Melis’i kolumdan çekiştirerek çıkışa doğru ilerliyordum. Yüzü kıpkırmızıydı, konuşamıyor ama yürüyebiliyordu en azından. Tam kapıya yaklaşmıştık ki önüme, geniş omuzlu, aşırı parfüm kokan biri dikildi. Kafasını hafif yana eğmişti, pis bir sırıtmayla Melis’e baktı.
“Beni unutuyorsun tatlım?” dedi sesini incelterek.
Melis’in yüzü aniden bembeyaz kesildi. Eli koluma yapıştı, bakışı korkuyla doldu.
“Lara… bu o…”
Daha fazlasını söylemesine gerek yoktu. Bakışlarım adama kaydı, yüzünü ezberledim. O pis sırıtış, alaycı ton… Ağzını daha fazla açmasına gerek kalmadı.
Bir anda kolum adama doğru savruldu, yakasından tuttum. Önündeki masaya bastırdım önce, sonra suratını tüm gücümle cam yüzeye geçirdim.
Tak!
Bir çığlık, ardından bir tane daha. Mekanda kadınlar bağırmaya başladı. Adamın yüzünden kan süzülürken, ben hâlâ nefes almıyordum. İçimdeki o sıcaklık, öfkenin ötesindeydi. Melis’e uzanan her el, benim kanıma dokunuyordu artık.
Gözlerimi devirdim çığlıklara. Abartılı, sahte korkular. Kimse olayın ne olduğunu bile bilmiyordu. Sadece o küçük anın içinde boğuluyorlardı.
"Yürü Melis," dedim dişlerimin arasından. Kolundan sertçe tuttum ve çekmeye başladım.
Ama o an… arkamdan sert bir ıslık geldi, sonra cam kırığı sesi. Başımın sol yanında keskin bir sıcaklık hissettim. Zihnim uğuldadı.
Dünya yavaşladı.
Dengesizce bir adım attım, sonra bir diğeri… ama olmadı. Dizlerim boşaldı. Gözüm karardı. Yere devrildim.
Kulağımda sadece Melis’in bağırtısı vardı şimdi.
"Lara! LARA!"
Kafamdan aşağıya doğru sıcak bir şeyin süzüldüğünü hissediyordum. Ellerimi yere bastım ama denge bulamıyordum. Şarap şişesiydi bu. İbne herif kafama şişe geçirmişti.
Arkamda uğultular çoğaldı. Güvenlikler, çığlıklar, koşuşturmalar... ama ben sadece bir şey düşünüyordum:
Bu daha başlangıçtı.
Ben Lara Soykan’dım.
Ve bu gece, bir kan borcu daha yazılmıştı.
Göz kapaklarım ağırdı. Bilincim tam oturmamıştı ama başımın sol yanında zonklayan ağrı, hâlâ hayatta olduğumu hatırlatıyordu. Gözlerimi araladım. Tanımadığım, yabancı bir oda. Karanlık, loş ama düzenli. Derin ve maskülen bir koku vardı. Sanki bir parfüm değil de... bir adamın kendisi gibi.
Yanımdaki yatağa göz gezdirdim. Kimse yoktu. Kalbim hafif hızlandı. Ayağa kalkmaya çalıştım ama başımda sanki biri demir çubukla vuruyordu.
“Nefes al, Lara...”
Beynimin içinde yankı gibi dönen cümleyle doğruldum. Adımlarım kararsızdı. Duvar boyunca ilerleyerek kapıyı buldum. Bir banyo... sade, koyu renklerde. Aynanın önüne geçtim.
Saçlarım darmadağındı, alnımın kenarında kurumuş kan.
Soğuk suya uzandım. Ellerimi yıkadım, ardından yüzüme vurdum defalarca. Su yüzümden süzülürken aynadaki yansımama baktım. Gözlerim kızarmış, ten rengim soluktu.
Ama en çok dikkatimi çeken şey üstümdeki tişörttü.
Devasa bir tişört, bana dizimin ortasına kadar iniyordu. Üstelik kumaşı yumuşaktı, kaliteli ve kokusu...
“Bu bir erkeğe ait.”
Nefesimi tuttum. Aklıma gelen ilk soru "neredeyim?" olduysa da ikincisi çok daha baskındı. “Beni kim buraya getirdi?”
Ayak sesleri duymuyordum. Sessizlik, sinir bozucu bir huzurla etrafımı sarıyordu. Oysa başımın içi karmakarışıktı. Melis nasıl? O sapık hâlâ orada mıydı? Peki... Arel?
Tişörtün altına baktım. Üstümde hiçbir şey yoktu. İç çamaşırım bile. Ama... garip bir şekilde hiçbir şey yapılmamıştı. Üzerimdeki o dokunulmuşluk hissi yoktu. Sadece temizlenmiş, soyulmuş ve bu tişörtle bırakılmış gibiydim.
O kadar korunaklı, o kadar dikkatli...
Kim yapar böyle bir şeyi?
Derin bir nefes aldım. Panik yapmayacaktım. Önce bu evin kime ait olduğunu öğrenmeliydim. Belki de başıma gelen şeyin en tehlikeli kısmı daha başlamamıştı.
Ama kafamın bir köşesinde, hala dün gece o adamın gözleri vardı.
O gözleri unutmak kolay olmayacaktı.
Duvarın dibine çökmüştüm. Tişörtün yakasını çekiştiriyor, alnımdaki sızıya rağmen gözümü kapıya dikmiştim. Burası kimin eviydi? Neden hâlâ yalnızdım? İçimdeki panik çığ gibi büyürken o an geldi.
Kapı açıldı.
Omuzlarım irkildi. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ayak sesleri ağırdı. Sessiz ama emin.
“Lütfen...”
Nefesimi tuttum. Celal’in düşmanları çoktu. Çok fazla kişi ona ulaşmak için beni kullanmak isterdi. Bu durumda, soyulmuş, bilmediğim bir yerde uyanmak... düşmanın elinde olmak...
Hayır. Bu asla olmayacaktı.
Dizlerimin üstünde doğrulmaya başladım. Tişörtü sıkıca tuttum. Yumruklarımı sıktım. O an kapının gölgesi uzadı... ve biri içeri adım attı.
O.
Arel.
Yüzünü gördüğüm an, zihnim o geceye döndü. Mekanda bana bakarkenki hali... soğuk, umursamaz ama içten içe tehlikeli. Şimdi, kapının eşiğinde duran adam aynıydı. Siyah bir pantolon, beyaz bir gömlek. Kolları kıvrılmıştı, bileklerindeki damarlar dövmelere rağmen dikkat çekiyordu.
Ama ben hâlâ hareket etmiyordum.
“Ne yapıyorsun burada?” dedim, sesim kırılmış gibiydi ama içinde hâlâ meydan okuyan bir ton vardı.
Arel birkaç adım attı. İçeriye tamamen girdiğinde kapıyı kapattı.
“Beni tanımadın mı, Lara?”
İsmimi söyleyişindeki rahatlık, tüylerimi diken diken etti.
"İsmimi nereden biliyorsun?"
"Melis."
Cevabı kısa ve netti. Yavaşça pencerenin önüne yürüdü. Ellerini cebine sokmuştu, sanki bu evde ben değil de o kaybolmuş gibiydi.
"Bu senin evin mi?"
"Sayılır."
Yutkundum. Başım hâlâ zonkluyordu. Dizlerim titriyordu ama ayakta durmaya kararlıydım.
"Üzerimdeki tişört... senin mi?"
Gözleri bana döndü. O keskin bakış, kalbime bıçak gibi saplandı.
“Evet.”
Yüzümdeki ifadeyi okuduğunda kaşları hafif çatıldı. Belki de ne düşündüğümü anlamıştı. Belki de hiç umurunda değildi.
"Merak etme. Sana dokunmadım."
Bu cümle hem içimi rahatlattı, hem daha beter gerdi. Çünkü Arel’in bana dokunması, sanırım düşündüğüm kadar korkutucu değildi artık.
Asıl korkutucu olan, onun bana hiç dokunmadan bile içimde bir şeyleri yerinden oynatabilmesiydi.
Gözlerini üzerimde hissettiğimde, içimdeki dikenler yeniden uyanmıştı. Sıkılmış yumruklarım gevşedi, ama sadece kısa bir anlığına. Sonra sesi duyuldu. Soğuk ama net.
"Ne oldu, biliyor musun?"
Sesindeki umursamazlık mideme saplanan bir yumruk gibiydi. Dişlerimi sıktım. Gözüm hâlâ başımda zonklayan yerlerdeydi ama cevabını beklediğim soruyu ondan önce o sormuştu.
"Hayır. Ne oldu?"
Omzunu gevşekçe silkti. Ayakta duruyordu, ama rahatsız edici bir sakinlik vardı üstünde.
“Mekanda olay çıktı. Senin başına bela olmasın diye seni odama çıkardım.”
Kaşlarım çatıldı. Demek ki hâlâ kulüpteydik. Gözüm odayı taradı, ev havasından çok lüks bir otel odasını andırıyordu. Ama her şey hâlâ yabancıydı. Soğuk. Yalnız.
"Melis nasıl?"
"İyi. Onu arabaya bindirdim, şoförle yolladım."
Başımı eğip derin bir nefes aldım. Sızlayan alnımı ovuştururken gözlerim ona tekrar döndü.
"Eğer iyiysen, gidebilirsin. Üzerime bela almak istemem."
Bu söz beni çarptı. Hiçbir şey demeden birkaç saniye baktım ona. Damarlarımda bir şeyler kaynamaya başladı. Sinirim, o soğuk suratına çarpmak üzereydi.
“Üzerine bela olmak gibi bir derdim yok. Kıyafetlerimi ver, giderim zaten.”
Yüzümdeki ifadeye karşılık vermedi. Sadece başını eğip, kapının yanındaki koltuğa yürüdü. Elini koltuğun arkasına uzattı ve bir poşet aldı. Ardından geri döndü ve poşeti bana doğru uzattı.
“Kıyafetlerin rezil haldeydi. Yenilerini aldım.”
“İyiliğini istemem.”
“Zaten iyi biri değilim.”
Gözlerini kaçırmadan konuşmuştu. Geriye bir adım attı, sonra kapıyı açtı.
“İstersen burada giyin. Kapının dışında olacağım.”
Ve çıktı.
Kapı kapanırken içimdeki öfke, biraz da utançla karışıp karnıma yayıldı. Poşeti açtım. İçinde siyah bir jean, sade ama kaliteli bir bluz, iç çamaşırları... Ve en üstte küçük bir not.
Sırılsıklamken seni böyle göndermek istemedim.
El yazısı tanımadığım birine aitti, ama kimin yazdığını tahmin etmek zor değildi.
Dişlerimi sıktım. Yine de kıyafetleri alıp üzerime geçirdim. Kendime gelir gelmez buradan çıkacaktım. Bu adama olan her türlü minnet, midemi bulandırıyordu.
Ama kalbim... orada işler farklıydı.