Yarbay Timur Zeybekoğlu…
Babam; iyi bir insan, harika bir adam, mükemmel bir asker, eşsiz bir komutandı ama…
Keşke tüm bunların yanında iyi bir ‘eş’ ve iyi bir ‘baba’ da olsaydı…
Ben, Hilal Zeybekoğlu… Annem melek olduğunda henüz sekiz yaşındaydım…
Hamileydi, kardeşimin doğmasına iki buçuk aydan az zaman kalmıştı. Babam, görev için “Namaz Dağları”na çıkalı iki gün olmuştu. Annem ve ben askeri lojmandaki evimizde yalnızdık.
28 Aralık… Ölsem unutmayacağım o günün akşamüzerinde acıkmıştım…
Annem o gün çok halsizdi, koltukta uzanmış uyuyordu. Normalde beni yalnız bırakıp uyumazdı, bilirdim ama o gün sanki buna engel olamıyordu.
Koltuğun önüne gelip elimi yanağına yasladım:
“Anneciğim,” dedim, güzel yüzünü, ipek gibi yumuşak tenini minik parmaklarımla okşarken,
“Çok acıktım. Makarna yapalım mı?”
Ben onun çocuğu olduğumdan mı böyle görüyordum bilmiyorum ama annem çok güzel bir kadındı.
Kıvırcık, kalçalarına kadar uzanan simsiyah saçları, üst dudağının kenarında minik bir beni, bembeyaz teni vardı. Gözleri yeşile çalan elaydı, bana her bakışında hareleri ışıldardı.
Hele bir gülüşü vardı… O gülünce çocukluğumun bahçelerinde çiçekler açardı…
Güzelim ela gözlerini kırpıştırarak zorla açtı, gülümsemeye çalıştı:
“Yapalım annem,” dedi. Boğazı kupkuruydu belli ki, konuşamamıştı.
Alt dudağını ısırarak doğruldu, zor bela ayaklandı…
Bilseydim eğer o gün annem melek olacak, yemin ederim acıkmazdım. Ama çocuk aklım anlamamıştı.
Sağ elini ince beline koyup yavaşça eğildi annem, saçlarımı öptü, elimden tuttu, beraber mutfağa gittik.
Küçük bir tencereye makarna suyu koyup kaynamasını beklerken mutfaktaki sandalyelere oturduk.
Uzun uzun öptü beni, boynumu kokladı, sevdi, sıkı sıkı sarıldı… Doymuyor, doyamıyordu sanki…
“Anne yeter, bitireceksin beni!” diye isyan ettiğimi hatırlıyorum. Gülüşlerimin arasından ellerimle onu göğsünden ittirdiğimi…
Keşke annem hep severek, öperek, koklayarak bitirseydi beni…
“Yerim… Yerim… Yerim…” Annem, yorgunluğuna, benim isyanıma inat edercesine, karnımı gıdıklayarak öpmeye, sevmeye devam etmişti…
O gün attığım tiz kahkahalar, lojmanın duvarlarını son kez inletmişti…
Makarna suyu kaynadı. Annem, yine oturduğu yerden zorlanarak kalktı. Tuz, yağ, makarna… Ocağın başında ayaktaydı, malzemeleri tencereye bıraktı.
Bir an kaşları çatılarak duraksadı.
Suyun içine attığı makarnayı karıştırma fırsatı olmamıştı.
Bana döndü, baktı… O bakış her gece gelir gözümün önüne, şu gün olmuş canımı acıtır…
Üstünde ona çok yakışan pembe-beyaz pijama takımı vardı.
Annem, bakışlarını benden kaçırdı, bacaklarına baktı. O baktı diye ben de baktım… Pijama altı saniyeler içinde kırmızıya boyandı.
Annem sağ eliyle tezgâha tutundu, sonra hızla ocağı kapattı.
O an bile, aslında önce kendi canını değil, beni düşündüğünü çok sonra, büyüyünce anlamıştım.
Ocaktaki yemek unutulur, ola ki yangın çıkar…
“A-anne…” dediğimi hatırlıyorum, korktuğumu, ağlamaya başladığımı…
“Sorun yok… Bebeğim… Sorun yok…”
Annem yine gülümsemeye çalışmıştı. Bacaklarının arasından akan kan, sadece pijamasını değil, üzerinde durduğu zemini bile kırmızıya bulamıştı.
Sol elini hâlâ içeride kardeşimin durduğu şişkin karnına yasladı. Duvardan tutuna tutuna yanıma ulaştı.
Yanaklarımı avuçlarının arasına aldı, o hâliyle öptü beni, yine boynumu kokladı:
“Ağlama gözümün nuru… İyiyim, merak etme. Songül teyzeni çağırabilir misin?” diye fısıldadı.
Sesi titriyordu, gözleri de öyle… Bana “ağlama” diyordu ama onun yanaklarından dökülenlerin haddi hesabı yoktu.
O an yine annemin bacaklarına baktım… Kan değil, su akıyordu sanki. Öyle fazla, öyle kırmızı…
Koştum. Tüm gücümle koşup üst kata çıktım.
Babamın arkadaşlarından birinin eşi olan Songül teyzeyi çağırdım:
“Annem kanıyor,” dedim.
Diyecek başka bir şey bulamamıştım.
Kadın koşa koşa indi aşağı. Annemin kanamasına baskı uyguladı, bağırdı. Yardım çağırdı…
Evimiz bir anda kalabalıklaştı, lojmandaki pek çok insan yardım eli uzattı ama babam yoktu…
Onca el arasında gözlerimde, gönlümde bir tek babamı aramıştım.
Çok kanadı annem… Mutfaktan banyoya, oturma odasına, dış kapıya kadar… Her yer onun kanıyla boyandı. Pişiremediği makarnası ocakta, çok sevdiği, “Gözümün nuru” dediği biricik kızı sessiz hıçkırıklarla bir köşede kaldı.
Apar topar götürüyorlardı annemi. Kapıdan çıkmadan önce, etrafındaki insanların arasından geçip yetiştim.
Elini tuttum:
“Anne, ölme…” dedim hıçkıra hıçkıra… Boynum o anda bükülmüştü. Öksüzlüğün ağırlığı daha annem uyumadan çok önce enseme çöreklenip oturmuştu.
Annem, elini tuttuğum elimi dudaklarına götürdü, koklayarak öptü:
“Anneler ölür mü hiç?” diye sordu, gülümsüyordu.
“Geleceğim annem, kardeşinle birlikte geri geleceğiz. Uslu kız ol, tamam mı? Songül teyzeni sakın üzme,” dedi…
Çok korkardım annem ölecek diye… O kadar bağlıydım ki ona… Ölüm diye bir gerçek olduğunu öğrendiğimden beri hep annemin ölmesinden korkmuştum…
Ölümsüz olsun istiyordum annem…
İncinmesin, üzülmesin, hep gülsün…
Beni hep böyle güzel sevsin…
Geri gelmedi…
O kapıdan apar topar götürdükleri annem, kardeşimle birlikte geri gelemedi…
Babamın görev yeri Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesiydi. Buralarda kış çok erken gelir, bir o kadar da geç giderdi.
Annem, gebelikten dolayı iç kanama geçirmişti. Beytüşşebap, annemi elimden almaya yemin etmiş gibi… O gece öyle soğuk, öyle soğuktu ki…
Yollar kapanmış, adeta yer gök kar içindeydi.
Yetiştirememişler benim güzel annemi şehir merkezindeki hastaneye. İlçedeki müdahaleler ise yetersizmiş…
Acil ameliyata alınması gerekliymiş ama yetişememiş…
Annem gitti… Açlığım geçti…
İki gün boyunca Songül teyzelerin evinde bir köşeye oturup, annemle kardeşimin gelmesini bekledim. Uyudum, uyandım, annemi sordum ama hiçbir şey yemedim…
İki gün sonra babam girdi kapıdan. Elin eviydi ama ne zaman kapı çalsa açmaya koşarak ben giderdim.
Annemi bekliyordum çünkü o, kardeşimle birlikte geri gelecekti…
Yine öyle oldu. Kapı çaldı, açmaya ben gittim.
Babam, kirlenmiş kamuflajıyla, gözleri kan çanağı olmuş hâlde kapının önündeydi.
Oysa annem yıkamıştı o kamuflajı… Ütülemiş, çok sevdiği kocasına kendi elleriyle, özene bezene giydirmişti…
“Baba,” dedim, dudağım büküldü, ağlamaya başladım:
“Annem çok kanadı… Onu götürdüler.”
Babamın dudağının titrediğini gördüm, sonra o dudaklarını birbirine bastırdığını… Eğilip beni kucağına çekti; toprak kokuyordu… Çimen, is, barut…
Öyle sıkı sarılıyordu ki nefesim kesilmişti ama umurumda bile değildi…
“Baba? Annemi getirdin, değil mi?” diye sordum.
Ses etmedi.
“Baba? Annem…” dedim yine.
Yutkunduğunu duydum…
Biliyordum ama içten içe; Songül Teyze hiç gülmüyor, sürekli benimle konuşmaya çalışıyor, bir şeyler yedirmek için elinden geleni yapıyor ve çok fazla ağlıyordu… Bana baktıkça ağlıyordu.
Çocuklar hisseder… Aslında annemin gittiğini o an bilmesem de hissediyordum.
Ben ağladım, babam sustu, ben ağladım, Beytüşşebap güldü, ben ağladım… Ama ne kadar ağlarsam ağlayayım, güzeller güzeli annem toprağa gömüldü…
Dördüncü günün sonunda annemi defnetmek için memlekete döndük…
Çocuktum, küçüktüm, bilmiyordum ya da kabul etmiyordum… Babam, beni anneme götürüyor sanıyor, öyle olması için dualar ediyordum…
Babaannemin evine ulaştığımızda kıyametler kopuyordu…
“Yavrumu böyle mi getirdin bana, Timur!” Anneannem, babamın boynuna sarılmış haykırıyordu: “Ben sana kızımı böyle mi emanet ettim, Timur!”
Babamın bedeni taş kesmişti; sanki put misali öylece duruyor, yumruklarını sıkıyordu.
“Kuzumun ölümüne kuzusu mu sebep oldu? Neden kurtarmadın onları, Timur? Neden bir başına koydun?”
Babam o zamanlar 38 yaşında, çelik gibi bir binbaşıydı. Başı dik, gözü kara… Tam bir görev adamıydı…
Binbaşı Zeybekoğlu’nun her zaman dik duran omuzları o an sarsıldı; ananemin sözlerinin ağırlığıyla içe doğru büküldü, gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü…
Ben babamın yüzünden bakışlarımı bir an olsun çekmiyor, hâlâ bir umut beni anneme götürmesi için çaresizce onu izliyordum.
Ananemin dudaklarından döktüğü her söz, benim minik kalbimi paramparça ediyordu.
Annem ölmüştü ve ben... sonsuz bir yalnızlığın içine acımasızca çekiliyordum…