14 yaşındaydım. Ne ailem vardı, ne de bir tanıdığım. Islak çarşaf kokan yetimhane odalarında, tavanı izleyerek geçen gecelerden sadece nefret doğar. Ve ben o nefretle kaçtım.
Üzerimdeki yırtık montla, Taksim’in arka sokaklarında sürtünürken karşılaştım onunla. Siyah bir araba, dörtlüleri yanıp sönüyor. İçinden bir adam indi. Ceketi siyah, bakışı daha da siyah. O an düşündüm: ya ölürüm ya da kurtulurum.
Ama o sadece,
"Üşüyorsun."
dedi.
Ve ben, onun o soğuk sesiyle beraber kendime ilk defa ait hissettim.
O günden beri Celal benim abimdi. Kan bağımız yoktu ama bazı bağlar kana ihtiyaç duymazdı. Bana kimse dokunamadı ondan sonra. O bana sahip çıktı, ben de onun dünyasına girdim. Hem hukuk okudum, hem de silah söktüm. Kafama sıkmak isteyen adamlara, önce ben sıkmayı öğrendim.
Sokaklarda donarak büyüyen küçük Lara yoktu artık. Artık ben, Celal Soykan’ın gölgesinde serpilen o karanlık güldüm.
"Abi ben çıkıyorum, kızlarla bir şeyler içeceğiz," dedim arkamı dönerken.
"Üstünde silah var mı?"
"Her zaman."
Gülümsedi. Adam gülünce bile tehdit gibi görünüyordu.
Kapıdan çıktım, adımlarım topuk sesimle yankılandı. Dar bir siyah elbise giymiştim. Belden oturan, sırtı açık, dizimin birkaç parmak üstünde. Çorap giymedim. Silah, sağ uyluğumda bantlı.
Özgüvenim bir silah kadar soğuk, bir viski kadar yakıcıydı.
Kızlarla Nox’a gittik. İstanbul’un en pislik ama en lüks mekanlarından biri. İçeri adım attığımda ışıklar gözümü almadı. Gözler bana döndü.
Yeşil gözlü, kumral, kalçalarını kıvırarak yürüyen bir kadın… Tehlikeli şeyler genelde güzel görünür. Benim gibi.
Barın önüne geçip votkamı söyledim. Melis koluma girdi.
"Bugün çok fenasın Lara."
"Günlük dozum bu."
Gülüştük. Arkamdan gözlerimi yakacak kadar keskin bir bakış hissettim. Sırtım gerildi. Yavaşça başımı çevirdim. Kalabalığın içinde, bir adam... Bana bakıyordu.
Takım elbise, sol bileğinde pahalı bir saat, bir elinde kadeh... Ama asıl dikkatimi çeken bakışlarıydı. Öylece bakıyordu.
Sanki önümdeki kadının etini değil, kemiklerinin içindeki savaşı görüyordu.
Kafamı çevirdim. Gülümsemedim. Tepki vermedim.
Ama içimden bir şey kıpırdadı.
"Siktir." dedim sessizce.
Normalde böyle adamlara bakmam. Hele öyle ciddiyetle dikilenlere hiç. Ama onda başka bir şey vardı. Bir tehdit gibi... Ama aynı zamanda bir mıknatıs gibi.
Dans etmeye başladık. Kalabalığın içine karıştım. Gövdem ritme değil, onun bakışlarına hareket ediyordu sanki.
O da hala beni izliyordu.
Ve ben, hiç tanımadığım bir adamın gözlerinde ilk kez bu kadar çıplak hissettim.
Celal’in bana en sevmediğim özelliğini sorarsan, cevabım hazır: “Her seferinde bana koca araması.”
Sanki ben, sadece iyi bir soyadının altına sıkıştırılacak bir vitrindim. Güvenli, sessiz, uslu.
Ama ben hiçbir zaman uslu olmadım.
"Bak Lara," derdi o derin sesiyle, "Bu işlerin sonu yok. En azından yanına adam gibi birini alsan… Evlenirsin, kafam da rahat eder."
Evlenmek mi?
Daha ilkini bile vermemişim. Ne ruhumu, ne bedenimi.
Eğlencemi bile yaşayamamışım.
Ben daha bir adamın sabahında kahve içmemişim.
Bir mafya evinde guguk kuşu gibi oturmadan önce… Bırak dans edeyim be abi.
Bu gece dans etmem gerekiyordu. Terlemem, içmem, bedenimi ritmin içine bırakmam gerekiyordu. Ama o gözler... O adamın gözleri geceyi sıktı boğazıma.
Kafamı çevirdiğimde hala bana bakıyordu.
İçmiyor. Gülmüyor. Kadınlara bile bakmıyor.
Ama beni... Sanki okşar gibi izliyordu.
Ve en kötüsü… Hiçbir şey yapmıyordu.
Normalde bir adam böyle baksa çoktan yanıma sokulur, bir içki ısmarlar, belime kolunu atmaya çalışırdı.
Ama bu... Bu adam kıpırdamıyordu bile.
Sanki oyunun kontrolü bende sandıracak kadar sakin, ama perdeyi onun kapatacağı kadar gizemliydi.
Melis yanıma eğildi.
"Lara... Sana yemin ederim o adam sana bakmıyor, seni yiyiyor."
"Gördüm."
"Gitsene yanına."
"Ne yapayım? Merhaba, bakıştığımız için mi geldim?"
"Belki de evet."
Güldüm. Ama içim kıpır kıpırdı.
Hayatımda ilk defa bir adamın suskunluğu beni bu kadar sarhoş etti.
Ve ben… ilk defa bu kadar suskun kalmak istedimedim.
Dans pistine döndüm. Işıklar karardı. Müzik değişti. Ritm daha sertleşti, ben de. Kalçamda kıvrılan elbise, sırtımdan süzülen ter... Ama hala bana dokunan yoktu.
Sadece o vardı.
Karanlık bir köşede, içkisine dokunmadan beni seyreden o adam.
Bu gece bana sahip çıkmak isteyen herkes yanımdan geçti. Kadeh kaldıranlar, omzuma hafifçe dokunanlar, davetkâr fısıltılar... Ama ben sadece onun bakışlarına açıktım.
Ve o hala kıpırdamıyordu.
Sanki ben onun bölgesine girmiştim. Ama o... Kendini saklayan bir avcıydı.
Ya da daha beteri:
O zaten kazanan taraftı. Ve kazananlar hamle yapmazdı, hamle beklerdi.
İçimdeki kontrol takıntım kıvranıyordu. Ona doğru yürümek, gözlerinin önünde durmak, "Ne istiyorsun lan benden?" diye sormak istiyordum.
Ama yapmadım.
Çünkü bu oyun...
Bu gece...
Beni ilk defa gerçekten yaşadığımı hissettirmişti.
Ve ben ilk defa, kaybetmekten korktuğum bir oyunun ortasındaydım.