28.Bölüm

1077 Words
Sabah ışığı perde aralığından süzülürken Melis uyanık değildi aslında. Ama dinlenmiş de değildi. Yanında Karan vardı. Dün gece anlattıkları hâlâ odanın içinde asılıydı. Bir insanın birini öldürdüğünü bilerek yanında yatmak… Bu başka bir şeydi. Karan’ın nefesi düzenliydi. Sakin. Güçlü. Kontrol altında. Melis başını hafifçe çevirip ona baktı. Bu adam birini öldürmüştü. Ve az önce rüyasında kaşlarını hafifçe çatmıştı, sanki huzursuz bir çocuk gibi. İşte çelişki buydu. Melis yavaşça doğruldu. Yatağın kenarına oturdu. Ayaklarını yere bastı. İçinde korku yoktu. Ama bir ağırlık vardı. Karan hafifçe kıpırdandı. Nefesi değişti. Göz kapakları aralandı. Birkaç saniye boşluğa baktı. Sonra nerede olduğunu hatırladı. Melis’in odası. Melis’in yatağı. Melis… kollarının içinde. Gözleri bir anda açıldı. Refleksle etrafı kontrol etti. Sonra bakışları Melis’e indi. “Günaydın,” dedi Melis, sesi fısıltı gibi. Karan birkaç saniye onu sadece izledi. Sanki hâlâ buradaymış gibi kontrol ediyordu. Gitmemiş mi diye. “Kaçmadın,” dedi. Melis hafifçe kaş kaldırdı. “Sabah sabah dramatik misin?” Karan’ın dudak kenarı çok hafif kıpırdadı ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı. “Gerçekten korkmadın mı?” diye sordu. Melis dürüsttü. “Korktum.” Karan’ın eli belinden çekilecek gibi oldu. Melis o eli tuttu. “Ama senden değil,” dedi. “Seni kaybetmekten.” Bu cümle Karan’ın göğsünde bir yere çarptı. “Melis…” diye başladı ama devam edemedi. Melis onu izliyordu. “Sen dün gece bana neden bu işe girdiğini anlattın. Seçeneklerin olmadığını. Ya sen ya o olduğunu. Ben bunu anladım.” Karan’ın çenesi gerildi. “Anlamak kabul etmek değil.” “Belki de öyle,” dedi Melis sakin bir şekilde. “Ama ben senin canavar olmadığını biliyorum.” Karan’ın bakışları sertleşti. “Ben iyi biri değilim.” Melis bir an düşündü. Sonra dürüstçe konuştu. “Belki de iyi olmak zorunda değilsin. Ama bana zarar veren biri değilsin.” Bu cümle Karan’ı susturdu. Kapı çaldı. Sabahın sekizinde. İkisi de dondu. Karan bir saniyede uyanıp doğruldu. Refleks. Bakışı karardı. “Bekle,” dedi alçak sesle. Melis kalbi hızlanırken kapıya yöneldi ama Karan ondan önce davranıp kolundan tuttu. Kapı ikinci kez çaldı. Bu kez daha sert. Melis’in zihni bir ihtimali düşündü: Emir mi? Karan kapıya doğru ilerledi. Gergin ama kontrollü. Kapıyı açtığında karşılarında polis yoktu. Mafya yoktu. Silah yoktu. Apartman yöneticisi vardı. “Hanımefendi,” dedi Melis’e bakarak, “gece giriş kapısı açık kalmış. Güvenlik kamerası da çalışmıyor. Şikâyet var.” Sessizlik. Karan’ın çenesi kilitlendi. Melis yöneticiyi geçiştirdi, kapıyı kapattı. O an Karan anladı. Bu tesadüf değildi. Birisi mesaj veriyordu. Ama bu tehdit değildi artık. Bu bekleyişti. Melis arkasını dönüp ona baktı. “Bu hayat böyle mi?” dedi. Sesinde panik yoktu. Yorgunluk vardı. “Kapıların açık kaldığı… kameraların sustuğu… sürekli tetikte olduğun bir hayat?” Karan cevap vermedi. Çünkü evet’ti. Karan hızla hazırlanmaya başladı. Sabah sabah çalan kapının kontrol amaçlı olduğunu düşünüyordu. Biri, büyük ihtimalle Eda Melis'in yalnız olup olmadığını görmek için planlanmıştı. Onunla kaçmadan yüzleşmesi gerekiyordu. Melis Karan'daki bu gerginliği fark etti. “Gideceksin,” dedi. Soru değildi. Karan ceketini alırken başını kaldırdı. “Evet.” “Onu bulmaya mı?” “Beni tehdit eden biri şehirde rahat dolaşamaz.” Sesi sakindi. Ama Melis artık o sakinliğin altındaki kararı tanıyordu. “Ben de geliyorum,” dedi Melis aniden. Karan durdu. “Hayır.” “Benim yüzümden oldu.” “Tam da bu yüzden gelmiyorsun.” Melis’in gözleri dolmadı. Ama kırılmadı da. Melis’in sesi ilk kez sertleşti. “Bu dünyanın içinde kalacaksan, beni dışında tutamazsın. Ama çıkmayı düşünmüyorsan… ben o dünyanın içine girmeyeceğim.” Bu bir tehdit değildi. Bir sınırdı. Karan ilk kez savunmasız göründü. Çünkü bu silahla çözülecek bir şey değildi. Bu korkutularak susturulacak bir şey değildi. Bu… seçimdi. Melis kapıya yürüdü. Çantasını aldı. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu Karan. “İşe.” “Bu konuşma bitmedi.” Melis durdu. “Hayır,” dedi. “Yeni başladı.” Ve çıktı. Kapı kapandığında Karan ilk kez şunu hissetti: Eda’yı bulmak kolaydı. Düşmanları susturmak kolaydı. Ama Melis’i kaybetmemek… İşte bu savaşın kuralları yoktu. Karan arabaya bindiğinde yüzü tamamen değişmişti. Telefonu açtı. Tek bir numara aradı. “Yerini bul.” Karşıdan kısa bir cevap geldi. “Bulundu.” Karan’ın gözleri karardı. “Adres.” Eda şehri terk etmemişti. Hata. Bir oteldeydi. Hızlı çıkış için seçilmiş, nakit ödemeyle kalınabilecek bir yer. Karan direksiyonu sertçe kırdı. Kaçmak için hazırlık yapmıştı. Ama yeterince hızlı değildi.Otelin koridoru sessizdi. Halılar adım seslerini yutuyordu. Karan yürürken durmadı. Oda numarasının önünde durduğunda kapıyı çalmadı. Bir saniye. İki saniye. Sonra kapı açıldı. Eda. Gözleri büyüdü. Ama çığlık atmadı. “Gelmeni bekliyordum,” dedi. Yalan. Ama güçlü görünmeye çalışıyordu. Karan içeri girdi. Kapıyı arkasından kapattı. “O adamı kim gönderdi?” Eda omuz silkti. “Sadece küçük bir korkutmaydı.” Karan bir adım yaklaştı. “Melis’in evinin fotoğrafı korkutma değil. Bu savaş ilanı.” Eda’nın yüzündeki maske çatladı. “Sen benimleydin. Bir anda onu seçtin.” “Ben kimseye ait değilim.” “Onun için hayatını riske atıyorsun!” Karan’ın sesi düştü. Soğudu. “Benim hayatım zaten risk.” Bir an sessizlik oldu. Eda gözlerini kaçırdı. “Onu senden uzaklaştırmak istedim. Çünkü senin dünyan… onu parçalar.” Karan’ın bakışları keskinleşti. “Benim dünyam değil. Senin yaptığın parçalar.” Eda ilk kez savunmasız göründü. “Beni öldürmeye mi geldin?” diye fısıldadı. Karan çok yaklaştı. O kadar ki Eda nefesini tuttu. “Hayır.” Bu cevap Eda’yı daha çok korkuttu. “Bugün şehirden çıkıyorsun,” dedi Karan. “Bir daha Melis’in adını bile ağzına almayacaksın.” “Ya alırsam?” Karan’ın gözleri karardı. “O zaman bu konuşma hatırlanmayacak.” Tehdit netti. Eda yutkundu. İlk kez gerçekten korktu. Çünkü Karan bağırmıyordu. Ve en tehlikeli hali buydu. Karan otelden çıktığında yüzü taş gibiydi. Arabasına bindi. Telefonunu eline aldı. Bir an Melis’i aramadan önce durdu. Bu dünyanın kapısını biraz daha aralamıştı. Ve Melis içeride kalmaya karar vermişti. Aradı. Melis hemen açtı. “İyi misin?” Karan motoru çalıştırdı. “Bitti.” “Gerçekten mi?” Kısa bir sessizlik. “Evet.” Direksiyonu kavrayan elleri gevşedi. “Yanına geliyorum.” Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Melis’in nefesi duyuluyordu. Düzenli ama düşünceli. “Gel,” dedi sonunda. “Ama konuşacağız.” Karan telefonu kapattı. Arabayı çalıştırdı ama hemen hareket etmedi. Ön camdan yola baktı. Sabah trafiği başlamıştı. İnsanlar işe yetişme telaşında, kahve bardakları ellerinde, sıradan bir güne giriyorlardı. Onun sabahı ise bir kadının kapısında güvenlik açığı, bir otel odasında biten bir tehdit ve hâlâ çözülmemiş bir kalp meselesiydi. Direksiyonu kavradı. Eda gitmişti. Tehdit şimdilik susmuştu. Ama Melis’in söylediği şey zihninde yankılanıyordu: “Bu dünyanın içinde kalacaksan beni dışında tutamazsın.” Bu bir meydan okuma değildi. Bir eşitlik talebiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD