2.Bölüm

1701 Words
Melis Solmaz’ın evi, şehrin karmaşasından biraz uzakta, sabahları kuş seslerinin trafiğin o boğucu uğultusundan önce duyulabildiği, sığınak gibi güvenli bir sokakta yer alan küçük ama ferah bir apartman dairesiydi. Kapıyı ardına kadar kapatıp kilidi çevirdiği o an, dış dünyanın bütün o yapay ve yorucu gürültüsü bir bıçak darbesiyle kesilir, yerine derin bir sessizlik çökerdi. Sanki içeri girerken sadece kapının dışındaki eşyalarını değil; ruhunun üzerine ağır bir yük gibi binen o başkalarının beklentilerini, o sahte nezaket maskelerini de dışarıda bırakıyordu. Ayakkabılarını kapının yanındaki o tanıdık boşluğa, her zamanki gibi büyük bir dikkatle ve düzenlice çıkardı. Bu onun için artık bir alışkanlıktan fazlasıydı; günün tüm tozunu, o görünmez sorumluluklarını ve ruhunu sıkan o ağır yükü üzerinden indirdiği, kendine döndüğü bir ritüeldi. Evin içi, Melis’in ruhu gibi yalın bir zarafetle döşenmişti. Fazlalık yoktu, gözü yoran tek bir parça dahi barındırmıyordu. Gösterişin o yapay parıltısından eser yoktu. Her bir eşya, sanki hayatındaki insanları seçerken gösterdiği o keskin titizlikle, derin bir bilinçle seçilmiş gibiydi; her biri bir anlam taşıyordu. Salondaki pencerenin önünde, güneşin son ışıklarını içine çeken birkaç saksı bitkisi duruyordu. Melis her akşam eve geldiğinde onları tek tek kontrol eder, toprağın nemine bakar, parmak uçlarıyla yapraklarını nazikçe düzeltirdi. Bitkileri severdi; çünkü bitkiler birine ait olmak, birinin boyunduruğu altına girmek istemezdi; sadece yaşamak için biraz su, biraz ışık ve içten bir bakım isterdi. Üzerini değiştirip, günün tüm yorgunluğunu bir kenara bırakarak mutfağa geçti. Kendine zeytinyağlı sebzelerden oluşan, bir dilim ekmekle tamamlanan ve bir bardak suyla sunulan basit bir yemek hazırladı. Kalabalık sofraların o yorucu sesinden, insanların bitmek bilmeyen beklentilerinden nefret ederdi; sessizliği, huzurun tek anahtarı olarak görürdü. Masaya oturduğunda, adeta tehlikeli birer yabancıymış gibi telefonuna baktı. Ekranda birkaç mesaj, birkaç cevapsız arama yanıp sönüyordu… Ama hiçbiri acil değildi. Hiçbiri, şu an sahip olduğu o eşsiz özgürlüğünden, o derin nefesinden daha değerli değildi. Yalnızlık, diye düşündü içinden bir lokma ekmeği bölerken, bir eksiklik değil, doğru yaşandığında insanın kendine sunduğu en büyük ayrıcalıktır. Yemekten sonra mutfağın penceresini ardına kadar açtı. Akşamın o serin, hafif rüzgârı yüzüne bir şefkat gibi değdi. Melis gözlerini kapattı, zihnindeki o karanlık odaları havalandırır gibi durdu. Onun hayali hiçbir zaman büyük, gösterişli bir hayat olmamıştı. Lüks arabalar, insanların birbirini ezdiği o şaşaalı davetler, sahte dostluklarla dolu kalabalık çevreler… Bunlar ona hep yabancı gelmişti. Hayali çok daha basit ama ruhunun derinliklerine inecek kadar keskin ve gerçekti: Sabahları acele etmeden, vicdan azabı çekmeden uyanmak, sevmediği hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmamak, kimseye hesap vermeden yaşamak, kimsenin gölgesinde solmadan kendi güneşinde ısınmak… Ve en önemlisi: Kimseye "ait" olmamak! İnsan birine ait olduğunda, diye düşündü o an, kendi