21.Bölüm

1027 Words
Ofisin katı, gecenin ağır örtüsü altında neredeyse tamamen boşalmıştı. Işıkların yarısı kapatılmış, koridorlar akşamın o tekinsiz, metalik sessizliğine teslim olmuştu. Camların ardında şehir, turuncu fren lambalarıyla yanıp sönen, kendi içinde uğuldayan devasa bir ışık denizine dönüşürken; içerideki hava, klimanın hafif vızıltısı ve geride kalan yorgunluğun ağırlığıyla ağırlaşmıştı. Melis bilgisayarını yavaşça kapattı. Ekranın kararan yansımasında, kendi yüzündeki o sert, çizgi gibi keskinleşmiş ifadeyi seçebiliyordu. Gün, bir satranç maçı gibi geçmişti; hamleler yapılmış, sınırlar defalarca yeniden çizilmiş, stratejiler birer mermi gibi kullanılmıştı. Çantasını omzuna taktı, ayağa kalktı. Tam o sırada, koridorun sonundaki odasından çıkan Karan’ın silueti belirdi. Ceketi elindeydi, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı; bu hâli, her zamanki kusursuz kurumsal kimliğinden ziyade, işin mutfağında ter döken bir savaşçıyı andırıyordu. Karan, doğrudan Melis’in masasına doğru yürüdü. Bakışları, tıpkı bir avcının hedefindeki izi sürmesi kadar keskin ve odaklıydı. “Hazır mısın?” diye sordu. Sesi, sanki ofisin o loş sessizliğinde tüm dış sesleri bastıran, havayı bile ağırlaştıran bir tınıdaydı. “Evet,” dedi Melis, bir an tereddüt etmeden. Koridorda birlikte yürüdüler. Ayakkabılarının beton zemindeki her tok sesi, bu boş binada tekil ve hükmedici bir ritim tutuyordu. Gün içinde kalabalık olan o geniş alan, şimdi fazla sessiz, fazla savunmasızdı. Sanki duvarlar, az önce konuşulanları dinliyormuş gibi üzerlerine doğru geliyordu. Asansörün kapıları ağır bir gıcırtıyla açıldı. Dar, metal kutunun içine girdiklerinde hava aniden yoğunlaştı; Karan’ın üzerindeki parfümün o ağır, odunsu kokusu Melis’in alanına sızdı. Ayna, ikisini tek bir kareye, dış dünyadan kopuk bir dünyaya hapsetti. Melis, aynadaki yansımalarına baktı. Karan’ın bakışı, aynanın soğuk yüzeyinden ona ulaşıyordu. “Yarın konuşacaklar,” dedi Melis, bir durumu kabullenmiş gibi. “Şirketin dedikodu kazanı çoktan kaynamaya başladı. İnsanlar fısıldaşıyor, Karan. Basın toplantısındaki o el hareketini, öğle yemeklerini... Her şeyi kaydediyorlar.” “Konuşsunlar,” dedi Karan, sesi buz gibi bir düzlükteydi. “Önemli olan neyi kontrol ettikleri değil, bizim masada neyi kontrol ettiğimiz. Dedikodu, stratejik bir araçtır; eğer onu yönetmesini bilirsen, en büyük silahındır.” “Ya bir gün kontrol kayarsa?” dedi Melis, aniden ona dönerek. “Ya bu oyun kontrolden çıkıp üzerimize yıkılırsa?” Karan bir saniye bile beklemedi. “Kaymaz.” Bu bir umut değil, bir hüküm cümlesiydi. Asansörün kapıları zemin katta açıldığında, otoparkın serinliği yüzlerine çarptı. Beton zeminde adımları yankılandı. Karan, kendi arabasının kilidini açtı ve kapıyı Melis için tuttu. Hareket nazikti ama bu nezaketin altında yatan mülkiyet duygusu, otoparkın tekinsiz boşluğunda bile hissediliyordu. Melis binerken bir anlığına duraksadı, bakışları Karan’ın yüzünde asılı kaldı. “Teşekkür ederim.” “Rica ederim.” Motor kükreyerek çalıştı, egzoz sesi beton duvarlarda çınladı. Şehir ışıkları camın ardında birer renk cümbüşüne dönüşürken, araba sessizce otoparktan çıktı. Bir süre sessiz gittiler. Sessizliğin ağırlığı, arabanın içindeki o zaten dar olan mesafeyi neredeyse nefes alınamaz kılıyordu. “Ofiste bilinçli yaptın,” dedi Melis, gözlerini yoldan ayırmadan. “Mesafeyi daralttın. Herkesin görmesini sağladın.” “Evet,” dedi Karan, direksiyonu sertçe kırarak. “Beni korumak için mi yaptın bunu?” “Hayır.” Melis başını ona çevirdi. “Güçlü olduğunu göstermek için mi?” “Hayır,” dedi Karan. Sesi arabada yankılandı, tıpkı bir itiraf gibi: “Bizim güçlü olduğumuzu göstermek için.” Melis güldü; sesi acı ama netti. “Biz yok, Karan. Ortak bir hedef var. Emir’i oyun dışı bırakmak. Sen ve ben, iki ayrı oyuncuyuz.” Karan, kırmızı ışıkta durduğunda ona döndü. Sokak lambasının o cılız, turuncu ışığı yüzünü yarı yarıya gölgede bıraktı; hatları bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi keskinleşmişti. “Tanımları sen yap,” dedi Karan. “Ama unutma, Emir geri adım atmayacak.” “Ben de atmayacağım.” Apartmanlarının önünde motor sustuğunda, şehrin uğultusu bir anlığına kesildi. Melis kemerini çözdü ama inmedi. “Beni eve bırakman da strateji mi?” Karan ona doğru eğildi. Arayı öyle bir kapattı ki, Melis onun sıcak nefesini teninde hissetti. “Hayır. Bu kişisel.” Melis bir an duraksadı. “Seçici şeffaflık… Ofiste görünürlük, burada yalnızlık.” “Sen söz konusu olduğunda hesap kitap yapmıyorum,” dedi Karan. Sesi, daha önce hiç duymadığı kadar savunmasız ama bir o kadar da tehlikeliydi. “Yarın daha zor olacak,” dedi Melis. “Yarın daha net olacak. Taraflar belli olacak.” Melis kapıyı açıp indi. Arkasına bakmadı ama Karan’ın onu binaya girene kadar izlediğini biliyordu. O gece yatakta uzanırken telefonuna gelen mesajlar uykusunu böldü. Karan, içindeki o kontrol edilemez arzuyu satırlara dökmüştü: “Bugün seni izledim. Gergin olduğunda kalemle oynayışını… Yorulduğunu fark ettim.” “Seni rahatlatmak hoşuma gidiyor.” “Neden?” diye yazmıştı Melis. Cevap gecikmedi: “Çünkü kontrolü kaybediyorum. Ve senden uzak kalmak istemediğimi biliyorum.” Ertesi sabah şirket binası, sessiz bir volkanın üzerinde kurulmuş gibiydi. Lobiye giren herkesin gözlerinde bir şüphe, bir tetikte olma hali vardı. Murat Aydemir, asansörden indiğinde yüzündeki o soğuk, hesaplı ifade yerli yerindeydi. Basın toplantısındaki o sahne, dünkü yemekler, mesaiye kalışlar… Karan kendi sonunu hazırlıyordu. Murat, odasına girip kapıyı kilitledi. Bilgisayarında hazırladığı dosyayı açtı. Başlıkta acıma yoktu: “Yönetimsel Etik ve Çıkar Çatışması İncelemesi.” Notunu ekledi: “Kurum içi hiyerarşik sınırların ihlali ve karar mekanizmalarında olası taraflılık riski. CEO’nun İnsan Kaynakları departmanıyla olan kişisel yakınlığı, şirket itibarını zedeleyecek boyuta ulaşmıştır. Yönetim Kurulu’nun acil müdahalesi önerilir.” Gönder tuşuna bastı. Bu bir maile gönderilmekten ziyade, birinin mezarını kazmak gibiydi. Kısa süre sonra, Karan’ın sekreterinin ekranında o soğuk mail belirdi: “Sayın CEO, Yönetim Kurulu’nun bugün saat 17:30’da olağanüstü değerlendirme toplantısı olacaktır. Katılımınız rica olunur.” Gerekçe yoktu. Ama Karan, ekranın karşısında dikleştiğinde her şeyi anladı. Bakışlarını ağır ağır camın diğer tarafındaki Murat’ın odasına çevirdi. Murat, koltuğunda sakince kahvesini yudumluyordu. Göz göze geldiler. Murat bir kadeh kaldırır gibi kahvesini kaldırdı. Savaş resmen başlamıştı. Karan, kravatını düzeltip ayağa kalktı. Karan odasından çıktı, koridorun tam ortasında durdu. Tüm ofis ona bakıyordu. Melis’e baktı; gözlerinde sadece bir anlık bir işaret vardı: Hazır ol. Melis başını hafifçe salladı. Oyun, tahtadaki tüm taşların devrildiği o noktaya gelmişti. Murat, koridorun sonundan ona bakarken, Karan hiçbir şey olmamış gibi, sanki bir savaşa değil de sıradan bir toplantıya gidiyormuş gibi rahat adımlarla yönetim kurulu odasına doğru yürümeye başladı. Her adımında, şirketin üzerine çöken o ağır sessizlik biraz daha derinleşiyor, ayak sesleri yankılanıyordu. Kapının koluna elini attığında, arkasından gelen Melis'in ayak seslerini duydu. Yalnız değildi. Ve bu savaş, sadece masada değil; zihinlerde, koridorlarda, her bir sessiz bakışta verilecekti. Kapıyı açtığında, odadaki gerginlik bir bıçak gibi havayı kesti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD