"Yıkım."

1079 Words
“Yakın mısınız?” Vedat’ın sorusu, zihnimde dönen tüm o karmaşanın ortasına yüksek oktavlı bir ses bombası misali daldı. “Hım?” dedim dalgın bir tavırla dönüp ona bakarak. “Anlamadım… Ne dedin?” “O arkadaş… Aileden sayılır demiştin, yanılıyor muyum?” Vedat dikkatle gözlerime bakarken, bir anlığına adımlarımı durdurmak zorunda kaldım. Sahi… Böke ile yakın mıydım? İçim bilmem kaçıncı kez sızladı. Derin bir nefes alarak gülümsemeye çalıştım. “Beraber büyüdük.” dedim yalansız, dümdüz bir sesle. “Babam onu çok sever. Böke… iyidir.” Vedat’ın kaşları havalanırken dudaklarını birbirine bastırdı. Bu tavrıyla beni tarttığını, ifademi okuduğunu, ses tonumu bile ölçtüğünü anladım. “Ekibe ayıp oldu.” diyerek konu odağını dağıtmaya çalıştım. “Gidelim de Sude daha fazla sinirlenmesin.” Vedat, hoş bir gülümsemeyle gözlerinin içini aydınlattı. Başını olumlu anlamda yavaşça salladı. Sağ elini öne doğru uzatıp yürümem için teşvik ettiğinde, bir an bile düşünmeden yürümeye başladım. Ekibin bulunduğu masaya yeniden döndüğümüzde, zihnimdeki kaosu sonraya erteleyerek susturmayı başarmıştım. Ancak Böke’den daha büyük bir sorunum olduğunu anlamam da uzun sürmemişti. Masada kalan tüm ekip arkadaşlarımızın yüzü asık, canlarının oldukça sıkkın olduğu gün gibi ortadaydı. Vedat kendi sandalyesine otururken ben de yerimi aldım. “Bir şey mi oldu?” Vedat benden önce davranarak sorguladı. İkimizin bakışları da masadaki her bir yüzde tek tek dolandı. Cevap veren olmadı. Aslına bakılırsa hepsinin tepkisi neredeyse aynıydı: dudaklarını birbirine bastırmak ve özellikle benim gözlerime üzülüyormuş gibi bakmak… “Ne?” dedim, içime yapışan huzursuzluğa inat gülerek. “Sorun ben miyim?” Başımı çevirip Alya’ya baktım. Sanki imkânı varmış gibi yüzü biraz daha asıldı. “Üzgünüm, güzelim.” dedi telefonunu bana uzatırken. “Bunu görmen gerek.” Yüzümdeki gülümseme olduğu yerde ekşiyiverdi. Yutkundum ve Alya’nın telefonunu alıp ekrana baktım. Suriye’ye gidecek ekibin bulunduğu gruba atılan mesajlar alt alta sıralanmıştı. Bizimkilerin “Hocam, neden? Nasıl olur…” gibi sorularının en üstünde, Alper Hoca’nın yani İsmail Hoca’nın asistanının bir mesajı vardı. Suriye’ye gidecek olan ekip içinde değişikliğe gidildiğini ve benim ekipten çıkarılarak yerime Erdem’in geçtiğini anlatan bir mesajdı. Kaşlarım alabildiğine çatılırken ekranı yüzüme biraz daha yaklaştırdım. O mesajı kaç kez okudum bilmiyorum ama gırtlağıma acı veren bir düğüm oturdu ve gerçek anlamda bir müddet nefes alamadım. Ellerim istem dışı titrerken, “Nasıl?” diye fısıldadım. “Ama… neden…” İçimden taşıp derimi kavuran bir yangınla masanın üstünde kendi telefonumu aramaya başladım. Gözümün önünde duruyordu aslında ama buna rağmen bir süre bulamadım. “Canım, sakin olur musun, lütfen?” Alya, içine düştüğüm panik hâline itinalı bir ses tonuyla konuşarak ve bileğimi nazikçe tutarak müdahale etti. “Telefonumu gördün mü?” Onun dokunduğu yerden çıngılar çıkıyormuş gibi hissederken, titrek bir sesle sordum. Alya, masaya yasladığım elimin biraz uzağında duran telefonumu alıp bana uzattı. “Sakin ol.” dedi omzumu şefkatle sıvalarken. “Halledebiliriz. Eminim bir yanlışlık vardır.” “Evet.” gergince gülümsedim. “Eminim öyledir. Ben İsmail Hoca’yı arayacağım.” Alya’nın omzumdaki eline yavaşça dokunup kendimden uzaklaştırdıktan sonra arkamı dönüp yürüyerek İsmail Hoca’yı aradım. Birkaç çalış sonrasında telefon açıldı. “Merhaba hocam, kusura bakmayın, rahatsız ediyorum. Müsait misiniz acaba?” Sesimin de elimin de titremesini durdurmam imkânsızdı. Yine de tüm irademi kullanarak seri bir şekilde konuşmaya başladım. “Müsaidim, Hilal.” İsmail Hoca’nın sesi biraz yorgun duyuluyordu. Ona inanılmaz saygı duyuyordum. İsmail Boz, benim idolümdü; hayranı olduğum eğitmen… İdeolojileri ve bir çizgisi olan, o çizgiden ne pahasına olursa olsun ödün vermeyen bir akademisyendi. Şimdi ise onunla konuşurken, eğitim hayatım boyunca ilk defa aklıma gelenin başıma gelmemesini diliyordum. “Hocam… Az önce Alper Hocam’ın gruba attığı mesajı gördüm de… Bir yanlışlık mı oldu acaba?” İsmail Hoca kısa bir süre sessiz kaldı. Onu tanımış olsaydınız eğer, bu sessizliğin bir sorunu, oldukça gerçek bir sorunu temsil ettiğini tahmin etmeniz çok da zor olmazdı. “Üzgünüm Hilal, ekipten çıkarıldın.” “Yapmayın hocam!” Sesim bir anda o kadar çok yükseldi ki ben bile kendime inanamadım. “Bunu bana yapamazsınız!” “Yaptım bile. Ve sen de kabullensen iyi edersin.” Kimse İsmail Boz’a bağırmaz! Ama ben bağırdım. Telefonu yüzüme kapatırken o, ben de dişlerimi birbirine sürtecek şekilde çenemi sıktım. İçimdeki korku, panik gibi ne kadar duygu varsa bir anda eşsiz bir öfkeye dönüştü. Burnumdan hızlı soluklar alıp vererek tekrar masaya yaklaştım. Çantamı elime alırken, “Alya, eşyalarımı eve götürür müsün?” dedim ve kimsenin konuşmasına izin vermeden oradan uzaklaştım. Rotam belliydi. Doğrudan fakülteye gidecek, İsmail Boz’dan hesap soracaktım. Tamam, hesap sormak demeyelim biz ona… Daha doğrusu bir sebep isteyecektim sanırım. Beni ekipten çıkarmasını gerektirecek geçerli bir mazeret… Adı Timur Zeybekoğlu olamayan bir mazeret… Kafeden çıkıp arabama doğru yürürken, Sude ve Aslı da peşime düşmüştü. “Biz de seninle gelelim.” Arabama ulaştığımda ikisi aynı anda konuştu. “Gerek yok, siz devam edin. Ben de birazdan geri geleceğim zaten. Ama önce İsmail Hoca’yla yüz yüze konuşmalıyım.” Arkadaşlarımı geçiştiriyordum. Gelmelerini istemiyordum. Ben farkındaydım ve eminim onlar da bunu gayet net farkındaydı. Bu sebepten olsa gerek, pek içlerinden gelmese de her ikisi de onaylamak zorunda kaldı… Ortalama kırk dakika sonra, İsmail Hoca’nın kapısındaydım. İçeri girmeden önce kapıyı iki kez tıklattım. Kapıyı açıp başımı içeri uzatırken, mahcup bir şekilde “Hocam, gelebilir miyim lütfen?” demeyi başardım. İsmail Hoca o dillere destan, öldürücü bakışlarını ok misali bana fırlatmış olsa da başta, bir an sonra gözlerini kapatarak küçük bir nefes aldı. “Gel.” dedi, koltuğunda dikleşerek. “Otur bakalım.” İkiletmeden içeri daldım ve masasının önündeki koltuklardan birinde yerimi aldım. Çok uzun sürmedi, onunla konuşamaya başladıktan kısa bir süre sonra aslında korktuğum şeyin başıma geldiğini anladım. “Elimden bir şey gelmez, Hilal. Emir yukarıdan…” dediği an İsmail Hoca’nın gözümdeki yeri kocaman bir zelzeleyle sarsıldı. İdol aldığım, adeta ilahlaştırdığım o eğitimci, odasının ortasında, masasının arkasında küçücük kaldı. “Haksızlık…” Tüm o itirazların ardından söylediğim son sözler minicik birer fısıltıydı. “Bana haksızlık ediyorsunuz, hocam.” “Seni başka bir projede değerlendireceğim, söz veriyorum. Ama bu proje için yapabileceğimiz bir şey yok.” Başımı öne eğmiş, tırnaklarımla oynarken ağlamama konusunda kararlıydım. Yine de iki damla gözyaşının yanağımdan akmasına engel olamadım. “Peki hocam. Teşekkür ederim.” Sesim, İsmail Hoca’ya karşı ilk defa bu denli umursamaz, hatta ölümüne yabancı çıkmıştı. Onun odasından ve sonrasında fakülteden ayrılırken, saat neredeyse akşam yediye varmıştı. Kendimi arabaya atıncaya kadar dayandım. Ağlamadım. Ancak aracıma ulaştıktan sonra… Gırtlağımı acıtan o yumrudan kurtulmak istercesine hıçkıra hıçkıra, sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Ellerim direksiyonu deli gibi sıkıyor, alnım kollarıma dayanmış, direksiyonla aralarında duran o küçücük boşlukta yüzümü ve hıçkırıklarımı saklıyordu. Yine ve yeniden… Bıkmadan, usanmadan, babam Timur Zeybekoğlu hayatımı tek bir emriyle altüst ediyordu. Ve ben, her zamanki gibi hiçbir şey yapamıyordum…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD