti ama yüzünde en küçük bir değişim bile olmadı. Çünkü merhamet, onun dünyasında sadece bir pazarlık aracıydı.
“Zaman verdik,” dedi Karan. “Sen harcadın.”
Bir işaret yaptı. Yanındaki adam bir dosya çıkardı. Masaya bırakılan fotoğraflar, imzalar, numaralar... “Artık senin yerine karar vereceğiz,” dedi Karan. Bağırmadı, vurmadı, tehdit savurmadı. Ama odadaki herkes, kararın çoktan verildiğini ve geri dönüşünün olmadığını biliyordu.
Adam hıçkırarak ağlamaya başladı. Karan gözlerini kaçırmadı. İçinden bir ses yükseldi: “Acırsan, tekrar kaybedersin.” O an annesinin yüzü zihninde bir anlığına belirdi, sonra o görüntüyü sertçe itti. “Bitirin,” dedi.
Arabaya döndüğünde elleri yine sakindi. Ama içi öyle değildi. Bu işler artık ona güç vermiyor, aksine daha derin, daha karanlık bir sessizlik bırakıyordu. Şoför konuşmaya cesaret bile edemedi. Karan camdan dışarı bakarken ilk kez şöyle düşündü: “Bu hayatın içinde, bu karanlığın içinde ne kadar daha kalacağım?”
Eve gittiğinde ceketini sandalyeye bıraktı. Işıkları yakmadı. Her zamanki gibi pencerenin önüne geçti, aşağıdaki şehre baktı. Gülen bir çift, el ele yürüyen iki genç, geç kalan bir baba… Ve Karan’ın içinden geçen tek düşünce: “Ben bu hayata ait değilim.”
O gece yatağa uzandığında uyuyamadı. Kalbinde alışık olmadığı, tanımlayamadığı bir his vardı. Güç değil, zafer değil, öfke değil. Sadece büyük, tarif edilemez bir yorgunluk. Ve hayatında ilk kez, bir şeylerin eksik olduğunu kabul etti. Henüz bilmiyordu… Ama ertesi gün, o eksikliğin adı Melis olacaktı.