Bazı geceler insanı evinin güvenli kucağına götürmez; onu kendi içindeki o karanlık dehlizlere, ruhunun en keskin ve tekinsiz köşelerine sürükler. Karan Yalçın için o gece, tam olarak böyle bir yol ayrımıydı.
Yalçınların o görkemli, ruhsuz malikânesinden çıktığında saat 23.18’i gösteriyordu. Malikânenin ağır, işlemeli demir kapısı arkasından kapanırken çıkan o tok metal sesi, sanki bir kararın mühürlenmesi, yeni bir savaşın ilk çan sesleri gibi yankılandı. İçeride, kristal avizelerin altında kurulu olan o yemek masası, hâlâ kusursuz bir düzen içindeydi. Gümüş çatal bıçaklar birer asker gibi paralel, kristal bardaklar kusursuz, cümleler ise birer cerrah hassasiyetiyle ölçülüp biçilmişti. Ama söylenenlerin altında yatan zehir, dekorun soğukluğuyla yarışıyordu.
“Bu ilişki seni zayıf gösteriyor.”
“Soyadı, bir sorumluluktur, Karan.”
“Eda senin seviyende, onu harcama.”
O cümlelerin yankısı, sanki birer kurşun gibi Karan’ın zihninin duvarlarına çarpıyordu. Arabasına doğru yürüdüğü o kısa mesafe boyunca yüzü, bir maske kadar ifadesizdi. Güvenlik görevlileri başlarını yere eğerek selam verirken, bahçedeki ışıklar hayatının her santimini planladıkları o simetrik düzende yanıyordu. Her şey yerli yerinde, her şey olması gerektiği kadar düzenli ve sahteydi. Ancak Karan’ın içindeki o düzensizlik, göğüs kafesini zorluyordu.
Kapıyı kapatıp arabanın deri koltuğuna gömüldüğünde, dış dünyadaki o disiplinli CEO, o rakamlarla konuşan, soğukkanlı figür geride kaldı. Henüz o diğer adama dönüşmemişti ama motorun kükreyerek çalışmasıyla birlikte, pusuda bekleyen o karanlık taraf yavaşça gözlerini açtı.
Tam o sırada telefonun o keskin, ısrarcı sesi sessizliği böldü. Ekranda tek bir isim: Aras.
Karan beklemeden açtı. “Konuş.”
Aras’ın nefes alışı, telefonun hoparlöründen sanki hemen yanındaymış gibi hırıltılı geliyordu. “Abi… depodayız. Serhat’ın adamları geldi, sevkiyatı durdurmaya çalışıyorlar. Beş kişilermiş, silahlılar.”
Karan’ın direksiyonu tutan parmakları bir an için taş kesildi. Şehir ışıkları ön camın üzerinden birer flu renk cümbüşü gibi kayarken, o çoktan yönünü sanayi bölgesinin o karanlık, paslı hatlarına çevirmişti.
“İlk kim çekti?” diye sordu, sesi bir celladın soğukkanlılığıyla.
“Henüz çekilmedi ama tetikteler.”
“Çekilecek,” dedi Karan, vites kolunu sertçe ileri iterken. “On üç dakika. Kapıyı açık tut.”
Yirmi iki dakika sonra, siyah aracı terk edilmiş sanayi bölgesinin tozlu toprak yoluna girdiğinde, hava değişmişti. Metalin, bayat yağın ve pasın o ağır kokusu rüzgârla birlikte burnuna doluyordu. Uzaklardan gelen bir trenin inleyişi, gecenin o tekinsiz sessizliğini bir jilet gibi yardı. Depo kapısının önündeki araçların kaputlarından hâlâ bir ısı dalgası yükseliyordu.
Aras, depo girişinde bekliyordu; ceketinin altındaki o hafif kabarıklık, beline takılı olan çeliğin habercisiydi. Karan araçtan indiğinde, üzerinde hâlâ akşam yemeğinin o koyu renkli, şık gömleği vardı ama kravatı çoktan sökülmüş, üst düğmesi açılmıştı. Bu, iki dünyanın tam ortasında sıkışıp kalmış, o tanıdık ama tekinsiz Karan’ın görüntüsüydü.
“İçerideler, kasaların başındalar,” diye fısıldadı Aras. “Gerilim bıçak sırtı.”
Karan, metal kapının yarı açık bıraktığı o karanlık aralığa baktı. İçeriden gelen sarı, solgun ışık toz zerreciklerini birer ateş böceği gibi havada uçuruyordu. “Geri çekilin,” dedi, Aras’ın itirazına mahal bırakmayan bir tonda.
Karan kapıyı yavaşça itti. Beton zeminde attığı her adım, deponun yüksek tavanlarında bir yankı buluyor, sanki bir ölüm yürüyüşü gibi duyuluyordu. İçeride beş adam vardı; ortalarında ise Serhat. Serhat, üzerine şirket logosunun kazılı olduğu kasalara bakıp o alaycı, çürük gülümsemesini takındı.
“Yalçın,” dedi Serhat, sesini deponun içine yayarak. “CEO’luk gece mesaisi mi başladı, yoksa sadece eski alışkanlıkların mı depreşti?”
Karan durdu. Üç metre mesafe. Öyle bir sessizlikti ki, adamların birbirlerine olan o nefret dolu bakışları bile bir gürültü gibi yankılanıyordu. Karan, yürümeye devam ederek Serhat’ın burnunun dibine kadar girdi. “Anlaşma yaptık,” dedi, sesiyle ortama bir otorite çivisi çakarak.
Serhat omuz silkti. “Pazar değişti, kurallar da değişti.”
“Hayır,” dedi Karan, bakışlarını adamın gözlerine mıhlayarak. “Sen değiştin. Ve bu hatanın bedeli sandığından ağır olacak.”
Adamlarından biri, Karan’ın ciddiyetinden ürküp silahına elini attığı an, deponun içindeki hava bir patlamaya hazır hale geldi. Karan’ın gözleri o milimetrik hareketi yakaladığında, zaman sanki bir lastik gibi gerildi. Tetik sesi, deponun paslı metal duvarlarında bir şimşek gibi çaktı. Karan, inanılmaz bir hızla ceketinin altından silahını çekti. İlk mermi, Serhat’ın adamının eline isabet etti; metal, beton zemine çarparken adamın acı dolu çığlığı deponun karanlık köşelerinde yankılandı.
İkinci atış, sağ kanattaki adamın dizine; üçüncü atış ise Serhat’ın omzuna saplandı. Adam geriye savrulup kasalara çarptığında, ahşap sandık devrildi ve içinden metal parçalar karanlığa saçıldı. Aras ve yanındaki diğer adamlar da depoya dalınca ortam bir anda barut, toz ve haykırışlarla doldu. Barutun o keskin, geniz yakan kokusu deponun rutubetli havasına karışıyordu.
Karan, beton zemindeki kan lekesine basarak Serhat’ın yanına ulaştı. Yerde acı içinde kıvranan adamın yanına diz çöktü, göz hizasına indi. Silahının namlusunu, Serhat’ın titreyen çenesinin altına yerleştirdi.
“Ben masada konuşurum,” dedi alçak ve buz gibi bir sesle. “Ama biri masayı devirmeye kalkarsa, o masayı kuran da, o masayı başına yıkan da ben olurum.”
Serhat yutkunmaya çalıştı; boğazından hırıltılı bir ses çıktı ama cevap veremedi. Gözlerindeki o pişkin alay, yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Karan ayağa kalktı. Gömleğinin koluna sıçrayan küçük kan lekesine baktı. Leke, kumaşa tutunmuş, gitmeye niyeti olmayan bir anı gibi duruyordu.
“Bir daha sınırımı test etme,” dedi ve arkasına bakmadan karanlığa doğru yürüdü.
Gece yarısı evine girdiğinde, sessizlik onu bir gölge gibi karşıladı. Ayakkabılarını çıkardı, ceketini astı ve gömleğinin ilk düğmesini gevşetti. Gözleri kumaşa takıldı; küçük bir kan damlası, depo gecesinin kirli hatırasıydı. Parmak uçlarıyla silmeye çalıştı ancak leke sadece soldu, tamamen kaybolmadı.
Mutfağa geçip soğuk bir su içti, camdan dışarı, o uyuyan şehre baktı. Şehir hâlâ yaşıyordu ama onun içinde iki ayrı hayat çarpışıyordu: Şirketin o steril CEO’su ve gecenin o karanlık adamı. Tam o sırada telefonun o tanıdık, sinir bozucu tınısı sessizliği yardı. Bilinmeyen bir numara.
“Yalçın… onun adı geçti. Sana bir şey gönderdik.”
Bir e-posta bildirimi düştü. Fotoğrafı açtı. Melis. Kendi evinin kapısından içeri girerken çekilmişti. Net, çok net. Kapının gölgesinde belli belirsiz bir siluet duruyordu. Altında tek cümlelik bir ölüm ilanı gibi duran o not:
“Bir sonraki kare, senin görebileceğin son kare olabilir.”
Karan’ın nefesi bir an için kesildi. Bu uyarı değildi; bu, hududun aşıldığı andı. Melis artık sadece bir aşk değil, bir zayıf noktaydı. Karan, gömleğindeki kurumaya yüz tutmuş o kan damlasına tekrar baktı. Bu artık bir iş değil, bir avdı. Telefonunu yavaşça bıraktı ve o an karar verdi: Eğer bu oyunun kurallarını rakipleri koyuyorsa, tahtayı baştan aşağı yıkacak olan kişi kendisi olacaktı. Kapıları kırarak açmayı iyi bilirdi; şimdi sıra, o kapıların ardında bekleyenleri bulup yok etmeye gelmişti. Savaş artık kişiseldi ve o, gecenin dilini herkesten iyi konuşurdu.