Şehir akşam ışıklarına hazırlanıyordu. Yalçın Holding’in dev cam cephesi gün batımının kızıl ışığını yakalayıp gökyüzüne geri yansıtıyordu. Binanın yüzeyi sanki yanıyormuş gibi turuncu ve altın tonlarına bürünmüştü.
Ama içerideki hava sıcak değildi. Soğuktu. Kontrollüydü. Ve görünmeyen gerilimlerle doluydu.
CEO katındaki koridorlar günün diğer saatlerine göre daha sessizdi. Sekreter masalarının çoğu boşalmış, toplantı odalarının ışıkları tek tek sönmeye başlamıştı.
Ama Karan Yalçın’ın ofisinin ışığı hâlâ yanıyordu.
Kapıyı arkasından kapattığında odadaki sessizlik ağır bir perde gibi üzerine indi. Geniş camların ardında şehir akıyordu. Trafik lambaları kırmızı ve sarı noktalar halinde hareket ediyor, uzaktaki köprü ışıkları ince bir zincir gibi ufka uzanıyordu.
Karan birkaç saniye hiç hareket etmeden durdu. Sonra kravatını gevşetti. Günün ağırlığı omuzlarında değildi aslında. Zihnindeydi.
Masasına doğru yürüdü. Parmaklarını mermer yüzeye koydu. Soğuk yüzey avucuna yayıldı.
Emir. Bu isim artık yalnızca Melis’in geçmişi değildi. Bir tehdit haline gelmişti. Ve Karan tehditleri küçümseyen adamlardan değildi.
Telefonunu eline aldı. Ekranda birkaç bildirim vardı. Güvenlik departmanından bir mesaj, hukuk biriminden kısa bir not ve yönetim kurulundan iki yeni mail. Ama Karan onları açmadı. Başka bir numarayı aradı. Telefon iki kez çaldı.
“Kerem.”
Karşı tarafın sesi sakin ve uykusuz bir adamın tonuna sahipti.
“Dinliyorum.”
Kerem resmî olarak şirketin güvenlik danışmanıydı. Ama şehirde onu bilenler farklı kelimeler kullanırdı. Karan pencereye doğru yürüdü.
“Bir isim araştırmanı istiyorum.”
“Kim?”
“Emir Aksoy.”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
“Ne kadar derin?”
Karan’ın gözleri şehir ışıklarında dolaştı.
“Her şey.”
Bir saniye durdu.
“Borçları.”
“Davaları.”
“Ortakları.”
“Ve düşmanları.”
Kerem kısa bir nefes aldı.
“Tamam.”
Karan telefonu kapatırken yüzündeki ifade değişmemişti. Ama zihninde çizgiler çekilmişti. Bir adamın saldırması tesadüf olabilirdi. Ama doğru zamanlamayla saldırması…
Bu plan demekti.
Aynı saatlerde İK katı neredeyse boşalmıştı. Açık ofis alanındaki ışıkların çoğu kapalıydı. Sadece birkaç masa lambası yanıyordu. Temizlik görevlisinin arabası koridorun ucunda sessizce ilerliyordu.
Melis’in cam duvarlı ofisinde ise yumuşak sarı bir ışık vardı. Masasının üzerindeki bilgisayar açıktı. Ama Melis ekrana bakmıyordu. Telefonuna bakıyordu. Emir’in gönderdiği video hâlâ oradaydı. Bir dosya. Bir görüntü. Bir geçmiş parçası. Ama Melis artık o görüntüye korkuyla bakmıyordu.
Daha çok…
Mesafe ile. Bir süre ekrana baktı. Sonra videoyu tekrar oynattı. Görüntüdeki kadın kendisiydi. Ama aynı kişi değildi. Omuzları düşük. Bakışları çekingen. Sesi daha küçük.
Emir’in kahkahası videoda yankılanıyordu.
Melis videoyu durdurdu. Derin bir nefes aldı.
Bir zamanlar bu kahkaha onu küçültürdü.
Şimdi yalnızca gürültü gibi geliyordu.
Telefonu kapattı. Bilgisayarına döndü. Arama çubuğuna bir isim yazdı.
Emir Aksoy. Sonra eski bir klasör açtı. Daha önce açmadığı bir klasör. Orada bazı belgeler vardı. Eski mailler. Mesajlar. Sözleşmeler.
Melis dosyaları tek tek açmaya başladı.
Bir süre sonra bir tanesinde durdu. Bir yatırım anlaşması. Dosyayı büyüttü. Gözleri satırlar arasında dolaştı. Şirket adı. İmza. Tarih.
Ve o an bir şey fark etti. Melis sandalyede doğruldu. Kalbi biraz daha hızlı atmaya başlamıştı.
O şirket…
Yalçın Holding’in yıllar önce satın aldığı küçük bir teknoloji girişimiydi. Melis’in gözleri daraldı. Demek ki Emir’in yolu bu şirkete ilk kez bugün düşmemişti.
“Tesadüf değil…” diye fısıldadı.
Kapı o anda çalındı. Melis başını kaldırdı.
Karan. Kapıyı açıp içeri girdiğinde yüzünde alıştığı o kontrollü ifade vardı.
Ama Melis artık onu okuyabiliyordu. Gergindi.
“Babamla konuştum,” dedi Karan.
Melis başını hafifçe eğdi.
“Nasıl geçti?”
“Beklediğim gibi.”
Karan masaya yaklaştı.
“Emir ona mail atmış.”
Melis şaşırmadı.
Sadece bilgisayarı çevirdi.
“Biliyorum.”
Karan durdu.
“Biliyorsun?”
Melis ekrandaki belgeyi gösterdi.
“Çünkü bu ilk hamlesi değil.”
Karan ekrana baktı. Belgeyi inceledi. Sonra yavaşça sandalyeye oturdu.
“Bu…”
“Eski bir yatırım anlaşması,” dedi Melis. “Emir’in birkaç yıl önce girdiği bir girişim.”
Karan kaşlarını çattı.
“Ve o girişimi biz satın aldık.”
Melis başını salladı.
“Evet.”
Karan arkasına yaslandı. Zihninde parçalar yavaş yavaş birleşiyordu.
“Yani…”
Melis cümleyi tamamladı.
“Şirketi tesadüfen hedef almıyor.”
Oda birkaç saniye sessiz kaldı. Şehir ışıkları camdan içeri yansıyordu. Karan gözlerini Melis’e çevirdi.
“Peki neden şimdi?”
Melis camdan dışarı baktı. Trafik akıyordu.
Hayat akıyordu. Ama bazı insanlar geçmişe saplanıp kalırdı.
“Çünkü artık benim kaybedecek bir şeyim var.”
Karan onu izledi. Melis döndü. Gözleri sakindi. Ama içinde yeni bir şey vardı. Kontrol.
“Emir beni küçük düşürmek istiyor,” dedi.
Karan başını hafifçe eğdi.
“Peki.” “Ne yapacağız?”
Melis dudaklarının kenarında küçük bir kıvrım oluşturdu.
“Onu konuşturacağız.”
Karan’ın gözleri daraldı.
“Nasıl?”
Melis telefonu eline aldı. Ekranda Emir’in numarası vardı.
“Çünkü bir narsistin en büyük zaafı…”
Parmağı arama tuşunun üzerinde durdu.
“…kendini anlatma isteğidir.”
Ve numarayı çevirdi. Telefon çalmaya başladı.
Bir. İki. Üç. Dördüncü çalmada açıldı.
Emir’in sesi geldi. Alaycı.
“Demek sonunda aradın.”
Melis’in sesi sakindi.
“Konuşmamız lazım. Bir saat sonra benimle buluş. Mekanın adresini yollarsın.”
Kısa bir sessizlik oldu. Emir sanki gülümsüyormuş gibi konuştu.
“Emir verir, Melis gelir. Eski günlerdeki gibi.”
Melis’in sesi değişmedi.
“Bir saat.”
Ve telefonu kapattı.
Ofisin içindeki sessizlik bir anda daha belirginleşti. Melis telefonu masaya bıraktı ama birkaç saniye boyunca hareket etmedi. Kalbi biraz daha hızlı atıyordu. Ama bu korkudan çok başka bir şeydi. Hazırlık. Arkasında duran Karan konuştu.
“Ne dedi?”
Melis ona döndü.
“Buluşacağız.”
Karan’ın kaşları hemen çatıldı.
“Nerede?”
“Bilmiyorum. Adresi birazdan gönderir.”
Karan bir adım yaklaştı.
“Ben de geliyorum.”
Melis başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Karan’ın yüzünde kısa bir sertlik oluştu.
“Melis—”
“Hayır, Karan.”
Bu kez sesi daha netti. Kesin.
“Bu konuşmayı benim yapmam gerekiyor.”
Karan birkaç saniye ona baktı. Gözlerinde tanıdık bir şey vardı. Koruma içgüdüsü. Ama Melis geri adım atmadı.
“Oraya gelirsen bu bir güç gösterisine dönüşür,” dedi sakin bir sesle. “Benim onunla konuşmam lazım.”
“Bu adam sana şantaj yapıyor.”
“Biliyorum.”
“Ve sen onunla yalnız buluşacaksın.”
Melis omuzlarını dikleştirdi.
“Evet.”
Karan’ın çenesi gerildi.
“Bu aptalca.”
Melis’in dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı.
“Hayır.”
Bir saniye durdu.
“Bu gerekli.”
Karan sessizleşti.
Melis yumuşak bir sesle devam etti.
“Benim geçmişimle yüzleşmem gerekiyor.”
Gözlerini kaçırmadan söyledi. “Senin savaşın değil bu.”
Karan birkaç saniye daha onu izledi. Sonra derin bir nefes aldı. Ama hâlâ ikna olmuş görünmüyordu. Melis telefonu eline aldı.
Tam o anda yeni bir mesaj geldi.
Adres.
Kısa bir cümle:
“Geç kalma.”
Melis çantasını aldı. Karan kapıya doğru yürüdüğünde onun kolunu tuttu.
“Bir şey olursa beni arayacaksın.”
Melis başını salladı.
“Ararım.”
Ama ikisi de bunun bir sözden çok bir teselli olduğunu biliyordu.