2:Komut Gelmeden

777 Words
Ayaklarım beni götürüyordu. Bilinçli mi, değil mi… Sorgulamadım. Bedenim ritmi bıraktı, bakışlarının çekimine girdi. Melis peşimden geldi. "Lara... Ne yapıyorsun?" "Bilmiyorum." Ama içimden geçen netti: Ona gidiyorum. Ve o da... beni bekliyordu. Mekanın arka sağ köşesindeki loca, özel kişiler içindir. Sahiplerine ait. Ve o adam, kimseye aldırmadan tam ortasına yayılmıştı. İçkisi dokunulmamış, bakışı değişmemişti. Yanındaki locaya kuruldum. Bir an bile gözlerini kaçırmadı. Melis hemen karşısındaki boş koltuğa atladı. Ben… yanına oturdum. Aramızda bir karış bile yoktu. Dizim, onun dizine sürtüyordu. Bilerek mi, tesadüf mü, umurumda değildi. "İçki söyleyelim mi?" dedi Melis. Adam sadece başını hafifçe eğdi. Bir garson hemen geldi. Emir gibi bir jestti. Söylemeden söyledirenlerden. Kadeh önümdeydi. Votka. Buzsuz. "Ne içeceğimi biliyor," dedim içimden. Ama sormadım. Zaten cevabı gözlerindeydi. Melis konuşuyordu. İsmini sordu. "Ben Melis. Arkadaşım Lara." Adam başını eğdi. Yine tek kelime yok. Tanımıyorum. Ama içim içime sığmıyor. Damarlarımdan geçen kan bile onun nefesiymiş gibi hareket ediyor. Benimle konuşmuyor… Ama bana emir veriyor gibi. Kadehimi aldım, dudaklarımı ıslattım. Bakışları dudağımda. Göğsümde, boynumda, elbisenin belime oturduğu o çizgide. Ama hala kıpırdamıyor. Konuşmuyor. Dokunmuyor. Yalnızca izliyor. Ve ben... bunu seviyordum. İlk defa biri bana "sadece bakarak" sahip çıkıyordu. Kelimelerle değil. Öperek değil. Yalnızca sessizliğini üzerime örterek. Melis onunla sohbet etmeye çalışırken, ben ona dönük kaldım. Göz göze. Kesintisiz. Sanki her bakışında beni azarlıyor gibiydi. Ya da... bana “yerinde dur” diyordu. Ve ben, o komut gelmeden bile yerimden kıpırdamıyordum. Bu gecenin sonunda ne olur bilmiyorum. Ama o adam... O lanet olası adam, daha adını bile bilmeden bana diz çöktürdü. İçimden değil. Bedenimden değil. Ruhumdan. Melis hâlâ konuşuyordu. Saç renginden girdi, burcundan çıktı. Adamın gözleri sadece bende. Ama bir kelime bile etmiyor. Ben her nefesimde biraz daha çözülüyordum. Kadeh elimdeydi ama içkiyi unuttum. İçtiğim şey votka değil… onun bakışıydı. Ve sonra… O ilk kelime döküldü dudaklarından. Sesini ilk defa duydum. Soğuk değildi. Ama sıcak da değil. Sanki... sabırla bekleyen bir ölüm gibiydi. "Sen buraya ait değilsin." Bir anda içim buz kesti. Sesini bekliyordum ama bu cümleyi değil. Ne demekti bu? Tehdit mi? İlgi mi? Uyarı mı? Baktım. Gözlerimin içine dikilmişti. Kaşımı hafif kaldırdım. "Ait olduğum yeri sen mi seçeceksin?" dedim. Sesim sert, ama içimdeki yankı ürkekti. Başını yana eğdi. Dudakları belli belirsiz kıvrıldı. "Hayır," dedi. "Sen zaten seçmişsin." "Senin yanına mı?" “Henüz değil.” İçimden "Siktir," dedim. Bu adam... beni çözmüştü. Sustum. Cevap veremedim. Çünkü onun bana ait olduğunu söylemesi bile değildi mesele. Beni tanıdığını ima etmesiydi. Daha adımı doğru dürüst bilmeden, ne içtiğimi bilen adam... Şimdi de ait olmadığım yeri biliyordu. Melis gergin bir kahkaha attı. "Ne oluyor burada ya? Siz birbirinize girip ben burada figüran mıyım?" İkimiz de ona bakmadık. O artık sahneden silinmişti. Bu bakışmanın içinde sadece biz vardık. Bana dönük, ama hâlâ dokunmamış. Elimi tutmamış. Saçımı okşamamış. Sadece cümleleriyle içime girmiş. Bedenimin her santimi tetikte. Ama en çok da aklım... Ve bu tehlike duygusu, beni cezbederken aynı anda öldürüyor. Yavaşça eğildi. Dudakları kulağıma yaklaştı ama değmedi. "Bir daha yanıma gelme… eğer hazır değilsen." Bir kıymık gibi battı bu cümle. Ne demekti? Hazır değil miydim? Yoksa o mu değil? Yoksa... bu bir oyun muydu? Cevap veremedim. O an ilk defa susmayı seçtim. Ve ben... sustum. Gece bittiğinde ne kazandım bilmiyorum. Ama kaybettiklerimi hissediyordum. Kontrolümü. Soğukkanlılığımı. Ve en önemlisi... kendimi. Melis sustuğum her saniyede daha da çok sordu. "Ne oldu? Ne dedi? Kimdi? Ne yapacağız?" Cevap vermedim. Sadece arabama bindim. Ev dedikleri o büyük beton kaleye doğru sürdüm. Celal’in evi… Koca bir şehri diz çöktürebilecek adamın yaşadığı o buz gibi malikâne. Geldim. Kapıdan girdim. Güvenlikler başlarını eğdi. Ben sustum. Ayaklarım beni odama taşıdı. Celal salondaydı. Haber izliyordu. Başını çevirdi, göz ucuyla baktı. "Erken geldin." Omuz silktim. "İçim sıkıldı." O gece onun karşısına oturup bir şey anlatmadım. Ağabeyimdi ama bazı şeyleri bilemezdi. Bazı adamları anlayamazdı. Odamın kapısını kapattım. Işıkları açmadım. Yatağın kenarına oturdum. Elbisemi çıkarmadım. Ve sonra... uyumaya çalıştım. Ama gözlerimi kapattığım her saniyede onun sesi çınladı: "Sen buraya ait değilsin." "Henüz değil." "Bir daha gelme… eğer hazır değilsen." Hazır değilim. Ama o herif... Beni hazırlamadan bırakmayacak gibiydi. Sırtımı yatağa yasladım. Telefonum yanımdaydı ama ekranı açmadım. Ne sosyal medya, ne mesaj… Hiçbir şey o bakışları silemezdi. Sabaha kadar dönüp durdum. Yastık nefesimi kesti, çarşaf tenimi yaktı. Bedenim uyuştu ama aklım... Aklım o adamdaydı. ** Ertesi gün aynada kendime baktım. Saçlar darmadağın, göz altlarım çökmüş. Ama dudaklarım kıvrık. Sanki gülümsemeye zorlanıyormuş gibi. Sanki suçluymuşum gibi. Sanki... yakalanmak istermişim gibi. Üzerime dar bir kot, bol bir ceket geçirdim. Saçımı toplamadım. Parfümümü sıktım ama aynaya dönüp son bir kez fısıldadım: "Ben gelmeyeceğim... senin yanına." Ama ayaklarım... Yine o mekana doğru yürüyordu. Sokakları tanıyordum. Yolu ezberlemiştim. Ama bu sefer kalbim... Ruhumu oraya sürüklüyordu. Arel... Beni aramadı. Adımı bile sormadı. Ama ben... Onun sessizliğine cevap vermek için yeniden oradaydım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD