Karan Yalçın, şirket binasının önündeki mermer merdivenlerin en üst basamağında, kentin kirli gökyüzüne doğru bir duman bulutu savururken aşağıda akan kalabalığı izliyordu. Aşağıdaki insanlar… Telaşlı, sıradan, hayatın geçim derdinden başka bir amacı kalmamış, rüzgârda savrulan kuru yapraklar misali savunmasız bir kitle. Adımlarında bitmek bilmeyen bir acelenin telaşı, yüzlerinde ise yılların biriktirdiği o gri yorgunluk vardı. Hepsi birbirinin kopyası gibiydi, hepsi birbirine benziyordu. Ancak Melis, o kalabalığın içinde bir aykırı nota gibiydi.
Onu ilk gördüğü anın görüntüsü, zihninin en korunaklı köşesinde asılı duruyordu. Sunumun ortasında başını o zarif ama mesafeli hareketle kaldırışı, kelimeleri birer mücevher gibi tartıp seçişi, sesindeki o kontrollü özgüven… Gözlerinde, hayatın ona tattırdığı acılardan süzülmüş, çelikten bir meydan okuma vardı. Sanki bu dünyaya ait değilmiş de sadece gözlemlemeye gelmiş gibi duruyordu. O an Karan’ın zihnine bir darbe gibi vurmuştu. Karan’ın dünyasında "sevgi", estetik bir duygu değil, bir mülkiyet biçimiydi. Sahiplenmek, kontrol etmek, sınırlarını zorlayarak o sınırların içinde hapsolmuş iradeyi kendine bağlamak… Duygular, onun için narin çiçekler değil, yönetilmesi gereken birer güçtü. Ancak Melis’in varlığı, kontrol mekanizmasını bir anda devre dışı bırakmıştı. Bu bir istekten ziyade, bir takıntıydı. Hatta kabul etmekten nefret ettiği, ruhundaki o karanlık zırhta açılmış bir çatlak gibi bir zayıflıktı.
Sigarasından derin bir nefes daha çekip gözlerini uzaklara dikti. Şiddetin ve karanlığın en koyu tonlarıyla örülü yaşamını düşündü. Karan, şiddeti bir amaç olarak değil, bir dil olarak kullanırdı. İnsanların gözlerinin içine baktığında, tek bir hece bile etmeden onları titretebilen bir sessizliği vardı. Bir işçi ya da ortak hata yaptığında, asla sesini yükseltmez, o meşhur, bıçak sırtı kadar keskin tonuyla, “Bir daha telafi şansın olmayacak,” derdi. Bu bir tehdit değil, kaderin hükmüydü. Onun yanında insanlar rahatça gülmez, nefeslerini bile kontrollü alırlardı. O, yalnızlığın en zirvesinde yaşayan bir adamdı. Geceleri, anılar zihnine sızdığında annesinin o titrek sesini duyardı: “Kalbini bu kadar sert yapma oğlum…” Ancak Karan, kalbinin etrafına ördüğü bu beton duvarlar olmadan hayatta kalamayacağını biliyordu. Onun dünyasında yumuşak olan, ezilmeye mahkûmdu. Yaptığı her hamle, koruduğu her hayat, intikamını aldığı her düşman; aslında annesini yaşatamamış olmanın birer gölgesiydi.
İzmariti yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi; sanki geçmişin tozlu hatıralarını, o bitmek bilmeyen vicdan azabını eziyor gibiydi. Ceketini düzeltirken eli belindeki silahın o tanıdık, soğuk metaline değdi. Camdaki yansımasında, tehlikenin farkında olan, tehlikenin ta kendisi olan o adamı izledi. Ve o korkunç geceyi hatırladı. Yirmi üç yaşındaydı, elleri henüz kanla tanışmamıştı. Annesinin ölümünden sonra babasının gizli borçları ortaya çıkmıştı. Sabırsız borç sahipleri onu eski bir depoya çağırmıştı. Metal, rutubet ve sigara kokusunun birbirine karıştığı o loş ortamda masada üç adam vardı. Ortada elleri bağlı, yüzü kan içinde olan o adam diz çökmüştü. Adamlardan biri, “Babanın borcunu üstleniyoruz, karşılığında sadakat istiyoruz,” demişti. Sonra yere diz çökmüş adamı işaret edip, “Bunu bitir,” demişlerdi.
Karan’ın kalbi hızla çarpmıştı ama yüzündeki maske kaskatıydı. İçinden geçen tek düşünce, “Eğer şimdi zayıf görünürsem, sıradaki ben olurum,” olmuştu. Silahı eline aldığında parmakları titremedi; çünkü titrerse bir daha asla ciddiye alınmayacağını biliyordu. Yerdeki adam, “Lütfen…” diye yalvardığında, annesinin hastane yatağındaki o çaresiz yüzü gözünün önüne gelmişti. Ama kurtuluş yoktu. Tetiği çektiğinde ses depoda yankılandı. Karan’ın içi zaferle dolmadı; sadece o geri dönülmez sessizlik çöktü. O gece Karan Yalçın doğmuş ve o genç adam ölmüştü.
Ertesi gün adını farklı bir tonda söylemeye başlamışlardı: “Yalçın’ın oğlu… Gözünü kırpmadı… Soğukkanlı…” İnsanlar ondan korkmaya başlamıştı. Ama kimse o korkunun, onun içindeki dehşetin bir yankısı olduğunu bilmiyordu. O gece eve döndüğünde ellerini defalarca yıkadı ama kan kokusu zihninden gitmedi. Aynaya baktığında kendine yabancıydı. Zamanla sertleşti, gereksiz şiddetten, bağdan ve duygudan kaçındı. Bir kez sınırı aşan insan, bir daha eskisi gibi olamazdı. Derin bir nefes alıp o günlerden uzaklaşmaya çalıştı, kafeteryaya doğru caddenin karşısına geçti.
Melis, o dar alana girdiğinde bir an için omuzlarını gevşetti. Kahvesini sipariş ederken sesi stabildi ancak parmak uçları, bardak altlığını adeta bir düşmanı boğar gibi sıkıyordu. İçindeki o bitmek bilmeyen huzursuzluğu, dış dünyaya karşı diktiği o çelikten duvarların arkasında saklamaya çalışıyordu. Arka masaya yöneldiğinde, ensesinde hissettiği o ağırlıkla duraksadı. Biri ona bakıyordu, ama bu bakışın ağırlığı odayı değiştirmişti. Karan, tek kelime etmeden karşısındaki sandalyeyi çekip oturduğunda, Melis’in ciğerlerine dolan hava bir anlığına kesildi.
Aralarındaki mesafe küçücüktü ama yarattığı gerilim, bir uçurumun kenarında durmak gibiydi. Karan’ın delici bakışları, Melis’in yüzündeki çizgilerde, saçlarının omuzlarına dökülüşünde sanki bir harita okur gibi gezindi.
"Beni izliyordun," dedi Melis, sesi bir fısıltıdan hallice olsa da içinde bir direnç taşıyordu.
Karan, başını yavaşça yana eğdi. "Hayır," dedi sesi, bir bıçağın pürüzsüzlüğünde yankılanarak. "Seni sadece fark ettim." Bu cümle basitti, ancak söylenişindeki o ağırlık, aralarındaki havayı bir dokunuş gibi titretiyordu.
"Sunumun etkileyiciydi," diye ekledi Karan, gözlerini bir an bile ayırmadan.
Melis, bakışlarını kaçırmamak için büyük bir çaba sarf ederek, "İşim bu," diye karşılık verdi.
Karan’ın yüzünde belli belirsiz bir gölge belirdi; bir tebessüm değil, bir avcı memnuniyetiydi bu. "İnsanlar genelde işlerini yaparken bu kadar… özgür görünmezler. Senin duruşunda daha fazlası var."
Melis’in zihninde o eski yara izleri sızladı; 'özgürlük' onun için sadece bir kelime değil, bir savaşın adıydı. "Özgür görünmek başka, özgür olmak bambaşka şeyler," dedi net bir sesle.
Karan öne doğru eğildi, aralarındaki mesafe şimdi sadece bir nefeslikti. "Sen hangisisin, Melis Solmaz? Gerçekten özgür müsün, yoksa sadece öyle görünmek mi zorundasın?"
İsminin, o derin ve otoriter tonda söylenmesi Melis’in göğsünde bir sızı bıraktı. "Ben kimsenin çözmeye çalışacağı bir bilmece değilim," diye kestirip attı.
Karan, sesini iyice alçalttı; sanki aralarında bir sır paylaşıyormuş gibi mahrem ve tehlikeli bir tonla konuştu. "Toplantıda herkes o soğuk sayılara bakıyordu. Ben sadece sana baktım."
Melis’in boğazı kurudu, kalbi ise bir kafesin içinde çırpınan kuş gibi göğsüne vuruyordu. "Bu, bir yönetici için pek profesyonel değil."
Karan hafifçe, omuzlarını önemsemez bir edayla silkti. "Ben profesyonel olmak zorunda değilim. Ben, ne istediğimi bilen biriyim." Bakışları kısa bir an için Melis’in dudaklarına düştü, sonra tekrar gözlerine kilitlendi. Bu bakış, Melis’in içinde daha önce hiç tatmadığı, sıcak ama bir o kadar da tehlikeli bir dalgalanma yarattı.
Melis hemen gözlerini bardaktaki kahveye çevirdi. Hayır, bu adamın seni çözmesine izin verme, diye içinden haykırdı. Bu adam bir zincir, ne kadar şık görünürse görünsün.
Karan, Melis’in geri çekilme çabasını fark ettiğinde, sesini daha da yumuşattı; bu sefer bir tuzak gibi davetkârdı. "Benden neden kaçıyorsun, Melis?"
"Kaçmıyorum," dedi Melis, ancak sesi bu sefer biraz daha titrek çıkmıştı.
"Hayır," dedi Karan, sesindeki o sarsılmaz özgüvenle. "Kaçıyorsun. Çünkü ne olduğunu, ne hissettiğini en az benim kadar iyi biliyorsun."
"Neyi hissediyormuşum?"
Karan, masaya iyice yaklaşarak Melis’in o savunmacı alanına girdi. Sesi artık sadece onun duyabileceği bir fısıltıydı. "Beni."
Melis’in nefesi ciğerlerinde düğümlendi. Karan’ın gözlerindeki o karanlık, dipsiz kuyuya bakarken, bu adamın sadece bir patron ya da tehlikeli bir figür olmadığını, aynı zamanda bir bağımlılık gibi zihnine sızmaya başladığını fark etti. Tanıyordu bu adamları; sevgiyi bir tasma olarak kullananları, hükmetmeyi bir sanat sayanları… Melis ise bir daha asla, kimsenin boynuna takacağı bir zincir olmayacaktı. Ama karşısında duran bu adamın, zincirleri kırmayı değil, o zincirleri kendi elleriyle eritmeyi teklif eder gibi durması, Melis’in içindeki tüm savunma kalkanlarını tehlikeli bir şekilde zayıflatıyordu.