Saçlarımı öfkeyle toplarken aynada kendi gözlerime baktım. Arel hâlâ yerinden kıpırdamamıştı. Göz göze geldik bir an. Ben başımı çevirmedim bu defa. Ayağa kalktım, adımlarımı ağır ama kararlı attım. Masasına yaklaştım, yanından geçerken omzuna hafifçe çarptım, neredeyse bilerek. Tenime değdiği an, yüzümde alaycı bir tebessümle kapıya yöneldim.
Kalabalığın içinden sıyrılıp dışarı çıktım. Hava serindi ama içimdeki ateş boğazıma kadar tırmanmıştı. Kapının önünde valeyi gördüm. "Arabam," dedim kısa ve keskin bir tonla. Vale hemen harekete geçti. Az sonra siyah SUV durdu önümde. Cüzdanımdan bir banknot çıkarıp uzattım. Bahşişi alırken gözümdeki kıvılcımı gördü, konuşmaya cesaret edemedi. Şoför koltuğuna oturur oturmaz direksiyona sert bir yumruk indirdim.
"Ne halt ediyorsun sen Lara?" dedim kendime. Arel'in tavrı, sessizliği... beni her zamankinden fazla tetiklemişti. Kontağı çevirdim. Gaz pedalını ezdim ve arabanın homurtusu geceyi yırttı.
Dakikalar sonra kendimi tanıdığım tek güvenli yere attım: spor salonu. Sahibi Taylan'dı. Celal’in yıllardır dostu, bana da kardeşi gibi sahip çıkan adamlardan biri. Aramızda hiçbir zaman yanlış anlaşılma olmadı. Olmazdı da. Kapıdan girerken Taylan, resepsiyon masasından başını kaldırdı. Gözlerimden akan öfkeyi görmüş gibi kaşlarını çattı.
"Gece gece rahatsız ettim abi, biliyorum," dedim. Sesim sertti ama yorgundu da. "Ama kendimi durduramıyorum. Biraz idman yapalım mı?"
Taylan elindeki dosyayı kenara bıraktı. "Senin gibi savaşçıya her zaman ring açık," dedi. Gülümsedi ama bakışları ciddiydi. O beni her zaman çözerdi. Onun yanında zayıf görünmekten korkmazdım.
Soyunma odasına girer girmez dolabı açtım. Siyah spor taytımı ve kolsuz tişörtümü üzerime geçirip saçlarımı daha sıkı topladım. Box sargılarımı aldım. Parmaklarımın arasından geçen kumaş bana bir güven duygusu veriyordu. Kontrol. Kuvvet. Savaş.
Ringin kenarına geldiğimde Taylan beni bekliyordu. Üzerinde gri bir antrenman tişörtü, ellerinde kendi eldivenleri. Göz göze geldik. "Hafiften başlayalım," dedi. Başımı salladım.
İlk adımı o attı. Hafif bir yumruk savurdu, hızımı ölçmeye çalışıyordu. Karşılık verdim. Vuruşlarımız dans eder gibi birbirini takip etmeye başladı. Taylan’ın attığı her yumrukta içimdeki öfke bir kat daha sönüyordu. Ben her darbeden sonra daha da netleşiyordum.
"Yine kim sinirlendirdi seni, ha?" dedi Taylan, kolumdan kaçırdığı bir hamleden sonra. Güldüm. Hafifçe burnumu çekip yeni bir yumruk attım göğsüne. “Bir kerede sorma be Taylan abi. Sadece dövüş benimle.”
O an her şey sustu. Vuruşlarımız sertleşti. İçimdeki bütün zehir, yumruklarımın ucundaydı. Arel'in bakışları, sessizliği, bana olan ilgisizliği... Hepsi her hamlemde eriyip gidiyordu. Terim yüzümden süzülürken Taylan bana dikkatle bakıyordu. Yorulmuş ama hâlâ ayaktaydım.
O gece ilk kez kendimi özgür hissettim. Ringin içinde yumrukla konuşmak, sustuklarımı haykırmak gibiydi. Ve biliyordum... bu sessizlik uzun sürmeyecekti. Çünkü ertesi gün... ben yine o mekanda olacaktım.
Ve bu kez sadece bakışmakla kalmayacaktık.
Taylan’la ringin ortasında hâlâ dövüşüyorduk. Yumruklar sıkı, adımlar keskin. Her vuruşta içimde biriken ne varsa dışarı akıyordu. Taylan’ın sağ kroşesinden kaçarken cebimdeki telefon titredi. Yumrukları bırakıp kenara çekildim, nefesim kesilmişti. Ekranda Melis’in adı vardı. Kaşlarımı çattım, bir yandan da ekrana dokunup aramayı açtım.
"Lara…" dedi sesi. Titrek, sersemlemiş. "Kötüyüm ben biraz. Galiba fazla içtim. Midem bulanıyor."
Derin bir nefes aldım. Yumruklar yetmemişti. Hayat bir yumruk daha indirmişti sanki.
"Neredesin?" diye sordum net bir tonla.
"Seninle gittiğimiz yer Nox. Hâlâ oradayım."
Başımı geriye yaslayıp dişlerimi sıktım. Taylan, ne olduğunu anlamış gibi yanıma geldi.
"Melis içmiş. Onu almam lazım."
"İstiyorsan bırakayım seni," dedi Taylan, eldivenlerini çıkarırken.
"Yok, hallederim. Zaten çok kalmam. Sana bir yemek sözüm oldu ama, onu unutma."
Gülümsedi. "O sözü alırım, Soykan."
Ben de gülümsedim. Ama içimde fırtına dinmemişti.
Spor kıyafetlerim üzerimdeydi. Tayt, bol tişört, topuz yapılmış saçlar ve yorgun yüzüm. Bu hâlimle gece kulübüne dönmek istemiyordum ama başka seçeneğim de yoktu. Melis’i orada bırakmazdım. Onun gibi birini, o mekandaki tiplerin arasında asla.
Arabaya atladım ve ikinci kez, aynı gece, aynı mekana sürdüm. Bu sefer niyetim eğlenmek değildi. Bu sefer savaşmak da değildi. Bu sadece bir sorumluluktu. Arkadaşımı korumak.
Kapıya geldiğimde araçtan indim, spor ayakkabılarımın sesi taş zemine çarpıyordu. Badigartlar beni süzdü. Spor kıyafetli, topuz saçlı bir kadının gece kulübüne girmesi pek de alışıldık bir görüntü değildi belli ki. Biri gözlerini kıstı. Diğeri bir adım atıp önüme geçti.
“Hanımefendi… burası şu an—”
Sinirle iç çektim. Gözlerimi kısıp adama doğru bir adım attım.
"Soykan’ım ben," dedim. Sesim düşük ama tehditkârdı. "Lara Soykan."
İki adam da yerinden kımıldamadı ilk başta. Bir saniye sonra biri telsiziyle konuşmaya başladı, diğeriyse bir adım geri çekildi. Kapı yavaşça açıldı. Hiç durmadım, doğrudan içeri daldım. Gözüm kalabalığın içinde Melis’i arıyordu. Ortam yine gürültülü, karanlık ve boğucuydu. Ama ben bu kez dans etmeye değil, bir canı kurtarmaya gelmiştim.
Melis barın kenarında, yarı uykulu şekilde oturuyordu. Bir elinde içki, diğer eliyle başını tutuyordu. Yanına hızlıca gittim. Koluna girdim. "Yürü Melis. Eve gidiyoruz."
"Beni taşıyacaksın değil mi?" diye sızlandı. Kafasını omzuma yasladı.
"Keşke taşımakla kurtulsak," dedim sinirle. İçimdeki öfke hâlâ bitmemişti. Ama artık hedefi belliydi. Bu gece bitmeyecekti.
Arel'e gözüm çarpmadı. Ya orada değildi… ya da beni görmeyecek kadar kördü.
Ama bir şeyi unutmasın diye içimden geçirdim: Lara Soykan hiçbir zaman fark edilmeden geçip gitmez.