7.Bölüm

997 Words
Bazı insanlar sevgiyi yüksek sesle ilan ederdi; kimisi hediyelerle, kimisi cafcaflı cümlelerle, kimisi de cesur dokunuşlarla… Karan içinse sevgi gürültülü bir duygu değildi; o, sessizliği bir sanat gibi kullanırdı. Yakınlaşmayı asla aceleye getirmez, sınırları zorlamazdı. Bir adım atmadan önce karşısındakinin nefesini, bakışını ve en önemlisi o görünmez duvarlarının ardındaki korkularını dinlerdi. İnsanların nerede gerildiğini, hangi noktada geri çekilmek istediklerini sezmek onun için hayatta kalma içgüdüsüydü. Hayat ona zorlamanın değil, beklemenin ve doğru anı kollamanın en büyük güç olduğunu öğretmişti. Melis ise tüm bunları henüz çözememişti. Ta ki o sabah masasına yaklaşıp, alışık olmadığı bir detayla karşılaşana kadar. Ofisin geniş camlarından içeri süzülen solgun sabah ışığı, masasının üzerine keskin bir çizgi düşürüyordu. Şehrin gri silueti, camın ardında bulanık bir fon gibiydi. Melis sandalyesine yorgun bir adımla oturduğunda, köşede duran küçük kart dikkatini çekti. İnce, sade bir karttı; gösterişten tamamen uzaktı. Yanında bir kahve bardağı duruyordu; tam onun sevdiği gibi, sade ve şekersiz. Ne fazla köpük vardı ne de ağır bir aroma… Sanki biri, onun sabahları nasıl nefes aldığını, o ilk saatlerde neye ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Kartı eline aldığında parmak uçlarının hafifçe titrediğini hissetti. Üzerinde el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Yoğun günlerde küçük kolaylıklar işe yarar.” İmza yoktu ama Melis’in kalbi, o imzanın kime ait olduğunu tahmin edecek kadar hızlı çarptı. Bir an çevresine bakındı; kimse ona bakmıyordu, kimse bir alkış veya minnet bekleyen bir tavır içinde değildi. Bu jest tamamen ona aitti. Göğsünün tam ortasında tarif edemediği, tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Kahveden küçük bir yudum aldı; tadı tanıdıktı ama hissettirdiği duygu tamamen yabancıydı. İnsanlar iyilik yaptığında bir bedel bekler, diye geçirdi içinden. Her zaman bir karşılığı vardır. Ama bu jestte o baskıcı ağırlık yoktu. Ne bir talep ne de bir ısrar… Karşılığında bir şey istemeyen bu incelik, Melis’i hem huzursuz etti hem de garip bir şekilde güvende hissettirdi. Alışık olduğu dünyada iyilikler hep bağımlılık yaratırdı; bu ise onu garip bir şekilde serbest bırakıyordu. Öğleden sonra sunum için hazırlanırken Melis’in heyecanı tavan yapmıştı. Dosyaları düzenliyor, slaytları defalarca kontrol ediyor, zihnindeki her ayrıntıyı tartıyordu. Tam her şey hazır dediği anda, o çok önemli belgeyi bulamadığını fark etti. Nefesi kesilir gibi oldu. Parmakları klavyede hızlandı, çekmeceleri altüst etti, çantasını boşalttı. Yoktu. İçinde o tanıdık, boğucu panik yükseldi. Hata yapmamalıyım, kontrolü kaybetmemeliyim. Tam o anda biri masasına yaklaştı. Asistanlardan biriydi. “Elinizde eksik dosya varmış,” dedi nazik bir sesle. “Karan Bey, özellikle üzerinde durup öncelik verdi.” Dosyayı uzattığında Melis’in bakışları bir an dondu. O mu fark etti? Toplantı boyunca Karan ona doğrudan bir ilgi göstermedi. Bakışlarını üzerinde tutmadı, onu öne çıkarmadı. Ama Melis, odanın diğer ucunda otururken bile sanki görünmez bir dayanakla desteklendiğini hissediyordu. Karan için bu jestler aslında çok küçüktü. Onun dünyasında büyüklük; otoriteyle, tehditle, korkuyla ölçülürdü. Ama Melis’in yanındayken büyüklüğün değil, inceliğin o kapıları açabileceğini seziyordu. Onu ürkütmek istemiyordu. Onu sahiplenip kendi dünyasına hapsetmek yerine, onun kendi alanında rahat etmesini istiyordu. O zorla tutulacak biri değil, diye düşündü içinden. Onu kazanmanın yolu sabır. Bu düşünce ona yabancıydı, çünkü o hayatı boyunca hep almış, koparmış ve zorla elde etmişti. Melis içinse ilk kez beklemeyi seçiyordu. Mesai sonuna doğru ofisin camları akşamın turuncu ışığını yansıtmaya başladı. Melis masasının yanında ayakta duruyor, bir dosyayı inceleyen Mert’le hararetli bir şeyler konuşuyordu. Gülümsüyordu. O gülüş… Karan’ın içinde sebebini hemen adlandıramadığı keskin bir rahatsızlık uyandırdı. Kapının eşiğinde durmuş onları izliyordu. Melis’in başını hafifçe yana eğerek konuşma biçimi, heyecanlandığında ellerini kullanışı, gülerken gözlerinin kısılışı… Bunları daha önce de görmüştü ama şimdi farklıydı. Başka bir adamın bakışlarıyla paylaşılıyordu. Göğsünde ani bir gerilim oluştu. Mantıksızdı, saçmaydı ama o ilkel duygu ağır basıyordu. Ona ait değil, diye geçirdi içinden, kimseye ait değil. Ama bu düşünce huzursuzluğunu azaltmadı, aksine daha da keskinleştirdi. Karan ağır adımlarla içeri girdi. Ayak seslerini duyduklarında Melis ve Mert aynı anda ona döndü. “Rapor hazır mı?” diye sordu Karan. Sesi her zamanki gibi sakindi ama bakışları bir anlığına Melis’te değil, Mert’in üzerinde durdu. Kısa, soğuk ve bir uyarı kadar net. Mert bunu fark etti, yüzündeki rahat ifade anında silindi. “Hazır, birazdan gönderirim,” dedi. Melis, Karan’ın bakışındaki o ani değişimi sezmişti. Yanlış mı hissediyordu yoksa bir şey yerinden mi oynamıştı? Karan masasına yürürken parmaklarını istemsizce yumruk yaptı. Bu bir iş meselesi değildi; bu çok daha ilkel, çok daha karanlık bir histi. Bir başkasının ona gülmesine, bir başkasının ona o kadar yakın olmasına tahammül edemiyordu. Kendine gel, bu zayıflık, dedi içinden. Ama zihninin en köşesinde o sinsi ses fısıldıyordu: Ya onu kaybetmekten korkuyorsan? Melis raporu teslim etmek için odaya girdiğinde, dosyayı uzatırken bakışları kısa bir an çarpıştı. Melis, o koyu gözlerde daha önce görmediği bir gerilim gördü; sahiplenmeye benzeyen ama ismi konulamayan bir ağırlık. Karan bakışını ilk çeken oldu, bu onu rahatsız etmişti. Melis odadan çıktığında, Karan sandalyesine yaslanıp derin bir nefes aldı. Bu bir itiraf değildi, olmayacaktı da. Ama artık bir gerçek vardı: Melis’i sadece izlemiyordu; ona dokunan, onunla gülen fikre bile katlanamıyordu. Mesai bitiminde Melis binadan çıktığında hava serinlemişti. Sokakta akşamın gergin uğultusu vardı. Otobüs durağına doğru yürürken, köşede iki adamın yükselen seslerle tartıştığını gördü. İtiş kakış başladığında Melis içgüdüsel olarak yavaşladı, omuzları gerildi. Tam o anda arkasından o tanıdık, sakin ses duyuldu: “Eve kadar bırakayım.” Döndüğünde Karan’ı gördü; yüzü sakindi, sesinde hiçbir baskı yoktu. “Gerek yok,” dedi Melis alışkanlıkla, ama bu kez sesi eskisi kadar kesin çıkmamıştı. Karan başını hafifçe eğdi, “Zorlamıyorum. Sadece güvenli bir yolculuk olur.” Bir an tereddüt etti, sonra “Peki,” dedi. Arabanın içi dışarıdaki karmaşadan uzaktı. Sessizlik gergin değil, şaşırtıcı derecede huzurluydu. Evin önünde durduklarında Melis kapıyı açmadan önce duraksadı. “Teşekkür ederim.” Karan’ın bakışı yumuşaktı. “Rica ederim. Sadece nezaket.” Melis o gece yatağına uzandığında gün boyu yaşanan detayları düşündü. Kahve, kart, dosya, araba… Bunlar küçük jestlerdi ama her biri onun dünyasında büyük bir gedik açıyordu. Aynı saatlerde Karan yalnızdı. Elinde bir içki vardı ama içmiyordu; bakışları şehrin karanlığına sabitlenmişti. Zihninde tek bir cümle yankılanıyordu: Ona zarar vermeyeceğim. Bu karar onun dünyasında bir zayıflık değil, bir devrimdi. Ve biliyordu; Melis’e giden yol zorla değil; sabırla, saygıyla ve o küçük, özenli adımlarla açılacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD