"Pislik"

2339 Words
Annemi acı dolu ağıtlar, sessiz yakarışlar, çaresiz yalvarışlarla toprağa koyduk… Defnetmek üzere mezarlığa götürmeden önce son kez öptüm onu… Bedeni beyazlar içine sarılmıştı, sadece yüzünü açtılar. Dediler ki, “Annen uyudu…” Gerçekten de uyuyordu annem; rengi soluktu ama çok güzel görünüyordu. Gözleri kapalıydı, bana bakmıyordu ama sanki gülümsüyordu… Annem, hastaneye yetiştirildiğinde çoktan ölmüş, karnındaki kardeşim de öyle… Yine de bir umut müdahale etmişler ama sonuç değişmemiş. Bebeği sezaryenle alıp yaşatmayı denemişler; fakat o, annemle gitmeyi tercih etmiş… Kefenlerken annemin göğsüne sarmışlar onu, babam öyle istemiş… Belki de annem, küçük oğlu kucağında olduğu için böyle güzel gülümsüyordu, bilmiyorum… Dudaklarımı alnına, güzel yanaklarına değdirdiğimi hatırlıyorum; buz gibiydi… O buz, daha sekiz yaşında göğsümün ortasına yerleşti, yangın oldu; soğudukça alevlendi sanki ve bir daha da hiç geçmedi… Annem bebeği kucağında, Evliyalar Şehri Konya’da, Üçler Mezarlığı’na defnedildi… Çok ağladım… Annemin geri gelmesini çok istedim. Babamın boynuna sarılıp yalvardım ona: “Baba, annem çok uyudu, artık uyansın, onu çok özledim,” dedim. Ben ne kadar babama sığındıysam, ağlayıp ona yalvardıysam, o öylesine susmayı tercih etti. Üç gün boyunca hep kucağında tuttu beni, saçlarımı okşadı, öptü, sırtımı sıvazladı ama tek kelime etmedi. Küsmüştü bana sanki… Belki de bilmişti, annemin benim “Makarna yapalım mı?” dediğim için o hale geldiğini… Üçüncü günün sonunda babamda gitti. Namaz Dağları’nda bıraktığı timi, dört şehit vermiş; gitmesi şart, zorunlu ve gerekliymiş… O gün, yani 4 Ocak’ta, babam da mesleğini bahane ederek terk etti beni. Terk etti diyorum çünkü tam tamına üç yıl boyunca geri gelmedi. Aramadı da hani… Sekiz yaşındaki çocuk halime olan küslüğünü üç yıl boyunca sürdürdü… Sağ olsunlar; anneannem, babaannem, dedelerim, halalarım, teyzem, dayım… Hepsi çok sevdiler, ilgilendiler, üç yıl boyunca varlarını yoklarını bana verdiler. Lakin onların bana verdikleri hiçbir şey, annemin bir gülüşü kadar etkili değildi. Annemin yokluğu, babamın küskünlüğüne karıştı. İçime kapandım, suskunluğum zihnimde gün geçtikçe yükselen seslerle barıştı. Bana bakan büyüklerim mi ısrar etti, onlarda mı artık sıkıldı benden bilmiyorum; babam üç yıl sonra gelip beni yeniden yanına aldı. Görev yeri Beytüşşebap’ta değildi artık, Konya’ydı. Memleketine istemişti tayinini. Normalde teşkilat bünyesindeki askeri personellerin, istisnai durumlar haricinde, kendi memleketlerinde görev yapması yasaktır. Ancak eş ve çocuk kayıplarında; aile bütünlüğünü korumak, psikolojik destek sağlamak amacıyla, kendi memleketi dahil istediği herhangi bir noktaya atamasının yapılması mümkündür. Babam da bu haktan yararlanmıştı. Keşke yapmasaydı dediğim çok zaman oldu. İçim acısa da ben onun yokluğuna alışmıştım. Üç yıl sonra gelmiş, beni yeni yeni alışmaya başladığım yaşam alanımdan çekip almıştı. Gündüzleri okuldaydım, akşamları ise babamla… Bana hâlâ küs olan babamla… On bir yaşındaydım. Ben daha sadece on bir yaşındaydım… O zamanlar babamın benimle kurduğu iletişim kısa ve net cümlelerden ibaretti. “Acıktın mı? Yemeğini ye. Uyu. Uyan.” Gibi gibi… Hem annem hem de babam Konyalıydı, bu yüzden aile büyüklerimizin, yakın akrabalarımızın hepsi oradaydı. Çoğu zaman yalnız değildik aslında, ama etrafımızda kimse yokken babamın kiraladığı o evde, ikimizin arasında duran kocaman, dokunulacak kadar belirgin bir yalnızlık vardı. Annemin yokluğu öyle belliydi ki… Annemden sonra evlenmedi babam, hayatına başka bir kadın almadı. Ya da aldı, benim haberim olmadı, emin değilim. Her geçen gün ikimiz de birbirimizden uzaklaştık. Babam, benim için çocukken aşık olduğum o adam olmaktan uzaklaştı. Ben de sanki onun için bir emir erinden farksız olmaya başladım. Binbaşı Zeybekoğlu emir verir, ben uygularım. Akşam yaptığı yemeği yer, sorması gereken sorular varsa cevap verirdim. Gereksiz kelime israfı yapmazdık ikimiz de. Yeni ve bambaşka bir ilişkimiz olmuş gibiydi. İlk aylar nefesimi kesiyordu bu durum; babamın beni sevmediğinden artık emindim ve bunu kabullenmem zaman aldı. Ama sonra alıştım. Her şey olması gerektiği gibi ilerledi, ben ondan bir şeyler beklemeyi bıraktım, o beni sevmeyi… Suskunluğum büyüdü, ergenlik döneminin başında bir çocuktum ama Zeybekoğlu’na asilik yapmak mümkün değildi. Öfkemi, hislerimi, sinirimi, problemlerimi hasıraltı etmeyi, kendi kendime yaşamayı öğrendim. Sonra bir şey oldu… Bir akşam babam eve yanında genç bir çocukla geldi. Dedi ki: “Artık o senin ‘Abin’ Kürşad.” Babam ve benim o evde birbirimize olan sevgisizliğimizin arasına Kürşad, adeta bir atom bombası gibi yerleşti. Babam, annem öldükten sonra bana, öz kızına, bir gram sevgiyi çok gördü ama Kürşad Böke’yi… Onu… … … … Bundan sonrasında yazacak çok şeyim vardı aslında, öncesinde de yazmadığım çok fazla eksik detay, ama yazamadım. Bilgisayarımın ekranında duran o yazılar gözlerime batarken, ellerimi başımın üstüne koyarak geriye doğru yaslandım ve son yazdığım kelimelere tekrar baktım… Kürşad Böke… Babamı çalan çocuk, benim yaşamak istediklerimi yaşayan adam ve nefretimin baş kahramanı… Tüm bunları yazmaya başlamadan önce elimde telefon, can sıkıntısından sosyal medyada öylesine geziniyordum. Bir video denk geldi… “Babanız ve kendinizle ilgili bir kitap yazsanız, ilk cümlesi ne olurdu?” diye soruyordu. Bilgisayarımın ekranında duran yazılara bakılırsa kendimi kaptırmış, ilk cümleden fazlasını yazmışım gibi görünüyordu. Bazen olur; bir video, bir söz, bir şarkı veya sıradan bir soru, insanı olması gerekenden çok daha fazla düşündürür. Sanırım bana da öyle olmuştu. O videoyu izledikten sonra kendimi; bilgisayarımı açmış, “Babam ve benimle” ilgili bir şeyler yazarken bulmuştum. Ne gereği varsa… Yirmi bir yıl geçmişti aradan, artık büyümüştüm. Kendi ayaklarımın üstünde duruyor, -en azından deniyordum- hayatıma her şeye rağmen devam ediyordum... “Ne yapıyorsun?” Ev arkadaşım ve aynı zamanda meslektaşım olan Alya, yanıma gelip oturduğunda hızla bilgisayarın kapağını kapatıp ona baktım. “Hiç,” omuzlarımı kaldırıp indirdim. Gerçekten, aslında bu yaptığım koca bir “hiç”ten başka bir şey değildi. “Ağladın mı sen?” Alya, muhtemelen burnumun şişmesinden, yanaklarımın kızarmasından ve dudaklarımın ağlayınca tuhaf bir şekilde kabarmasından anlamıştı bunu. “Evet,” dedim, saklayamayacak kadar belirgin olduğunu bildiğim için: “Sosyal medyada bir video denk geldi. Biraz fazla etkilendim sanırım.” Alya, yüzüme doğru eğildi: “Neyle ilgiliydi?” diye sordu dikkatle beni incelerken. “Ben de görebilir miyim? Seni bu hale getiren o video neyle ilgiliymiş, öğrenmek isterim.” Gözlerimi ondan kaçırdım: “Savaş, çocuklar, katliamlar…” “Tamam!” Alya, iki elini birden teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdı ve gözlerini kapatıp başını hızlı hızlı iki yana salladı: “Anladım. Vazgeçtim, görmek istemiyorum!” diye çıkıştı. Alya, çok hassas bir kızdı, yirmi yedi yaşında, harika bir danışmandı. Gece siyahı gözleri, kumral teni, kestane rengi saçları ve kendine has aurasıyla fazlasıyla dikkat çekiciydi. Ama hassas kalbi, dünyanın gerçeklerine dayanamadığından, görmemeyi, duymamayı ve mümkünse bu tarz konuları konuşmamayı tercih ederdi. Bizlerin bakmaya dayanamadıklarını, dünyanın bazı yerlerinden insanların yaşıyor olması ise çok, hem de çok ironikti… Dudaklarımı birbirine bastırıp hafifçe gülümseyerek ayağlandım: “Gidip elimi yüzümü yıkayacağım,” dedim. “Gidiyor muyuz?” Arkamı dönmüş, banyoya doğru gitmek üzereydim ki sorusuyla adımlarımı durdurup yeniden ona baktım: “Nereye?” “Öğleden sonra bizimkilerle buluşacaktık ya?” dedi, bakışları sanki beni yargılıyordu ama aldırış etmedim. “Gidiyoruz ya! Bir an boşluğuma geldi. Tabii ki gidiyoruz,” dedim, kendimden emin ve aslında unutmadığımı belli eden gereksiz bir öz güvenle. “Sen de yani…” Yine unutmuştum… “Evet, evet.” Alya, başını iki yana sallayarak beni geçiştirdi. Kolundaki saati kontrol etti ve ekledi: “Sen, şimdi, hazırlanıp çıkmak için sadece on beş dakikamız olduğunu da biliyorsundur, değil mi?” İçimden aleni bir telaş geçti ama belli etmedim: “Tabii ki!” Yine geç gidecek olursak Sude, saçımı başımı acımasızca yolabilirdi. On beş gün sonra Suriye’ye gidecektik ve bu gün, gidecek olan tüm ekip buluşup bazı detayların üstünden geçecekti. İsmail Boz, benim üniversitede en sevdiğim hocalarımdan biriydi. Savaş sonrası psikolojik etkilerin incelenmesi ve askerlerin yaşadığı travmalar üzerine bir araştırma başlatmış, kurduğu ekibe Alya ve beni de dahil etmişti. Ben, savaş sonrası psikolojik rehabilitasyon ve travma terapisi alanında oldukça yetkin bir psikolojik danışman olmayı başarmıştım. Aslına bakılırsa, bu mesleği tercih etme sebebim, başkalarının sorunlarını öğrenmek ya da çözmek değildi. Kendi iç dünyama yönelik bir adımdı sanırım; kendimi aradığım ve bulamadığım çok fazla dönem vardı. Hayat, tıpkı babam gibi bana hiç acımamıştı… Kendimi hâlâ arıyorum, buldum diyemem ama uzmanlık alanımı belirledim. Küçükken harp okuluna gitmeyi çok istemiştim. Yine kendimi aradığım bir dönemdi ve babama rağmen, hayran olduğum teşkilata girerek bulabilirim diye düşünmüştüm. Babam, harp okuluna girmeme izin vermedi elbette, yine de denedim. Başarmak üzereydim de aslında, girebilirdim, eğer diyabet hastası olduğum ortaya çıkmasaydı. Babamın yanı sıra bünyem de asker olmama izin vermedi. Ben de alternatifleri değerlendirdim. Boz’un bu araştırmasına katılmam, uzmanlık alanıma uyuyordu ve Suriye’de bulunan askeri üsler, mesleğim için elde edebileceğim önemli fırsatlardan biriydi. İsmail Boz, Suriye'deki askeri üslerde görev yapan askerlerin yaşadığı psikolojik travmalarla ilgili devlet destekli kapsamlı bir araştırma başlatmıştı. Özellikle savaşın psikolojik etkileri, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), anksiyete ve depresyon gibi durumlar üzerine yoğunlaşılacak bir araştırma olacaktı. Araştırma, askerlere yönelik terapötik yaklaşımlar geliştirmeyi, travmanın uzun vadeli etkilerini incelemeyi ve savaş psikolojisinin bireylerin sosyal, ailevi ve profesyonel yaşamlarına olan etkilerini kapsamayı hedefliyordu. Araştırmanın amacı, savaşın askerler üzerindeki uzun vadeli psikolojik etkilerini anlamak ve bu etkileri yönetebilecek terapi yöntemlerini geliştirmekti. Ben de savaş sonrası zorlayıcı travmalara sahip bireylerle çalışarak onlara başa çıkma stratejileri öğretme, travma sonrası psikolojik destek sağlama ve sosyal uyum süreçlerini gözlemleme göreviyle bu ekibe dahil edilmiştim. Ayrıca, askerlerin ruh sağlığına dair yapılan gözlemler, bilimsel bir veri tabanı oluşturulmasına katkı sağlayacak ve bu veriler, ileride benzer bölgelerde görev yapan askerler için rehber olacaktı. Bana göre bu görev kesinlikle kutsal ve her türlü riski almaya fazlasıyla değerdi. Her ne kadar Zeybek’in bunu istemeyeceğinden adım gibi emin olsam da, umurumda değildi. Onun emir eri olmayı bırakmıştım ve o, Suriye’ye gitmemi ne olursa olsun engelleyemeyecekti… Yaklaşık yarım saat sonra, Alya’yla birlikte ekiple buluşacağımız kafeteryaya ulaşmıştık. Vedat, Akif, Nergis, Aslı ve Sude çoktan gelmiş, hatta sipariş bile vermişlerdi. “Selam,” masalarına yaklaştığımızda, en sevimli gülümsememi takınarak seslendim. “Selam,” beni ilk karşılayan kişi Vedat olurken, diğerleri başlarıyla selam verdi ve Sude kaşlarını çatarak söylenmeye girişti. “Sadece bir gün! Lütfen, sadece bir kereliğine buluşmaya zamanında gelemez misiniz?” Size bir sır vereyim mi? Sude, “DELİ…” Takıntılı bir tip, onun için ağızdan çıkan her söz ama bakın, istisnasız her söz önemli. Mesela, buluşmaya karar verdik ve saat olarak öğlen 14:30’u seçtik. Herkesin tam saatinde, yani 14:30’da, buluşma noktasında olmasını ister. Trafik vardı, ayağım taşa takıldı, elim kapıya sıkıştı… Gibi insani ve olası bahaneleri asla ama asla kabul etmez. Kendisi her zaman dakiktir ve herkesten de aynı performansı beklediği gibi bunu göstermekten çekinmez. “Üzgünüm,” omuzlarımı kaldırıp indirdim ve hızla onun karşısında duran sandalyelerden birine yerleştim. Sude derin bir nefes alıp verdi. “Hiç hoş değil!” dedi, başını iki yana umutsuzca sallarken: “Gerçekten, bu yaptığınız hiç hoş değil.” Bakışlarımı diğerlerinin simasında gezdirdim ve tek gecikenlerin Alya ve ben olmadığını fark ettim. Belli ki herkes en az bir dakika kadar gecikmişti. “Sudeciğim…” Alya, Sude'nin hemen yanına oturdu ve sağ elini onun elinin üstüne yerleştirdi: “Sen gelmesen mi acaba?”dedi “Nereye?” “Suriye’ye tabii ki tatlım,” Alya, aranıyor gibiydi: “Oralar sana pek yaramaz sanki? Bu kadar büyük bir takıntı, anksiyeteni arttırmaz mı?” “Senin anksiyetenin yanında benimki ne ki?” Sude, gözlerini kısarak cevap verdi: “Kötü şeyleri duymaya bile dayanamazken, görmeye nasıl dayanacaksın?” Alya, gülümsedi, sandalyesinde geriye doğru yaslandı ve uzun saçlarını iki eliyle birden havalandırıp, geriye doğru attı: “Doğru,” dedi, hepimizi meraklandırmaya yetecek kadar bir süre duraksadıktan sonra da ekledi: “Anksiyeteler aşılmak içindir bebeğim,” diyerek kıkırdadı ve Sude’nin, yanağından minik bir makas aldı: “Sana da tavsiye ederim.” “Tamam?” Vedat, Sude’nin, Alya’yı öldürmesini engellemek ister gibi kahramanvari bir tavırla araya girdi ve Sude’nin söyleyeceklerini gırtlağında bıraktı: “Hadi işimize bakalım. Nereden başlıyoruz?” Ekiple birlikte, üç saat boyunca oldukça fazla konunun üstünden geçtik. Yemek yedik, bir şeyler içtik ve adeta kafenin masasını, dosya yığınları, not kâğıtları gibi bir sürü şeyle kapladık. İsmail Hoca, bugün arayıp gitme tarihimizi net olarak haber vermişti. “Ne zaman gidiyoruz tam olarak?” Vedat, bedenini esnetirken sormuş, aynı zamanda bana bakmıştı. Normalde on beş gün içinde gideceğimiz kesinleşmişti fakat tam gün ve zaman belli değildi. “Hilal…” Duyduğum sesin sahibinin orada olmamasını, aslında bunu tamamen bir taraflarımdan uydurmuş olduğumu düşünerek, arkadaşım Vedat’ın gözlerinin içine bakarak gülümsedim. “İki hafta içinde yola çıkmış olacağız,” dedim. Aslında gideceğimiz tarihi söyleyecektim ama duyduğum ses zihnimi anında ele geçirmişti. “O kim?” Vedat, verdiğim cevaba değil de, nefesini ensemde hissettiğim o pisliğe odaklanmış gibi görünüyordu. Kaşıyla arkamda bir yerleri işaret ederek sormuştu. Dudaklarımı birbirine kenetleyip, başımı hafifçe geriye doğru çevirdim ve göz ucuyla ona bakıyormuş gibi yaptım… Aramızda mesafe vardı, o kapıya yakın bir konumda duruyordu. “Bir tanıdığımız,” dedim aceleden yoksun, telaşsız bir şekilde ayağa kalkarak. “Ben, bir selam vereyim.” “Bu tanıdık, bekâr mıdır acaba?” “Ona talibim…” “Seyirlik… Sadece izle, ruhun doysun…” Kız arkadaşlarım içlerindeki bu ‘GOP’ çocuğunu tam olarak ne zamandır benden saklıyordu? Hemen yanımda oturan Alya, bileğimden tutup çekiştirdi ve bana doğru iyice sokularak sordu: “Sevgilin mi?” “Saçmalama!” O an, neden ciyakladığımı ya da sesimin neden yükseldiğini bilmiyordum; eminim göz bebeklerim de büyümüştü… “Babamın elemanlardan biri,” dedim, sesimi normal tona çekmek için biraz çaba sarf etmiş bulunuyordum. “Böke… Aileden sayılır.” “Böke…” Nergis, derin bir iç çekerek onun adını mırıldanırken, Alya alt dudağını ısırarak gözlerini güçlükle ondan çekip bana bakabildi: “O zaman bizi tanıştır?” ‘Dışı sizi, içi beni yakar!’ diyemedim… Bunun yerine gülümseyip, başımla onları onaylamakla yetindim. Geriye dönüp kapının yanına doğru yürürken, yüzümdeki gereksiz gülümsemeyi silip ona sert bir bakış gönderdim. “Ne arıyorsun burada?” dişlerimin arasından, tıslama gibi bir ses çıkararak sormuştum. “Konuşmamız lazım.” Böke, o kahrolası koyu gözleriyle dümdüz bakarak konuşuyordu. “Konu?” diye sordum. Başını hafifçe yana eğdi, dudağına belli belirsiz bir gülümseme kondurdu, kavisli kaşlarını yukarı itti: “Suriye?” dedi alaycı bir sesle, beni taklit eder gibi tek kelimeyle cevap veriyordu. Muhtemelen Aslı, onun bu görüntüsünden sonra masanın üzerine doğru erimiş olabilirdi… Ne gösterişçi bir pislik! Ekvatora yaydığı enerjinin kesinlikle farkındaydı, hatta o, etrafında olan biten her şeyin farkındaydı… Bunu kızların ilgisini daha fazla çekmek için yaptığına yemin edebilirdim ama ne yazık ki ispatlayamazdım! Pek sevgili arkadaşlarımın onun bu ‘özensiz’ haline bile methiyeler dizecek kıvama gelmeleri saçmalıktı. Onu kamuflajla görseler ya da belki resmi kıyafetleriyle… Acaba o zaman ne yapacaklardı? Yüzbaşı Kürşad Böke…  Gören her kadın, onda sevecek bir şeyler bulabilirdi belki… Ben hariç… Çünkü o hâlâ benim nefretimin başkahramanıydı…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD