Babam ile yaptığımız konuşmadan sonra o iki gün nasıl geçti hiç anlamamıştım. Yanımıza neler almamız gerektiğini sorduğumda yalnızca bir bavul yeter demişti. Hala tereddütlerim vardı, neden gidiyorduk, orada bizi neler bekliyordu hiç bilmiyordum.
Babamın neden sürgün edildiğini öğrendiğimden bu yana bunu düşünmüştüm. Babama iftira atmışlardı. Annem, babamın sürgün edildiğini söylediğinde aklımda bir çok senaryo oluşmuştu ama bu hiç aklıma gelmemişti. Babama iftira atan adam nasıl rahat uyumuştu? Dostunu satmak yakışmış mıydı ona. Peki ya o kadın, mutlu muydu? Babamı ailesinden, sevdiklerinden koparmışlardı. Bir insana iftara atmak bu kadar kolay mıydı? Aşiret bunu nasıl hemen kabullenmiş, neden araştırmamıştı? Mardin'de işler bu şekilde mi yürüyordu? Daha önce hiç aşiret toplantısı görmemiş, şahitte olmamıştım. Nasıl karar alınıyor ya da neye göre hüküm veriyorlardı bilmiyordum.
Odama girdim, ranzamın altındaki bavulu çıkardım. Hafif tozlanmıştı, üzerindeki tozları temizledim. Büyük çantaya benzeyen, kenarlarında kırmızı şeritler olan bu çantayı on yıl önce babam almıştı. Köyden uzak bir yere çalışmaya gitmesi gerekiyordu ve tabi uzun süre kalacağı içinde bir bavula ihtiyacı vardı. Ama bizim bavulumuz yoktu, babam da çarşıdan bu bavulu almıştı. Elimizdeki tek bavulumuz buydu. Ucundaki demiri kırılmış ama hala kullanılabilen fermuarı açtım. Çantanın içine elimi sokup düzelttim önce ardından içini kontrol ettim bir şeyler var mı diye, boştu. Babama ve bana ayarladığım kıyafetleri yerleştirmekiçin işe koyuldum. Çok fazla da kıyafetimiz de yoktu zaten. Benim iki üç parça elbisem, iki hırkam, bir tane geceliğim; babamın ise üç parça gömlek, pantolon, bir kaç parça süveter ve hırkası vardı.
Önce iç çamaşırlarını yerleştirdim bavula. Sağ tarafa babamın çamaşırlarını sol tarafa kendi çamaşırlarımı koydum. Güzelce katladığım elbiselerimi yerleştirdim, ardından üzerine ise siyah hırkamı. Babamın gömlek ve pantolonlarınıda valize koyduktan sonra, eksik bir şey kaldı mı diye düşündüm. Çorap, çorap koymamıştım. Kendi dolabımdan sökük olmayan çoraplarımı seçtim önce, daha sonra babamın çekmecesinden iyi durumda olan çorapları ayırıp valizin ön gözündeki fermuarlı bölmeye koydum. Tarağımı, tırnak makasımı, diş fırçalarını da yerleştirmeyi unutmadım.
Çömeldiğim yerden kalkarken açık duran dolabın kapağına çarptım sırtımı. Bir ah çıktı dudaklarımdan, elimle sırtımı tuttum. Çok sert vurmamıştım, ama canım acımıştı. Bir daha vurmamak için dolabın kapağını kapatacağım sırada annemin elbisesini gördüm. Nasıl unuturdum ondan bir parçayı yanımda götürmeyi. Elime aldım, burnuma götürüp kokladım elbiseyi. Hala o kokuyordu. Yıkamamıştım, yıkayamamıştım. Nasıl kıyabilirdim ki. Hemen onuda valize koyup kapattım dolabın kapaklarını.
Evden ayrılmadan önce evi temizlemek için işe koyuldum. 1 yatak odası, 1 oturma odası, bana ait bir odası ile mutfağı bulunan bu küçük evde yirmi iki yılımı geçirmiştim. Acısıyla, tatlısıyla bir çok şey yaşamıştım. En acısını biliyordum, annemi kaybetmiştim. Ama en tatlı anımı seçmek zordu, o kadar çoktu ki. Ama annem ile olan anılarımdan bir tanesiydi bunu çok iyi biliyordum. O benim hayatım her anındaydı. Boynumdaki zincirin ucuna geçirdiğim annemin alyansına dokundum, onu hissetmek ister gibi. Yanımda olduğunu bilmek istedim, benimle olduğunu, aslında hiç gitmediğini bilmek. Öptüm yüzüğü, sevdim parmak uçlarımla. Ve geri elbisemin içine soktum.
Oturma odasındaki çekyatın örtüsünü düzelttim önce, mutfağı topladım güzelce, yatak odasını, kendi odamı. Dağınık olabileceğini düşündüğüm ya da gördüğüm her yeri düzenledim. Yatak odasında dolabın içindeki bir yeri düzenlerken kapı çaldı. Gelen babam olabilir miydi? Bilmiyordum ve ancak kapıyı açarak öğrenebilirdim. Ayağımdaki, bir kaç yıl önce çarşıdan aldığımız, artık eskimeye başlamış, kenarlarındaki iplikleri tiftiklenmiş siyah terliğimi yere sürterek kapıya ilerledim. Zeliha ablaydı gelen. Elinde bir tepsi poğaça ile karşımda duruyordu.
"Zeliha abla, hoşgeldin." Hafif sola kaydım geçmesi için. Açtığım boşluktan hemen içeri girdi. Kapıyı kapatıp takip ettim onu.
"Gidiyormuşsunuz be gülüm." Gülüm. Her zaman böyle seslenirdi bana. İlk zamanlar yadırgayıp hoşlanmasamda Mardin'e gittiğimizde bunu dahi özleyeceğimi anladım.
"Evet öyle olması gerekti Zeliha abla." Mutfağın tezgahına bıraktı elindeki tepsiyi. Arkasında dikeldim. Sağ elini beline koyup bana döndü olduğu yerde.
"Gülüm be yokluğunuza nasıl alışacağım şimdi." Suratı üzgün, halinden memnun olmayan bir hal aldı.
"Bakarsın arada ziyaretine geliriz." Dedim gülmesini isteyerek.
"Gelin be gelin. Gelmezseniz hatrım kalır." Hala mutfakta ayakta dikildiğimizi farkettim.
"Gelsene içeri geçelim." Oturma odasına sobanın yanına davet ettim onu.
"Yok gülüm yok bizim hayta okuldan geldi arar şimdi beni. Ben size yolluk getirdim, acıkırsınız neyin yanınızda bulunsun." Poğaçalara baktım, meşhur poğaçalarına. O kadar güzel yapıyordu ki, bu zamana kadar onun kadar güzel yapanına rastlamamıştım da yememiştim de. Minnetle baktım ona.
"Ne gerek vardı Zeliha abla." Sesimde biraz mahçupluk vardı. Bu kadına çok şey borçluyduk.
"Söylediğine bak. Gülüm ben seni aç açına bırakır mıyım. Ama sen bunları bir şeye boşaltıver tepsimi unutmayayım."
"Hemen hallediyorum." Tezgahtan biraz uzaklaşarak Zeliha abla bana izin verdi. Çekmecedeki buzdolabı poşetinden kopardım bir tane ve poğaçaları doldurdum içine. Ağzını bağlayıp bir kenara koydum poğaçaları. Tepsiyi elime alıp Zeliha ablaya uzattım.
"Çok teşekkür ederim Zeliha abla, poğaçalarını özleyeceğim." Elimdeki tepsiyi tezgaha bıraktı ve sarıldı bana. Boyu benden 3-4 santim kısaydı, kollarını koltuk altımdan sardı belime. Sırtımı bir iki kere sıvazladı ardından eliyle vurdu hafifçe.
"Anam be gülüm ne vardı kalsaydınız, özleyeceğim sizi." Sarıldığımız için sesi boğuk ve ağlamaklı çıkmıştı. Ayrıldık, gözlerini sildi. Gerçekten ağlamış mıydı?
"Bak beni de ağlatacaksın şimdi." Güldü. Bana baktı uzunca. Birini görürmüş gibi.
"Aynı annene benziyorsun. Onun gençlik halleri. Nalin benim canımdı, severdim onu. Baban ile evlendiğinde çok mutluydu, hele sen, sen doğduğunda anam, anam ondan mutlusu yoktu. Sana ninniler söylerdi, oynardı bile. Köyde görülmüş şey değil bir ananın kızı ile oynadığı ama o oynardı. Yeri hep bende ayrıdır. Merak etme sık sık ziyaretine gideceğim aklın burada kalmasın." O an sanki aldığım nefes boğazımda tıkanmış, Zeliha abla ise onu nefesi açmak için yardım eli olmuştu bana. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Annemden bahsetmişti bana, onu benziyorsun demişti. Gözümde hazır bekleyen bir damla yaş süzüldü sol yanağıma doğru. Dolu dolu gözlerimle baktım ona, iyi ki varsın dedim gözlerimle iyi ki varsın. Onunda doluydu gözleri. Bu sefer ben sarıldım ona sıkıca.
"İyiki varsın Zeliha abla." Az önce gözlerimle anlattığım şeyi dudaklarım ile fısıldadım ona. Sevdi beni, bir anne şefkati ile, parmak uçları ile sildi gözyaşlarımı.
"Hadi gülüm, gideyim artık." Ayrıldık birbirimizden. Tezgahtaki tepsiyi de alıp kapıya yürüdü. Açtı, terliklerini giydi, yüzünü bana döndü. Elim kapıda baktım ona.
"Allaha ısmarladık. Bir gün benim çatlak bir Zeliha ablam vardı deyip hatırlarsın da yolun düşerse buralara kapım her zaman açık."
"Unutur muyum hiç." Unutmazdım. Ben yapılan iyilikleri de kötülükleri de unutmazdım. Zeliha ablayı yolcu ettim. Kapıyı kapattım. En son ne yapıyordum hatırlamaya çalıştım ama hatırlayamadım. Dedikleri düştü aklıma. Annene benziyorsun demişti. Kapının yanındaki aynadan kendime baktım. Dalgalı kumral saçlarım, beyaz tenim ve kahve gözlerim ile birazcık da olsa annemi andırıyordum ama onun kadar güzel değildim. Çenemde dudağımın aşağısında bir ben vardı, siyah değildi kahveydi. 16-17 yaşlarımdayken hiç olmasın isterdim onu ancak şimdi seviyordum, ayrı bir hava katıyordu. Saçlarım omuzlarımın biraz aşağısındaydı. Omuzlarım küçük, bedenim minyon, boyun ise en fazla 1.65-1.67 civarındaydı. En son lisede ölçmüştüm boyumu. Çok fazla kilolu değildim, normal bir kiloya sahiptim. Dışardan bakıldığında çıtı pıtı, minyon ve çıt kırıldım bir kız gibi duruyordum ama asla öyle değildi. Dışarıdan güçlü görünen insanlardan bile daha güçlüydüm. Beni güçlü yapan acılarımdı. Hem güç, kuvvet demek değildi ki insanı insan yapan acılarıydı.
Daha fazla aynaya bakıp oyalanmaktan vazgeçip bir kaç iş yapmak için odaya ilerledim. Bir kaç saat sonra babam gelmişti. Saat dört sularıydı. Elindeki iki bileti çekyatın üzerine bıraktı. Biletleri elime alıp baktım. Akşam yedideydi otobüsümüz.
"Gece mi varacağız Mardin'e?" Diye sordum endişeyle. Gece sokakta olmak korkutuyordu beni ancak yanımda babam vardı. Korkmamalısın dedim kendime.
"Ancak bu sefer saatine yer bulabildim." Bıkkın çıkmıştı sesi. Eliyle uzamış sakallarını kaşıdı.
"Haydi hazırlan kızım, beşten sonra köy minibüsü bulamayız. Mezarlığa gideceğiz daha ancak varırız otogara." Kafamı salladım çekyattan kalktım hemen. Hazırdım aslında. Ne olur ne olmaz diye açık bıraktığım bavulumu kapatacak, gri hırkamı giyecektim üzerime o kadar. Bavulun fermuarını çekip kapattım. Bavulun saplarından tutup oturma odasına taşıdım ve hemen kapının girişine koydum. Kapının yanındaki askılıklardan, siyah hırkama nazaran daha kalın olan gri hırkamı alıp üzerime giydim. Hırkanın içinde kalan saçlarımı dışarı çıkardım. Hazırdım, bu kadardı işte.
"Ben hazırım baba." Babam oturduğu çekyattan kalkıp yanıma geldi usulca. Yerdeki bavulu almadan önce evin her köşesinde gözlerini gezdirdi. İzledim onu. Sonra yerdeki bavulun saplarından tutup kaldırdı, Demir kapıyı açtı. Ilık hava yüzüme üfledi, ürperdim. Babamın ardından ben göz gezdirdim evin her köşesinde. Çok güzel anılar biriktirmiştim bu evde. İki gündür kendimi alıştırmaya çalışmıştım ama hiçte kolay değildi gitmek. Sandığım kadar kolay değildi bu kapıyı çekip ardına bakmadan ilerleyebilmek. Babam omzuma dokundu.
"Hadi Zerdem." Yavaşça kapıya döndürdüm bedenimi, eşikten çıktım. Botlarımı koydum yere, o an botlarımın yere düştüğünde çıkardığı ses kulaklarımda yankı buldu. Yavaşça giydim onları. Babam çoktan ayakkabılarını giymiş hemen bir iki adım öte de beni bekliyordu. Botumun fermuarını çektim ve dikleştim. Arkamı dönüp eve baktım son kez. Kapının kulpuna uzandı ellerim. Kendime doğru yavaşça çektim küçük bir aralık kalana kadar. O küçük aralıktan son kez baktım anılarıma ve tamamen kapattım kapıyı. Kapının üzerinde ki anahtarı çevirdim sonuna kadar. En son artık anahtar hareket etmeyince çıkardım yuvasından. Babamın yanına ilerledim. Birlikte yürümeye başladık. Başımı eve çevirdim bahçeden çıkmadan, pencerelerdeki perdelere baktım, güneşlikleri çekmiştim. Kapının girişine, evin damına... Başımı önüme çevirdim çıktık bahçeden. Babam kapının telini takarken ben biraz ilerisinde yüzüm eve dönük bir şekilde durdum. Bütün anılarımı, yirmi iki yılımı, annemi kardeşimi bıraktım ardımda. Gözlerim hep arkamda köşeyi dönene kadar evi izledim. Avucumdaki evimizin anahtarına baktım ucundaki anahtarlığa. Annem yapmıştı. Boncuklarla belli belirsiz yaptığı bu şekli hepimiz çok sevmiştik. Bulduğumuz bir iple anahtarın ucuna bağlamıştık. Anahtarı sıktım avucumda ve hırkamın cebine koydum. Yeni hayatıma, Mardin'e doğru yürüdüm babam ile. Geçmişimi ardımda bırakarak.