1.Bölüm

1055 Words
Karan Yalçın, binanın en üst katındaki odasında, geniş pencerenin önünde duruyordu.Şehir, gece olduğunda daha dürüst görünürdü. Gündüz saklanan niyetler, karanlıkta daha net bir hâl alır; ışıkların altında insanlar değil, arzular yürürdü. Sokak lambalarının aydınlattığı parlak şehir, her zamanki gibi aceleciydi. İnsanlar küçük noktalar hâlinde, birbirine çarpmadan ama birbirini de fark etmeden ilerliyordu. Kimi telefonuna bakıyor, kimi bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimi de sadece yürüyordu; neden yürüdüğünü bilmeden. Karan onları izlerken yüzünde bir ifade yoktu. Ne küçümseme, ne merak, ne empati... İnsan kalabalığını bir düzen olarak görüyordu; kontrol edilmesi gereken bir akış gibi. Çoğu insan hayatının kontrolünü zamana bırakırdı. O ise zamana hükmetmeyi tercih etmişti. Parmaklarını pencerenin soğuk camına yasladı ve derin bir nefes aldı. Sokak hareketliydi ama Karan'ın zihni sakindi. Sakinlik, onun için huzur değil avantaj demekti ve bu avantajı her zaman akıllıca kullanırdı. Masasının üzerindeki dosya açık duruyordu. Bir sözleşme. Bir karar. Bir hayatın yönünü değiştirecek birkaç satır. Karan kendinden emin adımlarla pencerenin önünden ayrılıp masasına geçti. Karşısındaki adam oturduğu sandalyeye yaşama tutunur gibi tutunuyordu sanki. Omuzları çökmüş, yüzü solgun, gözleri korkuyla genişlemişti. “Sayın Yalçın…” dedi titrek bir sesle. “Ne isterseniz yaparım.” Karan adamın yüzünü dikkatle inceledi. Korkunun insan yüzünde nasıl şekil değiştirdiğini iyi bilirdi. Kaşların istemsizce yukarı kalkışı, dudakların kuruluğu, nefesin düzensizliği… İnsanlar korktuklarında daha dürüst olur, diye düşündü. Ve dürüstlük, yönetilebilir bir şeydir. Kalemi eline aldı. Parmakları sakindi; ne bir titreme, ne bir tereddüt. Bir saniye durdu ama bu bir kararsızlık değildi. Bu, gücün ağırlığını hissetme alışkanlığıydı. Gözlerini adamınkilerden ayırmadan imzasını attı. Adamın yüzündeki gerginlik bir anda çözüldü. Derin bir nefes aldı, sanki hayata yeniden gelmiş gibiydi. Karan ise hiçbir şey hissetmedi. Bazı insanlar bir hayat kurtardığını sanır, diye düşündü. Oysa sadece yıkımı erteler. Karan Yalçın duygulara güvenmezdi. Çünkü duygular bir zamanlar ona pahalıya mal olmuştu. O çocukken sessizdi ama bu sakinlikten değil erken öğrenilmiş bir temkinden geliyordu. Evlerinde ses yükselmezdi ama huzur da yoktu. Babası sert bir adamdı.Kelimeleri azdı, beklentileri çoktu. “Zayıf görünme.” “Hata yapma.” “Duygularını belli etme.” Bu cümleler Karan’ın çocukluğuna kazınmıştı. Daha küçük yaşta şunu öğrenmişti: Hata cezayı, duygu zayıflığı, kontrol ise güvenliği getirir. Karan on altı yaşındayken annesini kaybetmişti. Hastane koridorunda beklerken ilk kez kontrol edemediği bir şey olduğunu fark etmişti. Hastane koridoru soğuktu. Floresan ışıkları gözünü acıtıyordu. Saatin tik takları, kalbinin atışına benziyordu ama kalbi atıyor gibi değil bir şeyleri ezip geçiyormuş gibi hissediyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde kilitlemişti. Titrememek için değil kontrolü kaybetmemek için. Doktor çıktığında Karan ayağa kalktı. Ama ayakta duran bir çocuk değildi artık. “Başınız sağ olsun,” denildi. Doktor konuşurken kelimeleri duymamıştı. O an ağlamadı. Bağırmadı. Yıkılmadı. Sadece içinden bir şeyin sessizce öldüğünü hissetti. Annesinin yüzünü düşündü. Gülümserkenki hâlini. Onu çocuk gibi hissettiren tek insan olduğunu. Ve şu düşünce beynine çakıldı: “Artık kimse beni korumayacak.” O gün Karan ilk kez güçsüzlüğün ne olduğunu tattı. Ne zeka… Ne öfke… Ne para… Ne söz… Hiçbiri annesini geri getirmemişti. Bu gerçekle başa çıkmanın tek bir yolu vardı: Bir daha asla güçsüz olmamak. O gün Karan ağlamadı ama o günden sonra acı hissetmemek için sertleşti. Annesinin ölümünden sonra babası daha sertleşmişti. Evde sessizlik daha ağır hâle gelmişti. Karan odasına kapanır, derslerine gömülürdü. Başarılı oldukça görünür olurdu. Başarılı oldukça dokunulmaz hissederdi. Okulda bir kız ona ilgi göstermişti bir gün. Karan bunu fark ettiğinde içinde sıcak bir şey belirmişti. Ama ardından gelen düşünce daha sertti: “Duygu insanı savunmasız bırakır.” Ve o kızdan uzak durmuştu. Çünkü Karan için yakınlık, potansiyel kayıp demekti. Yirmili yaşlarının başında bir ilişkiye girmişti. Kadın onu seviyordu. Ama Karan sevginin içinde rahat değildi. Kadın daha fazla yakınlık istedikçe Karan daha fazla mesafe koymuştu. Bir tartışmada kadın ona şöyle demişti: “Sen insanları sevemiyorsun. Sen insanları yönetmek istiyorsun.” Bu cümle Karan’ı öfkelendirmişti. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde ilk kez şunu itiraf etmişti kendine: Haklıydı çünkü sevgi ona güven değil risk gibi geliyordu. Soğukkanlıydı. Kararlıydı. Duygusuz görünüyordu. Ama gerçek şuydu: O duygusuz değildi. Duygularını kilitliyordu. Kontrol etmek onun için bir ego meselesi değil hayatta kalma biçimiydi. Çünkü kontrolü bıraktığında bir zamanlar yaşadığı o çaresizliği hatırlıyordu. Hastane koridorundaki o gün… Annesini kaybettiği an… Gücün hiçbir işe yaramadığı o saniye… Kapısının tıklatılmasıyla geçmişten uzaklaşıp o ana döndü. Gelen en güvenilir adamı Harun'du. "Karan Bey." demesi yeterli oldu. Karan koltuğundan kalkıp ceketini aldı ve kapıya yöneldi. Kapatması gereken bir defter vardı ve buluşma yerine geç kalmayı hiç istemezdi. Gece İstanbul’un üstüne ağır bir örtü gibi çökmüştü. Şehir uyumuyordu sadece daha karanlık çalışıyordu. Karan arka koltukta oturuyordu sürücü tek kelime etmiyordu. Karan'ın dünyasında herkesin bir açığı vardı. Korku. Para. Aşk. Geçmiş. Ve Karan, açığı olan insanların zaten yarı yenik olduğuna inanıyordu. Terk edilmiş bir otelin arka girişinden içeri girdiler. Kırık neon ışığı titriyordu. Merdivenler gıcırdıyordu. Hava eski sigara, küf ve korku kokuyordu. Bir odada üç adam bekliyordu. Biri masanın kenarında oturuyordu ve elleri titriyordu. “Karan Yalçın,” dedi içlerinden biri fısıltıyla. O isim yüksek sesle söylenmezdi artık. Karan oturdu. Ceketinin düğmesini ilikledi. Sakin. Soğuk. Sessiz. “Borcu kapatmadın,” dedi. Sesini yükseltmedi. Zaten gerek yoktu. Adamın gözleri doldu. “Zaman ver…” dedi. “Çocuklarım var…” Bu cümle Karan’ın içinden geçti ama yüzünde en küçük bir değişim olmadı çünkü merhamet onun dünyasında pazarlık aracı hâline gelmişti. “Zaman verdik,” dedi Karan. “Sen harcadın.” Bir işaret yaptı. Yanındaki adam bir dosya çıkardı. Masaya koydu. Fotoğraflar, imzalar, numaralar. “Artık senin yerine karar vereceğiz,” dedi Karan. Karan bağırmadı, vurmadı, tehdit savurmadı. Ama odadaki herkes biliyordu: Karar verilmişti. Adam ağlamaya başladı. Karan gözlerini kaçırmadı. İçinden bir ses yükseldi: “Acırsan, tekrar kaybedersin.” O an annesinin yüzü bir anlığına gözünün önünden geçti. Sonra o görüntüyü sertçe itti. “Bitirin,” dedi. Arabaya döndüğünde elleri yine sakindi. Ama içi öyle değildi. Bu işler artık ona güç vermiyordu. Sadece daha derin bir sessizlik bırakıyordu. Şoför konuşmaya cesaret edemedi. Karan camdan dışarı bakarken ilk kez şöyle düşündü: “Bu hayatın içinde ne kadar daha kalacağım?” Eve gittiğinde ceketini sandalyeye bıraktı. Işıkları yakmadı. Her zamanki gibi pencerenin önüne geçti. Aşağıdaki insanları izledi. Gülen bir çift. El ele yürüyen iki genç. Geç kalan bir baba. Ve Karan’ın içinden geçen tek düşünce: “Ben bu hayata ait değilim.” O gece yatağa uzandığında uyuyamadı. Kalbinde alışık olmadığı bir his vardı. Güç değil, zafer değil, öfke değil. Sadece büyük bir yorgunluk. Ve ilk kez, hayatında bir şeyin eksik olduğunu kabul etti. Henüz bilmiyordu… Ama ertesi gün o eksikliğin adı Defne olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD