13. TATLI ZEHİR

1476 Words
Elimdeki kedi maması poşetini kasa olarak kullanılan yeni ahşap masaya sertçe bıraktığımda çıkardığım ses kitapevinin içinde yankılanırken demirin demire sürtme sesi duyuldu ve Mirza saniyeler içinde karşımda belirdi. Elinde tuttuğu demir maşayla birlikte yanıma gelirken gözlerinde şaşırma emaresi aramış ama bulamamıştım. Gelmemi bekliyor olmalıydı, öyle değilse bile beni gördüğü için bir tepki vermeliydi yoksa elindeki maşayı kullanarak kedi için aldığım mamaları ona yedirecektim. En azından kork, geril, utan be adam! Seni şurada bulduğum hal çok mu normaldi ki bu kadar sakinsin? "Hoş geldin." Vallahi canım bu sefer hoş mu geldim bilmiyorum. Oniks gözlerinden gizem okunurken hoşluk bulmam biraz zor. Duruşuna, ortama yayılan enerjisine bakarsak bence hoş bulmamız olası Mina. Dirseklerine kadar sıyrılmış siyah boğazlı kazağı ve siyah kot pantolonu aklımı çelemezdi. Özellikle kolundaki damarların uzun ve ince parmaklarına bağlanışı... Konumuz başka, buraya hoş bulmaya gelmedim! "Hoş buldum." Gözlerimi üzerinde tam tur uzun uzun gezdirmeden masanın üzerine bıraktığım paketi işaret ettim. "Kediye mama aldım, veteriner yaşı için uygun olduğunu söyledi." Maşayı bırakmadan kollarını göğsünde kavuşturdu ve oniks karası gözlerini kısarak başını yana eğdi. Yüzüme attığı bakışlar ondan kaçırmaya çalıştığım ama çabalarıma rağmen yine ona dönen gözlerime 'nafile bir çaba, kaçamazsın' diyordu. "Buraya sadece bunun için gelmediğini biliyorum Mina." Aferin, zekiymişsin! Derin, gücümü toparlamama yardımcı olacak bir nefes eşliğinde kol çantamı poşetin yanına bırakıp kalçamı masanın kenarına yaslayarak ona döndüm ve kollarımı onun gibi göğsümde bağlayıp gözlerimi kaçırmadan yüzüne diktim. "Hak ettiğim açıklamayı almak için geç bile kaldım." "Gelmedin," dedi sakince, aynı sakinlikteki adımlarıyla karşıma geçtiğinde. Gözlerim istemsizce kollarına kaydığında, kaslarını görmek sinirlerimi bozmuştu. Yarın kas yapmaya başlıyorum! Abartma, sabahları zor uyanıyoruz kas yapmak hareket etmek demek. Doğru, artık selamlayacak güneşte yoktu. Her sabah karanlık, gri bulutlu güne uyanıyordum, yataktan ayrılmamın tek sebebi işimdi. Kış bir an önce bitmeli ve güneşli günlere uyanmalıydık. Daldığım düşüncelerden beni sıyırmayı başaran yine onun sesiydi. "Gelmeni bekledim." Bu cümlenin kalbime fil gibi oturması normal miydi? Babama verdiği söze rağmen gelmemi beklemişti. Bununla babamdan istediği şeye kavuşma ihtimalini tehlikeye atmayı göze almış mı oluyordu? Yoksa kafasında farklı bir plan vardı da beni mi kandırıyordu? "Bana nasıl bir açıklama yapacağını düşünmen için sana zaman verdim." Hafif çekik gözleri daha da kısılırken dudaklarında sakin bir gülümseme oluşmuştu. Sakalları bu süre içinde yüzüne iyice yayılmış, saçları da uzamıştı. Alnına dökülenler artık yukarı taralı haldeydi. Hangi halinin daha yakışıklı olduğunu eve gidince kendimle tartışacaktım, şimdi değil... "Sanırım babanın açıklaması senin tatmin etmedi." Dilimle damağımı şaklatıp başımı iki yana salladım. Bu hareketim toka kullanmadan ensemde topladığım saçlarımın çözülmesine neden olmuştu. O kadar uzundular ki artık toka dayanmıyordu, bu yüzden topuz şeklinde çevirip çözülene kadar kullanıyordum. Mirza'nın gözleri gözlerimden saçlarıma kayarken bana doğru birkaç adım daha attı ve ayakkabılarımızın ucu birbirine değene kadar durmadı. Topuğumun uzunluğuna rağmen gözlerine bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalmıştım ama keşke kaldırmasaydım. Zifiri karanlık gözleri gözlerime öyle derin bir şekilde bakıyordu ki söylemek istediklerim boğazıma hapsolmuş, almaya çalıştığım nefes yarım kalmıştı. Dilime dizilmiş, zihnimi zorlayan, beni çıkmaza sokan ne kadar gizem varsa hepsi cevaba kavuşma ümidini kesmişti. Bana kalırsa şu an burada ayakta kalmam bile takdire şayandı. En son bir adamla bu kadar yakınlaşmamın üzerinden ne kadar geçmişti? Sanırım üç yıl önceydi, kısa bir birliktelikti ve hiçbir şekilde tutku yoktu. İnsanın 'buna ne gerek vardı şimdi' diye düşündüğü saçma ilişkilerden biriydi. Gözlerime böylesine anlamlı ve derin baktığını, tek bir bakışla içimi titretip gücümü elimden almaya çalıştığını hatırlamıyordum. İlişkinin detaylarını gömmeyi başarmış, çok kolay unutmuştum ama bana öyle geliyor ki ben bu anı ölsem aklımdan çıkartamam. Aklından çıkartmayı geç, kalbinden atabilsen mucize olur. Kollarımla kamufle ettiğim ellerimi yumruk yapıp güç kazanmak için kurumuş dudaklarımı dilimle ıslattım ve onun gibi gülümsedim. Bakışlarıyla beni cezbetmeye çalışıyorsa başarılı olabilirdi fakat biraz daha çaba sarf etmesi gerekiyordu çünkü bende de kullanışlı silahlar vardı. Kullanmaktan yana sakıncam da yoktu. "Baban seni babama emanet etmiş." Masadan ayrılıp duruşumu dikleştirdiğimde yakınlığımız bozulmuş ve araya yine boşluk girmişti. Ona doğru küçük bir adım atıp kendim açtığım mesafeyi yine ben kapattım. Şimdi nefeslerimiz birbiriyle çarpışıyor, kokularımız birbirine dolanıyordu. Gözlerimin dudaklarına kaymasına engel olamazken yeni kelimeleri bulmak için biraz beklemek zorunda kaldım. "Ve tehlikede olduğunu öğrenmiş. Tehlikenin sebebi ise burayı devraldığın adammış." "İnanmamış gibisin." Fısıltısıyla dudaklarıma çarpan sıcak nefesi vücudumu uyuştururken gözlerimi can sağlığım adına gözlerine çıkardım. Zehirli bir elmanın baş döndürücü efsunuyla baş başa kalmış, bir ısırık alıp canımızdan olmamak için direnir olmuştuk. Bakmak, adım atmak, yaklaşmak, hissetmek! Tehlikeli sulardı, zehir ölüm demekti lakin bu zehrin acı olmadığına emindim. Tatlı bir ölüm acı bir yaşamdan daha iyi değil midir? "İnanmam için daha çok şey öğrenmem lazım." "Mesela?" derken ellerini arkamdaki masaya koydu ve bu sayede beni yeniden masaya yasladı. Bilerek yapıyor, bilerek yapıyor! Bilse ne bilmese ne üzerimdeki etkisi bariz, bunu yapmamış olsa bile ben zaten dudaklarındaki zehri dudaklarıma almaya kefilim. "Mesela, baban seni neden babama emanet etti? Babama emanet edilmişsen ben seni neden hiç görmedim?" Hafızam iyiydi ama çocukluğumda ona dair bir detay hatırlamıyordum. "Babam tehlikede olduğunu nereden öğrendi?" Gözlerim arkasında kalan tavan arasının gizli kapısına dönerken gülümsemem büyüdü. "O koridor nereye açılıyor?" Durup içimi çektim ve daha sakin bir tonla yeniden ona baktım. Gözleri dağılmış saçlarımdan gömleğimden açıkta kalan gerdanıma indi, boynumdan dudaklarıma çıkıp gözlerimde durduğunda zihnimde dönüp duran soruyu serbest bıraktım: "Sen kimsin?" Korkuyla, merakla, tutkuyla... Zihnimin en derin kuyusundan, yüreğimin en ücra köşesini sarıp sarmalayan soru aramızdaki hiçliğe dağıldı, bir kara delik bulma umuduyla dolanıp dururken Mirza'nın oniks karası gözlerinin sonsuzluğunda kayboldu. "Bunu bildiğini sanıyordum." Bilmenin de sınırları vardı, bunu acı bir şekilde deneyimlemiş; öğrendiklerimle yüzleşirken yeni bilinmezliklere çaresizce kucak açmıştım. Bildiğimi varsaydıklarım bilinmez çıkmıştı, bana kalırsa insanın canını en çok bu acıtırdı. "Asla tam olarak bilemezsin." Ve bu beni çıldırtıyor. Seni bilememek, gizemlerini çözememek, gözlerinin içinde kaybolmak... Yıllardır kayıp haldeyim ama ilk defa bu denli korkuyorum çünkü kayboluş ne kadar büyükse bulunmak da bir o kadar zor ve benim annem yok. "O zaman neden soruyorsun?" Temasın sınırındaydık ama ikimizde aşacak adımı atamıyorduk. Gözleri ile dudakları arasında mekik dokurken tadını o kadar merak ediyordum ki her an aşılmaması gereken o ince çizgiyi aşabilir, kayboluşa kucak açıp kendimden vazgeçebilirdim. "Merak ediyorum." Kaya'yı, Mirza'yı... Benliğini, geçmişini, ruhunu, kelimelerini... "Savcı bunu öğrenmeden hoşlanmayabilir." "Babamı dinlediğim söylenemez." Gülümsemesi genişlerken burnu hafifçe yanağıma değdi. O ufacık temas bile ruhumun alev almasına yetmiş ve artmıştı. "İnatçısın, asla pes etmiyorsun." "Dişe diş," dedim tarafımı anlaması için hafif bir baskınlıkla. Dudakları devamını getirmek için aralandığında konuşmasına izin vermeden parmaklarımı dudaklarına kapattım. Kaşları bu hareketin anlamını çözmeye çalışırcasına kalkarken gözleri değişen yüz ifademi inceliyordu. Hafifçe yutkunduğunda âdemelması inip kalktı ve anladığını belirtircesine göz kırptı. Parmaklarım kor ateşi andıran sıcak dudaklarından ayrılıp karnıma dolandığında yeniden konuşabilmek için birkaç saniye bekledim. "Sorularıma cevap verecek misin?" Tırnağımı masanın üzerindeki eline batırıp oluşturduğu barikatın içinden çıktığımda adımlarım raflara yönelmişti. Hareket halinde olmak en iyisiydi. Raflar son gördüğüm haline kıyasla daha düzgündü ama birlikte düzenlediğimiz kısımlar dağılmış ve kitapların diziliş şekli değişmişti. Sanat kitabı ile bilim kitabı aynı raftaydı, fırlatsa denk gelmezdi. "Vereceğim cevapların ilgini çekeceğini düşünmüyorum." Tok adım sesleri peşimden gelirken ben Dünya Edebiyatı klasiklerinin olduğu bölümde yürüyordum. Gözlerim Dostoyevski, Tolstoy ve Dickens r******rı arasında dolanıyordu ama aklım arkamdaki varlığındaydı. Az önce ki sınırsızlıktan sonra bu sınır seni biraz kendine getirtir Mina. "Ona ben karar versem daha iyi olmaz mı?" Rafta gördüğüm Brönte ismiyle durdum ve uzanıp Uğultulu Tepeleri elime aldım. Sayfaları hızlıca döndürürken burnuma yaklaştırdım ve kokusunu içime çektim. Tatlı kitap kokusundan daha rahatlatıcı bir koku var mıydı? Vardı. Hemen yanımda duran ve bunu bana kanıtlamaya çalışan, neye benzediğine asla emin olamadığım kokusuyla Mirza'da huzur veriyordu. Tabii yanında bir parça sinir bozucu gizemle... "Burayı devraldığım adam bir kumarhanenin gizli geçidinde bekçilik yapıyormuş. Adam ortadan kaybolduktan sonra kapıyı buldum, kumarhanenin varlığını öğrendiğim için sahipleri sinirlenmiş ve bana uyarı vermek istemiş." Gözlerim hala kitabın sayfalarındaydı ama bütün dikkatim onda toplanmıştı. "Yalnızdım ve kaçacak yerim yoktu, bende koridora gizlenmeye karar verdim. İlla ki biri beni bulacaktı, oturup beklemeye başladım. Baban nasıl öğrendi, bende bilmiyorum. Gözümü bir açtım sen, arkanda baban vardı." "Seni bulmamı beklemiyordun değil mi?" Sorum karşısında beklenmedik bir şekilde kahkaha attı. Başını iki yana sallarken gülüşü daha da büyümüştü. "İnan bana Mina, kesinlikle beklemiyordum." "Bende o görüntüyü beklemiyordum." Sırtımı kitaplığa döndüm ve loş ışık altında gölgelenen yüzüne ifadesiz bir suratla bakmaya başladım. Kitabı ellerimin arasından alıp sayfaları karıştırırken ben hala onu seyrediyordum. Aradığı sayfayı bulduğunda durdu ve gülüşünün kırıntıları sesinden silinirken derin bir nefes bırakıp okumaya başladı: "Bir kedi yarı yarıya öldürdüğü bir fareyi ya da yarı yarıya yediği bir kuşu nasıl bırakıp gidemezse, o da tıpkı öyle oradan ayrılıp gidemiyordu: Ah diye düşündüm, artık onu kurtarmak olanaksız; artık sonu belli, yazgısına doğru koşuyor!" O bu satırları okurken ben yüzüne dalmış düşünüyordum. Acaba ona o gece yalnız olmadığını bildiğimi söylese miydim? Peşinden iğrenç bir iz bırakarak camdan kaçan kişinin varlığını bildiğimi bilse ne yapardı? Yalan söylüyordu, bunu anladığımı anlamıştı ama bozuntuya vermeden kitabı açmış ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başlamıştı. Kitabı ezbere biliyordum ama yine de ondan dinlemeye ses çıkarmadım. Ah! Beni kurtarmak olanaksız; artık sonum belli, yazgıma koşuyorum ve koşarken bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyorum. Mirza'nın dünyasının büyük ve ağır kapılarını...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD