14. YERİ AYDINLIK OLAN KÖTÜLER

1901 Words
24.01.2018 Mina "Selam!" Kucağımdan taşmak üzere olan dosya ve kitaplarla birlikte yeşil kapıyı açıp içeri girdiğimde yeryüzündeki bütün neşeyi dudaklarıma bulaştırmış, insanlığın sahip olduğu tüm mutluluğu sahiplenmiştim. Yersiz bir enerjiye sahip olduğum çoğu arkadaşım ve hocam tarafından birçok kez dile getirilmişti. En sıradan anda kendime gülecek, kahkaha atacak bir neden buluyor, gözlerimden yaş gelene kadar katıla katıla gülebiliyordum. Yeni tanıştığım insanlar bu tutarsız davranışlarımı başlarda garipsiyordu lakin zamanla alışıyorlardı. Mirza da alışmak zorundaydı çünkü babama verdiği sözün benimle bir alakası yoktu ve bu da bana daha çok maruz kalacağı anlamına geliyordu. Ayaklarının her fırsatta seni buraya getirmesi bundan demek ki Mina. Karşı koymayı bıraktın. Bıraktım. Ne olacaksa olsun, boğulacaksam da büyük ve karanlık denizde boğulayım. Tasımı tarağımı toplayıp bütün çalışma envanterlerimle kitapevinin içine düşmemin başka bir açıklaması olamaz zaten. Çok şükür kendime ait bir ofisim, çalışabileceğim geniş ve sessiz bir evim vardı fakat görün ki ben soluğu burada almıştım. "Selam." Mirza elimdekileri düşürmek üzere olduğumu anlamış olacak ki ilk şoku atlatıp yanıma geldi ve dosyalarımdan birkaç tanesini alıp beni yükün çoğundan kurtardı. Centilmenlik desen var... Sen adamı övmeye yer arıyorsun Mina. Olabilir, övmek güzel bir şey. Övülmekte aynı zamanda. Bayılırım övülmeye, göklere çıkartılmaya, iltifatlara... "Yeni bir davaya hazırlanıyorum, üzerine çalışmam gerek. Ev çok sessizdi, tüm gün de ofisteydim orada çalışmak istemedim, bende buraya geleyim dedim." Birlikte arka tarafta yer alan masaların yanına ilerlerken içeriyi dolduran soba cızırtısı kedinin miyavlamalarına karışıyordu. Önden giden Mirza başını çevirip omzunun üzerinden bana baktı ve gülümsedi. "İyi yaptın." Bu adam babanla anlaşma yapıp senden uzak duracağını söylememiş miydi? Neden şimdi geldiğine mutlu oluyor? Girdiğim ortamlarda kendimi insanlara alıştırmak gibi cilveli bir huyum olduğu doğrudur. Üniversite ve iş yerimdeki kızlar beni büyücü gibi görüp insanları sihirle kendime bağladığımı, ilgiyi de bu şekilde üzerime çektiğimi düşünüyorlardı. Aynen, geceleri evde oturma odamın ortasına çember çizip etrafında ayin yapıyor, bütün insanlığı benimle muhabbet etsinler diye kendime bağlıyorum! Şeytan tüyümüz varsa biz ne yapalım? Elindekileri benim için seçtiği dikdörtgen masaya bırakıp pencereye takılı kadife perdeyi çekerek bana ışık sağladığında elimi çeneme koyup hülyalı bir bakış atmamak için kendimi zor tutmuştum. Hareketlerini büyük bir sabırla seyrederken ne yapmaya çalıştığımı anladığının farkındaydım. Sandığımdan daha zeki ve kurnazdı, düşüncelerini asla yansıtmayan yüz ifadelerine ve sert duvarlara sahipti. Gözleri bazı anlarda hislerini olduğu gibi öne sürerken bazı anlarda, mesela şu an, hiçbir şey belli etmiyordu. Çalışmak için burayı seçmemin sebebi tüm bu sırlar dünyası zırvalığını ortadan kaldırmak daha doğrusu Mirza Kaya Acar'ı yakın takibe almaktı. Uzaktan olacak gibi değil, tüm gün yanında olmadığım için hareketlerini takip etmem zor ama en azından işten sonraki vakitlerimi burada geçirirsem ona dair birkaç ipucu keşfetmem daha kolay olur. Ve gördüğünüz gibi buradayım. Olmam gerektiğini düşündüğüm yerde. Burada olman gerektiğini düşündüren ne? Kalbin mi? Bence ayaklarım ama kalbimi de ayaklarımla ortak çalışıyor sayabiliriz. "Nasılsın?" Soru şaşırtıcı bir şekilde ondan gelmişti. Adamın suratına boş boş bakmaya devam ettiğin için gerginliği soru ile dağıtmak istemiş olması normal Mina. "İyiyim, yani yorgunum ama genel anlamda iyiyim. Sen nasılsın?" İyiyim, arkasında bir sürü gerçek barındıran büyük bir yalandı. Bu cevaba dürüstçe cevap veren bir insanı kırk yılda bir rastlanan 'iyi değilim' tutulmasında görmek muhtemeldi. "Aynı şekilde yorgun," dedi ve beni biraz daha şaşırtmaya kararlı bir şekilde sandalyelerden birini çekip oturdu. Karşısındaki sandalyeye yerleşmeden önce kabanımı çıkartıp siyah elbisemle kaldım. Diz kapağımdan aşağıya kadar uzanan dar siyah elbisem en az elbisem kadar koyu olan gözlerini arsızca üzerime çekmişti. Kabanımı çantamla birlikte yan sandalyeye yerleştirirken inadına oyalandım ve nihayetinde yerime yerleşip gözlerimizi kavuşturdum. "Gelen giden çoktu herhalde." Başını aşağı yukarı sallayıp beni onayladı. Oturuşuna ve yüzünün ifadesine bakılırsa gerçekten yorgundu, açılışı nihayet yapmış olmalıydı. "En kalabalık gündü." "Şanslıymışsın, en kalabalık olduğu günde dükkânının tarandığını düşünsene." Başımı aklıma gelen ihtimalle iki yana sallayıp alt dudağımı ısırdım ve dosyalarımı düzenli bir şekilde önüme çektim. Mirza bana cevap vermek yerine başını cama çevirmiş ve dışarıya bakmıştı. Birkaç saniyelik bir seyredişin ardından yeninden bana döndü. "Sıcak bir şeyler içmek ister misin? Çay, kahve, dolapta oralet de görmüştüm. Sever misin?" "Hangi renk?" diye sordum gözlerim hevesle açılırken. Oralet çocukluğumun en temel içeceğiydi. Babamı ziyarete gittiğimde, Levent ile lojmandaki güvenlik görevlisiyle muhabbet etmeye gittiğimizde falan o kadar çok içerdim ki eve geldiğimde dişlerim turuncu olurdu. "Turuncu yani portakallı sanırım. Yapayım mı?" Sandalyesini geri itip ayağa kalkarken birkaç saniye düşündüm ama vazgeçtim. Adı üstünde, çocuklukta kalmıştı. Şimdi içerken gerekli gereksiz bir sürü anı aklıma doluşur, dikkatimi dağıtırdı. "Yok, çay alayım ben ama büyük kupada olsun." Başıyla onaylayıp rafların ardında kaybolurken ben Gökhan Bey'in bizzat masama bıraktığı ve gün içinde elli kez inceleyip farklı farklı notlar çıkardığım dosyaları masanın üzerine birbirine eş uzantıda yerleştiriyor; renkli yapışkan kâğıtlarımı hazırda bulunması açısından elime ve kalemlerime en yakın noktaya koyuyordum. Üç dakika sonra hepsi birbirine karışacaktı ama olsun; ben masa dağılınca çalıştığına inanan tiplerdenim. Mirza iki kupa çay ile masaya geri döndüğünde kolunun altında bir roman vardı. Sanırım ben çalışırken o da kitap okuyacaktı. İçin gitti değil mi? Eh, gitmedi desem yalan olurdu. "Kitap mı okuyacaksın?" "Evet, dikkatin dağılırsa masamda okuyabilirim." Sandalyesine yerleşmeden kalkmaya yeltendiğinde elimi havada sallayıp gidişini engelledim. "Hayır, dikkatim o kadar kolay dağılmaz ama benden uyarması senin dikkatin dağılabilir." Gözleri neden böyle söylediğimi anlayamadığı için kısılırken yüzüne yerleşen çocuksu ifade içimi kıpır kıpır etmişti. Mirza içinde sır dolu bir dünya saklıyordu ve ben her bir sırrı delicesine merak ediyordum. Tıpkı zihninden geçen düşünceleri saniyesi saniyesine bilmek istemem gibi. "Dağılmaz," dedi sandalyesinde geriye yaslanıp kolunun altındaki kitabı ona bıraktığım alana yerleştirirken. Bardakları ortaya koyup yanında getirdiği bir tabak bisküviyi de aralarına bıraktığında her şey tamamdı. Ona bakmayı kesersem başlayabilirdim. Gökhan Bey'i düşün. Yarın ki toplantıda önüne bir çıkış yolu sunmazsan işte o zaman ağzına... Ellerimi birbirine vurarak içimdeki o sınır bilmez sesi susturdum ve bileğimdeki tokayla saçlarımı olabilecek en hızlı şekilde toplayarak odağımı kâğıtlara verdim. 1986 yılında kurulmuş olan RAÖ İlaç Firması kurulduğu günden beri Türkiye'nin ilaç pazarından bir numaralı temsilcilerindendi. Eczanelerde yer alan birçok ilacın üzerinde onların isimlerini görmek mümkünken aynı şekilde yaklaşık on dört yıl önce yurt dışı pazarına açılıyorlar ve birkaç anlaşma ile ülkeler arası ilaç ticaretini başlatıyorlar. Derken bundan tam altı sene önce esrarengiz bir şekilde ilaçların üretildiği laboratuvarda çalışan kimyagerlerden Orhun Yılmaz istifa ederek işten ayrılıyor. Böylesine büyük bir firmada çalışmayı bırakıp peşinden ülkeyi terk etmesi etrafındakilerin dikkatini çekiyor ama o gün bu gündür adamdan kimse haber alamıyor. Orhun Yılmaz ile aynı dönemde laboratuvarda görevli olan Harun Sertaç meslektaşından sonra yönetici şef oluyor. Dört yıl sorunsuz bir şekilde yönetilen süreç, iki hafta önce gerçekleşen skandalla birlikte yerle bir oluyor. Harun Sertaç ortada yok, adam bir gecede kayıplara karışıyor. Geride kalan ekip ortaya çıkmış uyuşturucu suçlaması ve hastalanmaya başlayan denekler yüzünden gözaltına alınıyor ve olan otuz iki senelik RAÖ ismine oluyor. Firmanın yöneticisi Ahmet Özkuloğlu verdiği ifade de yıllardır sorunsuz bir şekilde ilerlediklerini, uyuşturucu denen illetle yakından uzaktan alakaları olamayacağını, buna yeltenmenin onca yıllık emeğe haksızlık olacağını söylemiş ve suçu bariz bir şekilde eski laboratuvar çalışanlarına postalamıştı. Yani bir kimyager, piyasaya sürülecek son ilaçları hiç korkmadan, yakalanacağını düşünmeden uyuşturucu maddelerle değiştirmişti ve sonrasında ortadan kaybolarak bulunamayacağını mı düşünmüştü? Ahmet denen adamın düşüncelerini bilmiyorum ama yalanı biraz daha sıkı atsa iyi olurdu. Ne diyorum her seferinde? İnandırıcı olmalı kardeşim, yalan dediğin tutarlı ve sorgulanamaz ayrıntılarla süslü olmalı. Kimyagerini saf gibi gösterdiğinde onu uyuşturucu yapabilecek birine dönüştüremezsin, öyle bir insan evladı bunu saman altından su yürüterek gerçekleştirir; başka bir ulaşım ağına gönderirdi. İşin içinde bitlik olduğu çok bariz belliydi de bizim derdimiz bu bitliği görmemize rağmen üstünü örtmek, yönünü değiştirip tamamen ortadan kaybetmekti. Eh bu durumda ilaç mağdurlarını devre dışı bırakamama halinde suçu Orhun Yılmaz'a atmak en iyisiydi. Pembe yapışkan kâğıdı raporun sağ alt köşesine yapıştırdığımda gözüm raporda yazanlarda dolanırken elim masanın üzerinde kalem arıyordu. Ben buraya bir kalemlik dolusu tükenmez kalemle gelmedim mi? O zaman nereye kayboldu bu kalemler? "Kulağında." Mirza'nın sesiyle masayı taciz eden ellerim dururken başımı kaldırıp varlığını tamamen unuttuğum adama baktım. Kitabın neredeyse yarısına gelmişti ve ona bıraktığım alanda bana ait parçalar bulunuyordu. Aval aval yüzüne baktığımı fark edince masanın üzerinden bana doğru eğildi, aramızdaki mesafeyi kapatarak yüzüme doğru gelirken ben zihnimde kurduğum mahkemeyi askıya almak zorunda kalmıştım. Dava ertelenmiştir, lütfen mahkeme salonunu boşaltınız. "Kalemlerinden ikisi yerde, üçü saçında, ikisi kulağında Mina." Uzandı ve parmakları yanağımı teğet geçerken kulağıma sıkıştırdığım siyah kalemi çekip aldı. Bu hareketten de etkilenmezsin be Mina! "Gerçekten mi? Hiç farkında değilim." "Neredeyse iki saattir başını kaldırmadan çalışıyorsun, farkında olmamana şaşmamak gerek. Üstelik dikkatin bir saniye olsun dağılmadı." İki saat dediği anda bedenim bunu kanıtlarcasına sızlamaya başlamıştı. Boynum, omuzlarım ve sırtım tutulma aşamasındaydı. Kollarımı iki yana açıp oturduğum yerde dikleştim ve gerinip vücudumu esnetmeye çalıştım. "Bir şeyle uğraşıyorsam zihnimdeki bütün alıcıları kapatıyor sadece ona ait olanları açık bırakıyorum. Bu daha kolay adapte olmamı ve düşüncelerimi daha iyi odaklamamı sağlıyor. Yani davayı çözmeye çalışırken kupaların rengiyle gözlerinin ne kadar benzediğini düşünmeyi engelleyip kendime alan oluşturuyorum." "Doğal dikkat çemberi gibi bir şey sanırım." Ne zaman altıma aldığımı bilmediğim ayaklarım uyuşmaya başlayınca sırtımı pervaza verip bacaklarımı yan sandalyeye uzattım. Gözlerimi dinlendirmem gerekiyordu, biraz daha aşağı bakarsam şaşı olarak kalabilirdim. "Kediye bir isim bulmamız lazım," dedim uyumamak için zihnimi aktif halde tutmak için. "Düşünürken kedi, kedicik demekten yoruluyorum." "Haklısın," dedi ve sesli bir şekilde güldü. Gülüşünü görmek için gözlerimi açıp hızla ona döndüm. Gülümsemesi dudaklarına asılı kalmıştı, seyir zevkine bakar mısınız? Üniversiteye hazırlanırken karşımda olsaydı tüm gün masanın başında oturur bir daha da kalkmazdım. "Bende seslenirken şaşırıp kalıyorum. Aklında bir isim var mı?" "Yolda gelirken birkaç tane düşündüm ama hepsi saçmaydı. Marul diye kedi mi olur?" Gün içinde bol marullu lahmacun aşerdiğim için ama sırf kokmasın diye yiyemediğimden isme kadar tesir etmişti. "Galiba acıktım." Bileğimi ters çevirip ekranı kaymış saatime baktım, Mirza perdeleri çekmiş ve ışıkları açmıştı. Turuncu ışık üzerimize sahte bir güneşin parıltısını sunuyordu. Gerçekten bir şeye odaklandığımda diğer her şey geri plana düşüyordu. "Saate bak!" "Konu işin olduğunda kendini kaybediyorsun. Bu kadar çok mu seviyorsun hukuku?" "Hukuk adaleti sağlamak ve düzeni inşa etmektir, tabii ki seviyorum." Arkasına yaslanırken kitabını arasına ayraç koymadan kapattı ve kâğıtlarımın üzerine bırakıp kollarını göğsünde bağladı. Kaşları hafifçe çatılmıştı, sanırım içinde büyük bir sorgu başlamıştı. Onun düşünüp yanıma geri dönmesini beklerken ben karnım guruldamasın diye midemi kasıp sakinleştirmeye çalışıyordum. "Bana kalırsa karanlığı ve aydınlığı aynı kurallarla yargılamak doğru değil. Kötü kötüdür ve yeri aydınlık olmamalıdır." "Bu konuda kesinlikle yanıldığını belirtmek isterim." Yerimde dikleşip yüzümü tamamen ona döndürdüğümde savunmacı benliğim uyanmış ve açıklamaya girişmişti. "En kötü insanın bile haklı olduğu noktalar vardır. Çevre, yaşadıkları, onu karanlığa iten sebepler... Bir sürü neden sayılabilir ama hiçbiri kişiyi tamamen suçlu yapmaz." Kaşları çatılırken dirseğini masaya koyup saatlerdir önünde duran bir bilmece nihayet çözüme ulaşmaya başlamış gibi yüzüme daha dikkatli bakmaya başladı. "Ne yani? Bir katilin bile suçsuz olabileceğini mi söylüyorsun?" "Hayır, suçu vardır sonuçta adam öldürmüş ama onu bu suça iten sebepleri göz ardı edip hükmü boynuna asamayız. Benim için gerçek kötü ya da gerçek iyi diye bir kavram yoktur. Dünyanın en iyi kalpli insanı bile cinnet anıyla katil olabilirken benliğindeki gerçekleri hiçe sayıp başından beri karanlıktaymış gibi davranmak hukuka uygun değildir." Benim kendi hukuk sistemine kesinlikle uymuyordu. Her insanın savunulma, sesini duyurma hakkı vardı. Ceza savunmaya göre değişir ve adalet böyle sağlanır. "Ying&yang." "Aynen öyle. Tüm dünya böyle bir düzenin içindedir, hukuk ise cezalandırır, caydırır ve yaşanan huzursuzlukları düzene sokar en azından bunun için mücadele eder." Benim düşündüklerimin aksini düşündüğünü belli eden gözleri gözlerimden ayrılmadan sessizliğe devam ederken karnım ortama uyumlu bir şekilde guruldamış ve beni rezil etmişti. İnsan sanıyor ki karnımın içinden çıkan ses dışarıdan duyulmaz, öyle de bir duyuluyor ki karşımdaki adamın tatlı tatlı gülümsemesine yol açıyor. Faydalı bir hizmet verdiğini söyleyebiliriz o zaman Mina. Karnımız aç ama gözümüz sayesinde tok. "Hadi gidip yemek yiyelim."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD