"Kani Masi"

1482 Words
Üstünde siyah, bol bir tişört, altında haki renkli kargo bir pantolon, kafasında saçlarının asker tıraşını gizleyen siyah bir şapka ve artık ayağına yapıştığını düşündüğüm çöl botlarıyla Böke, tam karşımda duruyordu. Botlarının artık ayağına yapıştığını düşünüyorum çünkü sürekli onları giyiyor! Ciddiyim! Düğüne, bayrama, çarşıya, pazara, dağa, taşa hiç önemli değil, nereye giderse gitsin sürekli o botlar ayağında. Başka ayakkabı giyemiyormuş! Yaz sıcağında bot giyen bir manyaktan bahsediyoruz ve arkadaşlarım, onun dış görünüşüne bakarak eriyip bitiyor! Acaba ayaklarına bakmadılar mı? Baksalar görürlerdi yani! Tamam, ondan nefret ediyorum ama yakışıklı olduğunu inkâr edemem. Boyu, neredeyse iki metre. Tam rakamı bilmiyorum. Onun boyu böyle anormal şekilde uzamaya başladığında aramız da açılmıştı, o yüzden göz kararı söylüyorum. Kaşları genelde çatıktır. Özellikle kamuflajı üstündeyse. Ama sivilde tam bir serseri gibi takılır. Bol kıyafetler, şapkalar, kapüşonlu ceketler, özensiz, bakımsız, dağınık… Simsiyah gözleri var… Gemlik zeytini gibi parlar ikisi de. Hele sinirliyse daha da koyulaşırlar. Yüz hatları çekicidir, keskin ama aynı zamanda sevimli. Alt dudağı üst dudağına göre biraz daha dolgundur, kızlara iş atarken o dolgunluğu fena kullanır. Siyah saçları uzun süre görevde kaldığında hafiften güneş yanıklarından dolayı kumrala çalar ama tıraş olunca yine eski haline döner. Uzun, upuzun, ok misali gür kirpikleri var, sürekli çatık kaşlarını okşar durur. Özellikle gözlerini kırptığında, hafifçe göz kapaklarının altına düşen gölgeler, ona çekici, esrarengiz bir hava katar. Bir adamın kirpikleri böyle uzun olmamalı, ama işte Böke’de oluyor ve can sıkıcı şekilde ona yakışıyor. Kaşları... Gür, biçimli ve kavisli... Öfkeli olduğunda birbirine yaklaşan, gölgelendirdiği simsiyah gözlerini daha da tehlikeli kılan kusursuz kavisleri var. Çatıldığında sanki alnına kazınmış bir mühür gibi durur, çözüldüğünde bile içinde bastırılmış bir sertlik saklıdır. Burnu tam kararında. Ne fazla kemikli ne de yuvarlak; yüzündeki keskin hatlara kusursuzca oturan, hafif belirgin bir kemeri olan, erkeksi ve güçlü bir burunu var. Ne zaman yüzünü bir yana çevirse ışık, burnunun yan kısımlarında ince bir gölge bırakıyor, hatlarını daha da belirginleştiriyor. Ve çenesi… Söyleyecek fazla bir şey yok. Güçlü. Sivri değil ama belirgin, tam anlamıyla maskülen. Sakal bıraksa karizmatik olurdu, ama tıraşlı hali bile yeterince çekici… Böke, fazla düzgün bir adamdır. Sinir bozucu şekilde düzgün ve tüm kızlar ilk görüşte ona aşık olur… Abartmıyorum! Adamın öyle bir aurası var… Bazen, asker olmasaydı eğer, büyüdüğünde teni nasıl olurdu diye düşünürüm, şu an esmer… Eskiden beyazdı çünkü… Ellerine bayılırdım… Yani o zamanlar. Şimdi bayıldığım falan yok! Bizim kızlardan hangisini gözüne kestirdi bilmiyorum, ama yüzümde duran bakışları omzumun üstünden birini gördü. Çok hafif güldü. “Arkadaşların bizi çağırıyor,” dedi sakince: “Ama vaktim yok, gidelim.” “Kızlar… Seninle tanışmak istiyor,” dedim istemeye istemeye: “Selam ver, sonra da git. Benim işim var.” Yüzündeki gülümsemeyi ortadan kaldırıp yeniden bana baktı, kaşlarını çattı: “Zeybek’in kızı,” dedi. Bana böyle söylemesinden ne denli nefret ettiğimi bilemezsiniz: “Eşyalarını alıp gelmek için iki dakikan var.” Ona karşı gelmek için ağzımı açtım ama arkasını dönüp gidince dudaklarım aralanmış, konuşmak için içime çektiğim nefes ciğerlerimde asılmış şekilde kalakaldım. Aslı’nın üzülmüş gibi “Yaa!” dediğini duydum ama aldırmadım. Eşyalarımı da almadım. Hızla Böke’nin peşine takıldım. “Bana bak, Böke!” dedim, dişlerimi sıkarak. Öyle hızlı yürüyordum ki o bir anda adımlarını durdurup bana dönünce, fren yapamayıp duvara giren araba misali göğsüne tosladım. Kaslarından bahsetmiş miydim? Kafam kadar pazuları var! Burnum acıdı ama çaktırmadım. Bana tepeden bakarken, ‘Ne var?’ dercesine göz kırptı. “Ne var!” dedim sinirle. “Bana bak demedin mi? Baktım?” dedi, elimle ağrıyan burnuma dokununca gülümsedi: “Sakarsın… hâlâ…” gibi bir şeyler söyledi, ama onun sinirlerimi bozmak için söylediği kelimelerini es geçtim. “O, komutanına söyle!” dedim, iki metrelik adamın karşısında, küçük bir kız çocuğu gibi duruyordum, sesimin kulaklarına ulaştığından bile emin değildim ama önemsizdi: “Ne pahasına olursa olsun Suriye’ye gideceğim!” “Gitmeyeceksin,” dedi. Sesi alaycı ve bir o kadar sakindi: “Ayrıca, beni buraya komutanım göndermedi.” “Tabii,” karşılığım iğneleyiciydi: “Eminim öyledir.” “Öyle!” İfadesi sertleşti: “Sakın Hilal, işin yok…” “İşim bu!” Onunla konuşurken sebepsiz yere yükseliyorum, elimde değil… Mümkün olsa onu bir kaşık suda boğarım! “Ne seni, ne onu ilgilendirmiyor! Benden uzak durun!” “Bizden uzak durmayan sensin!” Böke, bir adım atıp bana yaklaştı, burnundan soluyordu: “İşini burada yap! Suriye’de değil!” “İşimi nerede yapacağımdan sana ne?”, Ellerimi göğsümde birleştirirken, bir yandan kendimi savunuyor, öte yandan kalbimin sesini duymasın diye onu saklamaya çalışıyordum. Her kızın ilk aşkı babası olur derler ama benim ilk aşkım oydu… Ve ne yazık ki kalbim, o aşkı hâlâ unutamamış gibi ona ne zaman yakın dursa, nefretle karışık o aşkı da hatırlıyordu… “Ölmek mi istiyorsun?” diye sordu. Sesi, yine komutan Böke’nin rengine bürünmüş, kalın ve yıkıcı duyuluyordu. “Evet, istiyorum. Yasak mı?” Suriye’de ölür müydüm bilmiyorum ama böyle giderse Böke, beni kesin öldürecek gibi bakıyordu. Bir yıldan fazla bir süredir görüşmemiştik. Ne zaman bir araya gelsek kavga ediyoruz. Bazen ona söylediklerimden ve sinirimden pişman oluyorum. Kendini benim için değerli sanmasından korkuyorum ama ne yazık ki durum bu! Onunla aramızda bir şey var, çözemiyorum. Onu ne zaman görsem göğsüm acıyor. Kırıldığım her an gözümün önünde sanki yeniden yaşıyormuşum gibi canlanıyor. “Büyü artık Hilal!” Dişlerini sıkıyordu: “Yıllardır Zeybek’i de, beni de yeterince yordun! Artık çocuk değilsin, kendine gelmen gerekiyor…” Gözlerim doldu… Ben mi onları yormuştum? Deli gibi ağlamak istiyordum ama onun karşısında aciz, küçük bir kız çocuğu gibi davranmaktan ölümüne korkuyordum. Göğsümde birleştirdiğim kollarımın etine tırnaklarımı geçirip çenemi sıktım. Stres seviyem öyle yüksekti ki kaslarım ve çenem ağrıyarak kasılıyordu. “Tamam,” diye fısıldadım. Ne o, ne de ben pes edecektik biliyorum. Konuşmak ikimiz için sadece zaman kaybıydı… Arkadaşlarımın yanına gitmek için arkamı dönüp yürüdüğümde henüz üç adım ancak atmıştım. Böke, yumruk yaparak iki yanıma düşen kollarımdan birini tuttu. Bedenim anında buz oldu. Hızla bir adım geri çekilip elini savurdum. Bana dokunmazdı. Kolay kolay dokunmazdı. Babamın ona söylemediği, ama onun, sanki babam bunu söylemiş gibi uydurduğu bir kuraldı bu… Babam onu evimize aldığında henüz on dört yaşındaydı. İkimiz de çocuktuk. Babam onu bana ‘Abi’ diye tanıştırdı ama o, hiçbir zaman benim abim olmadı… Hızla yönümü ona dönüp, kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. Şaşırmış görünmüyordu. “Senin için tehlikeli,” dedi, dümdüz, hatta bomboş bakıyordu: “Gitmemelisin.” Uzun bir soluk alıp verdim. “Senin, Kani Masi’de olman gerekmiyor mu ya?” dedim. Aslında konuyu kapatmak istiyordum: “Bot bastığın yere ‘Bizim’ demen falan?” Kaşlarımı alayla havaya itmiştim ama içimde bir yerler deli gibi çırpınıyordu… Bir yıldır Irak, Batufa ve Kani Masi’de görev yapıyordu. Ne demeye gelmişti ki? Ne demeye şimdi benimle uğraşıyordu? “İzinde mi kullanmayayım?” Ellerini pantolonunun ceplerine soktu, az ötesinde duran külüstürüne doğru birkaç adım atıp, kalçalarını yaslayarak sordu. O bir yüzbaşı, üstüne genel olarak yurtdışı görevlerine gidiyor. Bekâr. Sürekli dağda taşta gezdiği için aldığı maaşı harcama gibi bir lüksü de olmuyor, ama buna rağmen o külüstüre biniyor. 1967 model siyah bir İmpalası var ve o külüstürü, dünya üzerindeki her şeyden, herkesten çok seviyor. Komutanı Zeybekoğlu hariç, babama duyduğu sevgi, İmpala’ya duyduğu ile yarışır çünkü… “Benden uzakta kullan o iznini,” diye çıkıştım: “Uğraşma benimle Böke, ne yaptığım, nereye gittiğim ya da nasıl gebermek istediğim sizi ilgilendirmiyor. Son kez söylüyorum, Suriye’ye gideceğim ve siz buna engel olamayacaksınız…” “Bir sorun mu var, Hilal?” Arkadaşım Vedat’ın sesini duyduğumda duraksadım. Sesi tedirgin olmuş gibi duyuluyordu. Gerçi az önceki; hararetli tartışma ve kol savurmaya dışardan baksam, ben de aynı şekilde tedirgin olur, ne olup bittiğini merak ederdim ama bizim anlaşma şeklimiz buydu. “Yok,” dedim, yönümü ona dönerek gülümsedim: “Böke,” dedim, sağ elimi uzatıp onu gösterdim: “Yani, Yüzbaşı Kürşad Böke…” Adı dilime yapıştı kaldı. Bir süre sökemedim. Ona ‘Kürşad’ demeyeli uzun zaman olmuştu açıkçası, Böke aşağı, Böke yukarı… Asker kızı olmanın bazı kötü kalıtsal alışkanlıkları olabiliyor… Vedat’ın kaşları çatıktı… Kaşları niye çatıktı? Hayır, Böke’ye öyle bakmasa, kendi sağlığı açısından çok iyi olur da… “Memnun oldum,” Vedat, ona elini uzattı, sesi pek memnun değil gibiydi ama neyse: “Vedat Alkaya.” Böke’nin gözleri önce Vedat’ın tipinde, sonra benim yüzümde oyalandı. Vedat da onun kadar olmasa da oldukça yakışıklı bir adamdı. Gerçi, Böke’nin boyuyla kıyaslayınca azıcık boydan kısa sayılır ama hoş bir duruşu var, nazik, sevecen, korumacı… Böke, onun elini sıkıp, baş selamı verdi. Konuşmadı. Sevmemişti belli. Aman ne önemli ne önemli! “Güzel araba,” Vedat, tekrar konuştuğunda, o külüstüre ‘güzel’ demeye dili nasıl vardı anlamadım. Arabası da aynı sahibi gibiydi. Sevimsiz! “Öyledir,” Böke, sağ elini cebinden çıkarıp arabasının tavanını nazikçe okşadı. ‘Sanırsın, altında son model bir araba var da, gururlanıyor bir de…’ diyemedim. “Ben içeriye geçiyorum,” Vedat’a binaen söylemiştin: “İşlerimize dönelim mi?” “Olur,” Vedat, beni dikkatli gözlerle süzmüş olsa da olumlu yanıt verip yanıma geldi. Böke’nin kalçalarını aracından kaldırdığını ve telefonunu cebinden çıkardığını gördüm. “Sellah?” diyerek telefona cevap verip konuştuğunda, bir yandan yürüyor bir yandan da o ismin hangi sevgilisine ait olduğunu düşünüyordum!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD