Sabah olduğunda kendimden nefret ediyordum. Ne uykumu alabilmiştim, ne de kafamı toparlayabilmiştim. Aklımın içi onun sesiyle doluydu; gözümün önünden o bakışlar gitmiyordu. Uyanır uyanmaz banyoya sürüklendim, soğuk suyla yüzümü yıkarken içimden geçen tek cümle şuydu: “Ben kimsenin peşinden gitmem.” Ama bedenim buna inanmakta zorlanıyordu.
Evde oyalanmak imkansızdı. Oturduğum her köşe bana onu hatırlatıyordu, elime aldığım her nesne dikkatimi dağıtmak yerine sinirlerimi geriyordu. Televizyonu açtım, ama ekranda dönen sesler cızırtıdan ibaretti. Ne yaparsam yapayım sesi kulaklarımdaydı: “Henüz değil.” O cümle beynimin içine kazınmıştı sanki.
Kendime gelmek zorundaydım. Evin içinde dönüp durmak yerine dışarı çıkmaya karar verdim. Hızlıca üzerime bir şeyler geçirdim, abartıya kaçmadan sade ama özenli bir kıyafet seçtim. Alışveriş bahaneydi ama kafamı dağıtmak için bir şeye ihtiyacım vardı. Cüzdanımı kaptım, anahtarı çantaya attım ve çıktım.
İstanbul’un kalabalığı biraz olsun içimi rahatlattı. İnsanların karmaşasında kaybolmak iyi geldi. Cadde boyunca yürürken vitrinlere bakıyor, ama hiçbirine girmiyordum. Aslında aradığım ne bir elbiseydi ne de bir çanta. Aradığım şey biraz huzurdu, biraz da onu zihnimden silmenin bir yoluydu.
Bir butik dikkatimi çekti. Vitrinindeki siyah elbise gözüme çarptı, basit ama etkileyiciydi. İçeri girdim, denedim. Elbise üzerime cuk oturuyordu. Kendime aynada uzun uzun baktım. Sabah aynaya bakan o yorgun kadın gitmişti, yerini bir planı olan, ne istediğini bilen başka bir kadın almıştı.
Alışverişten sonra soluğu kuaförde aldım. Saçlarıma dokunulması hep rahatlatmıştır. Kuaförün elinde geçen zaman boyunca gözlerimi kapadım, hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Ama işe yaramadı. Gözlerimi kapatsam da onun o sakin ve ürpertici sesi kulaklarımda çınlamaya devam etti.
Manikür, saç bakımı, biraz makyaj… Her detayı planladım. Akşam giyilecek ayakkabılar, takılacak küpeler bile hazırdı. Bu bir savaşsa, ben kılıcımı çektim. Ve bu gece, düşman toprağına yeniden adım atacaktım. Ama bu kez hazırlıksız değildim.
Akşam saat yediye geldiğinde üzerime siyah elbiseyi geçirdim. Saçlarım özenle dalgalı bırakılmış, makyajım ise sade ama vurucuydu. Çantama sadece telefon ve anahtarı koydum. Fazlasına gerek yoktu. Çünkü bu gece ne konuşmaya, ne açıklamaya niyetim vardı.
Mekana yaklaşırken kalbim hızlandı. Ama yüzümde en ufak bir ifade kırılması yoktu. Güvenliğe ismimi söyledim, içeriden gelen müziğin sesi kalbimin ritmine karıştı. İçeri adım attığımda gözüm ilk onun oturduğu locayı aradı ama bulamadım. Yoktu. Ya da ben henüz görememiştim.
Melis yine oradaydı, dans ediyordu. Beni görünce gözleri büyüdü, hemen yanıma geldi. “Dün geceki bakışmalarınız olay olmuş,” dedi, kahkahasını bastırarak. Umursamadım. O yoktu ve bu beni sinirlendirmişti. Onu düşünmemek için elimden geleni yapacağımı sandım ama kendimi mekandaki her adamla kıyas yaparken buldum.
Barın önüne geçtim. Sert bir içki söyledim. Yanıma birkaç adam yanaştı ama hepsini tek bakışla susturdum. Ben kimsenin ilgisini istemiyordum. Ben sadece... onun orada olup olmadığını bilmek istiyordum. Ama kendime bile bu itirafı edemiyordum.
Arkamda bir hareketlenme oldu. Kalabalık bir grup girmişti. İçimden dönüp bakmamak için direndim. Ama içgüdülerim bana onun orada olduğunu fısıldıyordu. Ve o an... parfüm kokusu tanıdık geldi. Yavaşça başımı çevirdim. Ve işte oradaydı.
Dün gece yaşanan her şey kafamda dönüp dururken Melis'in sesi yankılandı. Barın köşesine eğilmiş, hafif sarhoş haliyle ağzından dökülen cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. “Biliyor musun, o adam... Arel Arslan’mış. Mekanın sahibiymiş. Sahibi lan! Ay o ne bakıştı öyle, beynime kadar geldi a-k…” Cümlesi kahkahaya karışırken ben tek bir kelimeye takılı kalmıştım. Arel.
Arel Arslan.
Soyad bile kendini satıyordu. Güçlü, net ve sınır tanımaz. Tıpkı bakışları gibi. Tıpkı o geceki tavrı gibi. Mekanın sahibi olup da neden o kadar mesafeli davranmıştı? Kadınlara hükmetmeyi alışkanlık haline getirmiş bir adam, neden bana tek bir dokunuş dahi yapmamıştı? Yoksa ben mi yetersizdim?
İçimden geçen bu soru beni deliye çeviriyordu. Tiksindim. Bu his… bu sorgulama bana ait değildi. Ben hiçbir adamın gözünde kendimi tartıya koymamıştım. Ama Arel bunu yapmıştı. Hem de hiçbir şey demeden.
Kalabalık artmıştı. Müzik yükselmiş, mekan iyice hareketlenmişti. O sırada yanıma bir adam yanaştı. Yaş olarak bana yakın, belli ki kendini göstermek isteyen bir tipti. Üzerindeki pahalı parfüm, saçındaki jöle bile dikkat çekmeye çalıştığını fısıldıyordu. Laf atmak için ağzını araladı ama ona vakit tanımadım. Sözleri daha dökülmeden bileğinden tuttum. Yüzündeki şaşkınlıkla beraber, kolunu geriye doğru çekmeye çalıştı ama nafile. Direkt dans pistine sürükledim onu.
Ne söylediği umurumda değildi. Ne düşündüğü... ne hissettiği... hiçbir şey umurumda değildi. Sadece o an içimde biriken zehri kusmam gerekiyordu. Kendimi ifade etmenin tek yolu buydu. Dans pistinde bedenimi ritme bıraktım. Kollarımı kaldırdım, saçlarım omzumdan kaydı. Gözlerim kalabalığın içinde Arel’i arıyordu ama yüzümü başka yöne çevirmiş gibi yaptım.
Adamın elleri belime uzandı. Sertçe tutmasına izin verdim ama gözüm ondaydı. İçimdeki öfke, gururumu yiyip bitiriyordu. Bir kadının en büyük silahı ne silahtı ne yumruk... yarattığı fırtınaydı. Ve ben tam merkezindeydim.
Arel bir köşede dikiliyordu. Onu gördüğümde bir sigara yaktığını fark ettim. Dudaklarının arasından çıkan duman bile bana bakıyor gibiydi. Yüzünde hiçbir mimik yoktu. Ama gözleri… gözleri dans eden bana kilitlenmişti. Ben hissettim. O göz temasını kaçırmadı. Ama yine de bir adım atmadı.
Adamın eli biraz daha cesurlaştığında, ani bir refleksle elimin tersiyle uzaklaştırdım. Gülümsedi, bana eğildi. “N’oldu, sevgilin mi izliyor?” Cevap vermedim. Sadece gözlerimi devirdim ve ondan uzaklaştım. Ama içimde bir şeyler sarsılmıştı.
Kendime söz vermiştim. Onun için değil, kendim için gelecektim bu gece. Ama işte oradaydım, dans pistinin tam ortasında sadece onun tepkisini görmek için hareket ediyordum. Beni görsün diye kıvranıyor gibiydim ve bu midemi bulandırdı. Bir an bile zayıflık göstermek kendime ihanet gibiydi.
Dansı yarıda kestim. Adam şaşırdı ama peşimden gelmedi. Hemen bara geçtim, tek yudumda içkimi kafama diktim. Melis beni uzaktan izliyordu, onun bakışları bile sinirimi bozmaya yetti. Kendime kızgındım. Ama en çok da Arel’in hâlâ yerinden kıpırdamamış olmasına öfkeliydim.
Bu bir oyun muydu? Yoksa gerçekten bana dokunmaması bir sınav mıydı? Diğer kadınlarla geçirdiği geceleri herkes biliyordu. Ama ben… onun için sadece sıradan biri bile değil miydim?
Yanına gitmek istemedim. Adım atmak bana düşmezdi. Ama o gelmeyecekse, bu geceyi bu şekilde kapatamazdım.
Ayağa kalktım. Derin bir nefes aldım. Ve göz göze geldik. Bu defa ben geri çekilmedim. Savaş başlasın, Arel Arslan.