Ertesi sabah Karan, ofise her zamankinden çok daha erken gelmişti. Şehrin henüz uyanmaya karar verememiş o puslu hâlini, camın ardından sessizce izliyordu. Sokaklar yarı boştu; aceleyle yürüyen birkaç gölge, köşedeki kahvecinin yeni açılmış kapısından sızan ışık ve camın soğuk yüzeyinin ardından bile hissedilen o taze kahve kokusu... Masasının üzerindeki kupada duran kahve çoktan soğumuştu ama Karan bunun farkında bile değildi.
Zihni hâlâ bir önceki gecenin tortularıyla doluydu. Melis’in o sessizliği, kabul edişindeki o tuhaf tereddüt, arabaya binerken sesinin neredeyse duyulmayacak kadar kısılması… Bunlar, Karan’ın profesyonel hayatında alışık olduğu sonuçlar değildi. Ne kazanılmış bir ihale zaferi ne de karşı tarafı köşeye sıkıştırdığı bir pazarlığın soğuk tatmini vardı onda. Bu daha derindi; bir insanın zihninde yer eden, kolay kolay silinmeyecek türden bir histi.
Asistanının kapıyı tıklatan sesi, bu düşünce zincirini bir bıçak gibi kesti.
“Karan Bey… Babanız Cengiz Yalçın ve eşi geldiler.”
Karan’ın çenesindeki kas istemsizce gerildi. Eşi. Bu kelime, her işitildiğinde içinde tanıdık, asla eskimeyen bir huzursuzluk uyandırıyordu. “Al,” dedi, sesi her zamanki gibi emirsiz ama keskin bir tonla.
Kapı açıldığında babası içeri girdi; her zamanki gibi kendinden emin, ağır ama kararlı adımlarla. Yaşı ilerlemişti ama o eski otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hemen arkasında ise üvey annesi Nermin vardı. Kadın, Karan’dan yalnızca birkaç yaş büyüktü; genç, bakımlı ve fazlasıyla iddialıydı. İnce topukları halıda sessiz ama dikkat çekici izler bırakıyordu. Üzerindeki kıyafetler zarifti ama sanki bir iş görüşmesine değil de bir podyuma çıkıyormuş gibi özenle seçilmişti.
Karan ayağa kalktı. Babasına mesafeli ama saygılı bir baş selamı verdi. Nermin’e ise yalnızca bakışını değdirip hızla çekti.
“Ofisin gerçekten etkileyici, Karan,” dedi kadın gülümseyerek. “Seni böyle, kendi krallığının başında görmek insanın içini kabartıyor.”
Sesinde sahte bir sıcaklık vardı ama Karan bu tonu çok iyi tanıyordu. Bu, samimiyetten çok bir sahiplenme iddiası taşıyan o yapay sesti.
“Vaktimiz kısıtlı,” dedi Karan, vakit kaybetmemek adına hemen koltuğuna geri oturarak. “Lütfen hızlı olalım.”
Babası dosyaları açıp yatırımlardan ve yeni dönem hedeflerinden bahsetmeye başladı. Ancak bir süre sonra sesi biraz daha ciddileşti. “Haftaya yapılacak özel gece,” dedi. “Kokteyl. Yeni dönem için stratejik açıdan çok kritik bir organizasyon. Basın, iş ortakları, yönetim kurulu… herkes orada olacak.”
Karan sadece onaylarcasına başını salladı.
“İnsan kaynaklarının da tam kadro orada olması gerekiyor,” diye ekledi babası. “Kurumsal duruşumuz en önemli kozumuz.”
Üvey anne Nermin, tam bu noktada söze girdi. Sesini bilinçli bir yumuşaklıkla süsledi.
“Böyle gecelerde detaylar her şeydir,” dedi, bakışlarını Karan’ın üzerinde gezdirerek. “İnsanlar kiminle geldiğine, yanında kimi taşıdığına bakar.”
Karan bakışlarını dosyalardan kaldırıp kadına dikti. “Bu bir iş organizasyonu,” dedi net bir tonla. “Yanımda kimseyi taşımam gerekmiyor.”
Kadın hiç geri adım atmadan gülümsedi. “Tabii ki, ama senin konumundaki biri için yalnız görünmek her zaman doğru okunmayabilir.”
Babası da aynı çizgide devam etti. “Annenin demek istediği şu, Karan: Bazen imaj, içerikten önce gelir. İnsanlar seni sadece güçlü değil, ulaşılabilir de görmek ister.”
Karan’ın bakışı sertleşti. “Ben ulaşılabilir olmak zorunda değilim.”
Üvey anne, gülümsemesini koruyarak bir adım daha yaklaştı. “Zaten bunu değiştirmeye çalışmıyoruz. Sadece… yanında doğru biri olursa, bazı kapılar daha yumuşak açılır.” Bir an duraksadı ve bir kozu varmışçasına ekledi: “Aslında aklımda biri var. Kuzenim Eda. Çok zarif, çok iyi eğitimli. Ortamı iyi taşır, sana eşlik edebilir.”
Oda bir anlığına buz kesti. Karan’ın yüzünde tek bir ifade değişikliği olmadı ama içindeki o sertlik, bir baraj kapağı gibi zorlanıyordu. “Hayır,” dedi tek kelimeyle.
“Bir düşün,” diye ısrar etti üvey anne. “Bu senin için, aile için önemli.”
Babası bu kez doğrudan destek verdi: “En azından değerlendirmek zarar vermez, yanındaki tanıdık bir yüz seni de rahatlatır.”
Karan ayağa kalktı. “Benim yanımda kimin duracağına ben karar veririm. Ve bu konu burada kapandı.”
Nermin’in gülümsemesi ilk kez zorlanarak bozuldu ama hâlâ inatçıydı. Tam o sırada kapı çalındı ve Melis içeri girdi. Elinde dosyalarla, sade bir şıklık içindeydi. Gözleri önce Karan’a, sonra odadaki yabancılara kaydı.
“Rahatsız ediyorum muyum?”
“Hayır,” dedi Karan. Sesi, Melis’in varlığıyla farkında olmadan yumuşamıştı.
Nermin, Melis’i baştan aşağı, keskin bir süzüşle inceledi. “Kim bu?” diye sordu, sesindeki o küçümseyici tonu gizlemeye çalışmadan.
“İnsan kaynaklarından,” dedi Karan. “Rapor getirdi.”
Melis dosyaları masaya bıraktı. Karan’la göz göze geldiklerinde, aralarında kelimelere dökülmeyen ama havayı titreten sessiz bir iletişim yaşandı. Nermin bu bakışı yakaladı. Ve o an, Melis’in "görmezden gelinecek" bir detay olmadığını anladı. Karan’ın konuyu kesin bir dille kapatmasından sonra, ziyaretin tadı kaçmıştı. Babası daha fazla uzatmadı, Nermin ise hâlâ Melis’i göz hapsinde tutarak kapıya yöneldi.
Kapı kapandığında Karan birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Omuzları o kadar gergindi ki, çenesini sıktığını fark edip derin bir nefes alarak kendini yatıştırmaya çalıştı.
Masasına döndüğünde Melis hâlâ orada bekliyordu. “Rapor,” dedi, dosyayı işaret ederek.
Melis başını salladı. “Organizasyonla ilgili katılımcı listesi güncellendi. İnsan kaynaklarının görev dağılımı da eklendi.”
Karan dosyayı açtı ama gözleri satırlarda geziniyordu. “Orada olmak zorunda mısın?” diye sordu aniden.
Melis şaşkınlıkla duraksadı. “Evet… İnsan kaynaklarının tamamı orada olacak. Akış, protokol, misafir ilişkileri…”
Karan sadece başını salladı. Yüzünde belirgin bir memnuniyetsizlik vardı. “Gidebilirsin,” dedi. Melis kapıya yöneldiğinde, Karan arkasından ekledi: “Bir şey olursa… bana gel.”
Melis durdu, arkasına döndü. “Olursa?” diye sordu; sesi yumuşak ama merak doluydu.
Karan bakışlarını ona dikti. Bir an sustu ve, “Her şey,” dedi sadece.
Melis dışarı çıktığında koridor sessizdi. Az önce odada olanları, Nermin’in o hesapçı bakışlarını ve Karan’ın içindeki o gizli huzursuzluğu düşünmemeye çalışıyordu ama zihni reddediyordu. Tam asansöre doğru yürürken, “Aslında tam da seni arıyordum,” diyen o tanıdık, ölçülü sesi duydu.
Döndüğünde Nermin birkaç adım gerisindeydi. “Bir dakikanı alabilir miyim?”
Melis, kadının o kişisel alanı ihlal eden yakınlığına rağmen durdu. “Elbette.”
Nermin yanına yaklaştı, omuzlarını dikleştirerek, “İnsan kaynaklarında çalışmak zordur,” dedi yürümeye başlarken. “Herkesin dengesini gözetmek, ortamı yumuşatmak… ama hep arada kalmak.”
Melis ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. “Denge işin bir parçası,” dedi sakince. “Önemli olan da bu.”
Nermin kısa, yapay bir kahkaha attı. “Kesinlikle. Özellikle böyle güçlü erkeklerin çevresinde çalışanlar için.” Bir an durup Melis’e keskin bir bakış fırlattı. “Bak, haftaya yapılacak o gece Karan için çok önemli. Yanında doğru insanların olması gerekir. Kuzenimi önermemdeki sebep de bu; zariftir, ortamı taşır. Karan’ın yanında çok yakışır.”
Melis’in içinde bir dalga soğukluk gezindi. Bu bir sohbet değildi, bu bir yer gösterme girişimiydi. “Anlıyorum,” dedi Melis, sesini buz gibi tutarak. “Ama bu kararlar yönetimle ilgili olur.”
Nermin’in dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı. “Fikirler, doğru yere ulaştığında kalıcı olur. Yanlış anlaşılmak istemem ama bazı kadınlar, nerede durması gerektiğini unutabiliyor.”
Bu bir uyarıydı. Çıplak ve sert. Melis gözlerini kaçırmadı. “Ben yerimi biliyorum,” dedi net bir şekilde. “Ve işim dışında hiçbir yerde durmam.”
Nermin’in gülümsemesi milim oynamadı ama gözlerindeki sahte sıcaklık anında buharlaştı. “Ne güzel. Akıllı kızlar her zaman hayatta kalır. Karan güçlüdür, gücün çevresinde duranların da akıllı olması gerekir.”
Nermin topuklarını çevirip gittiğinde Melis, nefesini tuttuğunu o an fark etti. Tam o sırada koridorun diğer ucundaki kapı açıldı ve Karan çıktı. Melis’in hâlâ orada, omuzları gergin bir şekilde durduğunu görünce duraksadı.
“Bir şey mi oldu?”
Melis başını kaldırdı. “Hayır,” dedi. “Her şey yolunda.”
Ama Karan, hiçbir şeyin yolunda olmadığını o an anlamıştı. Bakışlarını koridorun öbür ucuna, Nermin’in az önce yürüdüğü yöne çevirdi. Çenesindeki o sertleşme, sadece bir öfke değil, ilkel bir korunma içgüdüsüydü. Bu bir kıskançlık değildi; bu, kendisine ait olan bir alana, özellikle de Melis’in bulunduğu o hassas alana yapılan bir saldırıydı. Ve Karan Yalçın, kimsenin o alana izinsiz girmesine asla müsaade etmezdi.