hayatının iplerini başkasının avucuna bırakır ve yavaş yavaş kendinden vazgeçerdi. Geçmişte bunun bedelini, ruhundaki o bitmek bilmeyen sızıyla ödemişti. Melis yavaş adımlarla yatak odasına geçtiğinde komodinin çekmecesini titreyen parmaklarıyla açtı. İçinden eski, ucunda pas lekeleri taşıyan bir anahtar çıkardı. Bu anahtar artık bir kapıyı açmıyordu, o kapı çoktan kapanmıştı; ama bu metal parçası hâlâ bir anıya aitti. Bir zamanlar, diye düşündü gözleri dolarak, biri onu çok sevdiğini söylemişti ama o sevgi, bir sarmaşık gibi ruhuna dolandıkça sahiplenmeye, kontrole, kıskançlığa ve en nihayetinde o özgürlüğünün boğucu bir daralmaya dönüşmesine sebep olmuştu. Sevgi böyle olmamalı, dedi içinden, sesinde gizli bir öfkeyle. Sevgi, insanın ciğerlerine dolan bir nefes olmalı, gırtlağına yapışan bir düğüm değil. Anahtarı tekrar çekmeceye sertçe bıraktı. Artık kimsenin, ama hiç kimsenin onun hayatına, ruhunun o mahrem alanlarına bu kadar karışmasına asla izin vermeyecekti. Melis Solmaz bazı anları, o anlardaki o boğucu hissi unutamıyordu. Sabah uyandığında ilk hissettiği şey huzur değil, o günlerden kalan bir savunma mekanizması olan temkindi. Perdeyi araladı, gün ışığı içeri süzüldü ama o ışığı doğrudan içine almaktan, sanki günah işlemiş gibi kaçındı. Çünkü biliyordu ki, fazla ışık insanı görünür kılardı; ve Melis uzun zamandır "görünmemeyi", dikkat çekmemeyi, kendi kabuğunda saklanmayı tercih ediyordu. Mutfakta kahvesini hazırlarken geçmişi, zihninin en kuytu kıyısında sanki hiç gitmemiş gibi dolanıyordu. Gürültü yapmayan ama varlığını hissettiren, susmayan bir hatıra gibi… Bir zamanlar kendisini ne kadar küçük hissettiği, nasıl susturulduğu o sahneler, film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Melis eskiden çok daha neşeliydi; daha çok konuşur, kahkahası sokakları çınlatır, insanlara çok daha kolay inanırdı. Birine güvenmenin, ruhunu bir başkasının insafına bırakmanın bu kadar pahalı olabileceğini hiç bilmezdi. O zamanlar hayatı çok daha genişti, etrafı kalabalıktı… Ama o koca kalabalığın içinde, kendisine ait alanı o kadar dardı ki, nefes alacak yeri bile kalmamıştı. İlk başta her şey o kadar normal, o kadar "doğru" görünmüştü ki. Tanıştıklarında Melis kendini o kadar özel hissetmişti ki… Dinlenmişti, önemsenmişti. İnsanların ona sorular sorması, merak etmesi, düşüncelerine değer vermesi, o zamana kadar tatmadığı bir şefkat gibi gelmişti. O yoğun ilgi, sevgi kılıfına bürünmüş bir ilaç gibi ruhuna işlemişti. Ama sevgi bazen yüksek sesle, bağırarak gelmezdi. Bazen yavaşça, bir örümcek ağı gibi sarardı ve giderek o kadar sıkılaşır, o kadar gerilirdi ki, insan boğulduğunu ancak nefes alamaz hale geldiğinde fark ederdi. Önce küçük şeylerdi, "iyi niyet" maskeli dokunuşlar: "Üşürsün, dışarı çıkarken ceketini al," "Bence o arkadaşların sana hiç iyi gelmiyor, onları hayatından çıkarsan daha mutlu oluruz," "Bu kadar geç saatte dışarı çıkman gerçekten doğru mu?", "Ben sadece seni, senin iyiliğini düşünüyorum." Melis başta bunları önemsememişti, hatta bir kısmını şefkat saymış, ona sunulan bu ilgiyi minnetle karşılamıştı. Çünkü başta bu cümleler yumuşaktı, içinde bir tehdit yoktu. Ama içinde, onun hayatını kendi istediği kalıba sokmaya çalışan gizli bir yönlendirme vardı. Bir gün Melis, çok sevdiği o elbiseyi giymek isteyip aynada kendine baktığında, karşısındaki kişinin kaşlarını hafifçe çattığını görmüştü. "Bu seni olduğundan daha farklı, daha… başka gösteriyor," demişti soğuk bir sesle. "Sen zaten yeterince güzelsin, bu tarz şeylere ihtiyacın yok. Daha sade, daha sana uygun şeyler giymelisin." Melis o gün o elbiseyi dolaba asarken, sadece bir kıyafeti değil; kendi tercihlerini, zevklerini, yani kendi kişiliğini askıya kaldırdığının farkında bile değildi. Zamanla sorular birer sorgulamaya dönüştü: "Kimleydin?", "Neden geç yazdın?", "Beni neden haberdar etmedin?", "Sen beni hiç mi düşünmüyorsun?" Melis başta açıklamaya çalıştı, sonra ikna etmeye, sonra kendini savunmaya, en sonunda da çaresizce susmaya… Bir süre sonra Melis dehşetle fark etti ki, bir yere gitmeden, bir şey yapmadan önce içinden şu geçiyordu: "Acaba şimdi gitsem kızar mı?", "Acaba bunu giysem yanlış anlar mı?", "Acaba şu an burada olmam sorun olur mu?" Bu korkakça düşünceler, Melis'in kendi sesini, kendi iradesini tamamen susturmuştu. Artık kararlarını kendi isteklerine göre değil, o kişinin vereceği tepkilere göre veriyordu. Yine bir gün arkadaşları onu dışarı çağırdığında, eskiden tereddüt etmeden kabul eden Melis, mesajı uzun süre ekranda açık bırakmıştı. Gözlerinin önüne karşısındaki kişinin o sorgulayıcı yüzü, o bitmek bilmeyen soruları, o sessiz cezalandırmaları gelmişti. Ve Melis mesajı yazmamıştı. O an fark etmemişti ama ilk kez kendi hayatından vazgeçmişti. Zamanla daha az gülmeye, daha az paylaşmaya başladı. Düşüncelerini bir süzgeçten geçirmeden ağzına alamaz olmuştu. Bir tartışma sırasında karşısındaki sabrını nihayet kaybetmişti. Sesini yükseltmemişti ama kelimeleri birer bıçak gibi üzerine saplanmıştı: "Sen bensiz bir şey yapamazsın," demişti. "Ben olmasam tamamen dağılırsın." O cümle Melis’in içini yakmış, ruhundaki son ışığı da söndürmüştü. Çünkü anladı ki, bu sevgi değil; tam bir aşağılamaydı, tam bir teslim alma savaşıydı. O gece yatağına uzandığında ilk kez kendinden derin bir utanç duymuştu. Ne zaman bu kadar küçüldüm? Ne zaman kendi hayatımın figüranı oldum? Bir akşam banyoda ışığı yakıp aynanın karşısında uzun uzun durduğunda, yüzüne bakmaya çalışmıştı. Gözlerinin içi o kadar sönüktü ki, omuzları çökmüş, her bakışında "acaba hata mı yaptım?" korkusu belirmişti. Bu ben miyim? Bu soru, bir deprem gibi sarsmıştı onu. Çünkü bir insanın en korkutucu kaybı, bir başkasını kaybetmesi değil; kendisini, kendi özünü kaybetmesiydi. O gece hayatında ilk kez, sessizce, kimse duymasın diye yastığına yüzünü gömerek saatlerce ağlamıştı. Bir gün, yine sıradan bir tartışmanın ortasında, o tanıdık cümleyi kurmuştu: "Ben bunları senin iyiliğin için yapıyorum." O an Melis'in içinde bir şeyler kopmuş, bir taş yerine oturmuştu. Eğer bu benim iyiliğimse, neden şu an kendimi bir zindanda gibi hissediyorum? Neden bu kadar değersiz, neden bu kadar solmuş hissediyorum? İlk kez korkusuna rağmen sesini yükseltti, sesi titriyordu ama her hecesinde bir yemin vardı: "Ben senin projen değilim, senin istediğin o kalıplara girmeyeceğim!" Gitmek hiç kolay olmamıştı. Eşyalarını toplarken elleri titriyordu ama bu titreme artık bir pişmanlıktan değil, özgürlüğün o baş döndürücü ağırlığından kaynaklanıyordu. Kapıyı kapattığında arkasından kimse seslenmemişti ama o yine de birkaç saniye durup, bir kapının kapanışını, belki de bir hayatın bitişini dinlemişti. Merdivenlerden inerken ilk kez o muazzam hafifliği hissetmişti. Ama bu mutluluk değildi; bu, yeniden, ilk kez kendi akciğerleriyle nefes almaya başlamanın o ürpertici sancısıydı. Geçmişin o henüz silinmeyen izlerini derin bir iç çekişle zihninin en karanlık kıyılarından uzaklaştırmaya çalıştı. Başarılı olduğunda, yeni bir güne başlamak için kendine özenle hazırlanmaya başladı. Sokağa çıktığında rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu. Yürüyüşü kararlıydı ama acele etmiyordu. Aceleden hiçbir zaman hoşlanmazdı çünkü acele, insanı savurur, kontrolsüz bırakırdı. Otobüse bindi, cam kenarına geçip dışarıdaki insanların yüzlerine baktı. Çoğu yorgundu, bazıları öfkeli, bazıları ise derin bir kayıtsızlık içindeydi. Birçoğunun, tıpkı kendi geçmişindeki gibi, farkında olmadan başkalarının beklentileriyle şekillendiğini gördü. Ben öyle olmayacağım, dedi içinden, kimsenin projesi olmayacağım. Sabahın erken saatlerinde, henüz bir haftadır çalıştığı şirketin o devasa binasının döner kapısından içeri adım attığında, ortamın steril soğukluğu tenine bir buz gibi değdi. Mermer zemin, yüksek tavanlar, her yerinden yansıyan o cam yüzeyler… Her şey düzenli, steril ve mesafeliydi. O ise bu soğuk düzenin içinde, belki de biraz fazla insani, fazla canlı duruyordu. Üzerinde sadeliğiyle bile dikkat çeken, gösterişten uzak, abartısız ama kendine yakışan bir elbise vardı. Saçlarını gevşekçe toplamıştı, birkaç tel yüzüne düşüyor, ona daha yumuşak bir hava katıyordu. Makyajı hafifti, dikkat çekmek için değil, kendini biraz daha rahat hissetmek için yapmıştı. Asansöre bindiğinde aynadaki yansımasına baktı; yeşil gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı ama bu uykusuzluktan değil, o geçmişin bıraktığı izlerden geliyordu. Bu bir başlangıç değil, diye geçirdi içinden. Bu, yarım bırakılmış bir şeyin devamı. O hiçbir zaman büyük, ulaşılmaz hayaller kuran biri olmamıştı. Sadece o hapis hayatını andıran son ilişkisinden kurtulduktan sonra, kendi benliğine, o eski ve güçlü Melis'e geri dönmeye çalışıyordu. İnsan Kaynakları katına doğru yürürken kalbi hızla çarpmaya başladı. Ama bu hızlanma heyecan değil, bir hatırlayıştı. Bugün şirkette çok önemli bir toplantı vardı. Tüm yöneticilerin bulunacağı bu toplantıda, kendi departmanı ile ilgili hazırladığı sunumu yapacaktı. Her ne kadar bu şirkette henüz çok yeni olsa da, dersine çok iyi çalışmıştı; son birkaç ayın tüm raporlarını incelemiş, tüm rakamları analiz etmiş, veriye dayalı, sağlam bir sunum hazırlamıştı. Gergindi, evet; ama bu gerginlik sunum yapacak olmasından değil, herkesin adını korku ve büyük bir saygıyla andığı, o ulaşılmaz CEO Karan Yalçın ile ilk kez karşılaşacak olmasından kaynaklanıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD