22.01.2018
Mina
Hâkim son kararını yüksek sesle mahkeme salonuna duyurduğunda karşı tarafın avukatına orta parmağımı göstermemek için içimdeki on sekiz yaşındaki ergeni saklandığı yere zorla geri sokmuş ama yüzüme yerleşen gülümsemeye engel olamamıştım.
Suçu Kutay Bey'in üzerinden alıp Selen Hanım'a iade etmemiz Selen Hanım'ın üç yıl önce yazdığı aşk mektubu sayesinde olmuştu. Parfümün formülünü üç yıl önce, Fransa'ya yaptığı bir seyahat esnasında bulmuştu ve bunu onca iletişim aracı dururken romantiklik olsun diye eşine mektupla haber etmişti. Malzemeleri, birleşimi ve bu kokuyu ona duyduğu özlem sayesinde bulduğunu yazmıştı mektupta. Okurken duygulansam da aşkın geldiği noktayı görünce içimdeki yumuşama göz devirmeye geçmişti. Sevdi de ne oldu? Bak hasretinden gelen ilham milleti hastanelik, kocasını da mahkemelik etti.
"Çok teşekkür ederim Mina Hanım." Mahkeme salonunun önünde elimi kopartmak istercesine sıkan ve sallayan Kutay Bey'in elinden kurtulmak için kendimi geri çekmeye çalışsam da adam bu dertten kurtulduğu için bana sarılmaya bile yeltenebilirdi. "Gerçekten, siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum."
Eh, kimsenin aklına aşk hikâyelerini dinledikten sonra birbirlerine yazdıkları mektupları okumak gelmemişti. Gökhan Bey'in de oturup altı sayfa mektubu okuyacağını sanmıyordum, büyük ihtimalle üşenir bana okuturdu ama öyle bir durumda davayı kendi çözmüş gibi olacağından bu sefer ben sinir krizi geçirirdim. Neyse ki davayı bana devretmişti de altı sayfalık okuma boşa gitmemişti. Üçüncü yaprağın arka yüzünde, altıncı satırla yirminci satırın arasına yazmıştı formülü. Altına da okumamın uygun olmadığı şehvetli cümleler sıralamıştı ama benim için gerekli olan yeri bulunca gerisine sadece göz gezdirmiştim. Fotografik hafıza sağ olsun gerekli gereksiz her detayı aklıma not ediyordum. Hadi üçüncü sayfa dava için faydalı olmuştu ama şimdi beynimin bir köşesinde Selen denen cadının hissettiği hazlar ve yazdığı şehvet dolu betimlemeler bulunuyordu ve inanın hiç iç açıcı değildi. Hayatın boyunca kimseye karşı böyle duygular hissetmediğin için anlaman zor olmasın Mina. Eh, ben kimsenin teninden şarap yudumlamak istemem, şükür ki öyle pis huylarım yoktur.
"Mina!" Kutay Bey'in ellerinden kurtulmamı sağlayan babam cübbesiyle birlikte mahkeme salonundan çıkmış bana doğru yürürken topuklarım üzerinde ona doğru döndüm. Kutay Bey benden müsaade isteyip giderken ben babamla baş başa kalmıştım. Kalsaydın ya, azıcık daha teşekkür etseydin; övseydin beni, ayaklarıma kapanıp elimi öpmeye falan çalışsaydın? Abart istersen sanki adamı darağacından kurtardın.
"Duruşman bitti mi?" İnsan önce nasılsın, ne yapıyorsun, diye sorar ama neyse...
"Bitti, sanırım sen yenisine gidiyorsun." Elindeki pembe dosyalara ve cübbesini hala çıkarmamasına bakılırsa doğru tahminde bulunmuştum. "Evet, işin yoksa odamda beni bekle. Konuşacağız."
Normalde bu teklifini kabul etmez çeker giderdim ama bu sefer odasından bilgi bulma ihtimalim vardı ve ayağıma gelmiş fırsatı kaçıramazdım. Başımı hafifçe sallayıp o mahkeme salonuna yönelirken ben de savcıların bulunduğu kata yöneldim. Hala çıkarmadığım cübbemin rengi farklı olsa bile bir an için kendimi Cumhuriyet savcısı gibi hissetmedim desem yalan olurdu. Küçükken babamın evde asılı olan yedek cübbesini giyinip oyuncaklarıma mahkeme kurar, kaybolmuş veya ölü bulunmuş ayıcığımın katilini bulmaya çalışırdım. Ne hikmeti ilahiyse suçlu hep kahverengi tavşan çıkardı. Bunu başkasının yanında anlatma da psikopat olduğunu sanmasınlar. Oyuncaklar hafif kaçıyor, sitedeki çocukları da çıkan her kavgada mahkeme oluşturup tek tek yargılıyordum. Hukuk ben doğduğum andan itibaren benimle birlikteydi, bunda babamın etkisi de fazlaydı tabii ki ama o savcı olmasa bile ben avukat olurdum büyük ihtimalle. Avukat olmasam bile kesin böyle havalı iş kıyafeti olan bir bölüm seçerdim.
Cüppemin etekleri peşimden pelerin gibi savrulurken topuklarım adliye koridorunda tok sesler çıkartıyordu. Arabadan inerken uzun düztaban çizmelerimi çıkarmış, yerine yeni aldığım bordo yılan derisi topuklularımı giyinmiştim. Aklı olan ayağımın yanında dolaşmazdı, yanlışlıkla bastığım anda parmaksız bırakacak kadar ince bir topuğa sahiptim. Babamın kalemi Ümran Hanım'a başımla selam verip içeride beklememi istediğini söyledikten sonra odasına girmiş ve kapıyı arkamdan kilitlemiştim. İçeriyi didiklerken yakalanma ihtimalini ortadan kaldırdıktan sonra vakit kaybetmeden masasının başına geçtim. Masasının üzerinde iki tane imza bekleyen ifade kâğıdı vardı. Dava dosyalarını asla biriktirmezdi, disiplinli ve hızlı çalışırdı. Aman diyeyim senin masanı görmesin. Babamı kessen Zorbey Hukuk firmasına gelmezdi, o yüzden endişelenmemize gerek yok. Biz işimize bakalım; Mirza ile bir bağlantı bulmaya çalışalım yoksa aklımı kaybedeceğim.
Siyah masa sandalyesini ittirerek çekmecelerin başına kaydım. İlk çekmece her zaman kilitli olurdu, anahtarı ise ceketinin iç cebine koyardı. Cüppesinin altında ceketi yoktu, demek ki odada. Sandalyeden kalkmadan topuklarımdan destek alarak askılığa kaydım ve gri ceketinin ceplerini karıştırmaya başladım. Araba anahtarı, mendil, otopark fişi, cüzdanı ve sahip olduğu bütün anahtarları bir arada tutan ay yıldız sembollü anahtarlık! Bunu on yaşımdayken doğum günü hediyesi olarak almıştım. Bana kalsa çok gösterişsizdi ama annem inatla babamın çok beğeneceğini söylemişti ve öyle de olmuştu. O beş yıldır kullandığına göre ya gerçekten sevmişti ya da cimriydi ve yeni anahtarlığa para vermek istemiyordu.
Anahtarların içinden küçük siyah olanları tek tek çekmeceye takıp denerken bir gözüm saatteydi. Yarım saat sürse, sonrasında hâkimle istişare etse falan derken kırk beş dakikam vardı. Kırk beş dakikada ben bu odayı kırk kere hatim eder, her köşesinden bilgi toplardım. Tabii önce şu çekmeceyi açmam gerekiyordu!
Nihayet dördüncü anahtar kilidi döndürmüş ve çekmeceyi bağrına kadar açmıştı. Zafer gülüşümle bir süre yerimde oynayıp kendimi fazla kaptırmadan durdurarak çekmecenin içine dalış yaptım. Kırmızı bir kutu ağzı açık haldeydi ve içinde bir sürü kâğıt vardı. Hızlıca düzenlerini bozmadan yazıları okudum ama işe yarar bir şey yoktu. Kutuyu azıcık öne çekip arka kısmı kontrol ettiğimde siyah bir telefon buldum. Üzerinde parmak izi bırakmamam gerekiyordu, keskin gözleri başka birinin dokunduğunu hemen anlayabilirdi. Masanın üzerindeki peçetelikten peçete aldım ve işaret parmağıma sarıp ekranı açtım. Şifre mi? Gerçekten mi baba? Hem telefonu kimsenin bulamayacağı bir yere sakla, hem de şifre koy! Ne saklıyor olabilirsin ki bu kadar? Alt tarafı savcısın, savcıların gizli saklısı mı olur? Düşün düşün düşün! Ne olabilir, düşün. Şimdi gelecek, o zaman sorarsın ne işler çevirdiğini! O da kesin cevaplar!
Şifre altı haneli, yani doğum yılı olamaz. Olsa olsa uzun bir doğum tarihi olabilir ki babam kendi doğum tarihini bile hatırlayamayacak kadar meşguldür. Allah'ım şimdi çıldıracağım!
Çaresizce masanın üstündeki not kâğıtlarına baktım, küçük not kâğıtları telefonda konuşurken karalama yapması içindi, bu huyunu yıllardır sürdürüyordu. Muhakkak onlara bir iz bırakmış olmalıydı. Panikle çöpe atılmayı bekleyen küçük kare kâğıtları incelerken aynı rakamların birkaç kere yazıldığını görünce durdum. Matematikten anlamıyordum ama mantığım çok şükür yerindeydi ve bu kadar çok tekrar edilmiş rakamların anlamı olduğunu anlayacak kadar akıllıydım.
Hızlıca telefona geri döndüm ve üç hakkım olduğunu bildiğimden dualar eşliğinde yazdım. Dokuz; w, x, y, z. Üç; d, e, f. Beş; j, k, l. Dört; g, h, ı-i. Bir tane daha dört. İki; a, b, c. Zeliha. Çat diye açılan ekrana boş gözlerle bakakalırken ellerim havada asılı kalmış, peçete parmağımdan masaya düşmüştü. Annen Mina, şifre annenin adının numara karşılığıymış.
Ne olmuş öyleyse? Belki de kafasından rakam attı ve yanlışlıkla annemin adı çıktı ortaya. Babamın bilinçli bir şekilde bu şifreyi koyması biraz hayal ürünü geldi bana. Kendisi dünyanın en robot insanlarından biridir, düşünmez, inceliği yoktur, birini kırıp kırdığını da umursamaz sadece önüne bakar. Ayrıca şu an kafamı bununla meşgul edemem, sadece yirmi dakikam kaldı. Peçeteyi yeniden parmağıma dolayıp rehbere girdim. Yalnızca dört numara kayıtlıydı. Biri Mirza A, diğer ikisi ise Fatih ve Doğan ismiyle kaydedilmişti. Dördüncü numaranın ismi yoktu, sadece numaraydı. Sanırım onlarla iletişim kurmak için almıştı bu telefonu ama neden böyle bir şeye gerek duymuştu ki? Kendi telefonundan arasaydı ya! Gerçi Beykoz'da unutulmuş bir villa da buluşmuş olmalarına bakılırsa gizli telefon kullanmaları da normal karşılanabilirdi. Mesaj vardır umuduyla telefonun bütün mesaj uygulamalarına girdim. w******p indirilmişti ama buradan değil normal gelen kutusundan konuşmuşlardı.
"Pazar günü, Beykoz yolu üzerinde atacağım adreste ol." İlk mesajı Mirza atmıştı. Allah'ım daha bende numarası yokken çocuk babamla mesajlaşmıştı. Bir sonraki mesajı buluştukları evin konumuydu, altında ise başka bir mesaj vardı. "Takip edilmediğinden emin ol."
"Sakın güvenimi boşa çıkartma yoksa külahları bozuşuruz." Babamın yazdığı mesajı okurken kaşlarım çatılmıştı. Ne anlamda bozuşursunuz mesela?
"Kızından uzak duracağım Savcı, tabii karşılığında istediğimi vereceksen." Mirza çıkarı olduğu için babama benden uzak duracağını mı söylemişti? Bu ne demek Allah aşkına? Benden uzak duracak çünkü babama söz mü vermiş? Neden? Çıkarları neydi ki beni ortaya güven sınırı olarak yerleştirmişlerdi? Babam hangi hakla beni şart olarak öne sürüyordu? İstediğimle görüşür, istediğimi yaşardım; burnunu sokmasa tanımazlar!
Telefonun geçmişini temizleyip ekranı kilitledim ve peçeteyle bir güzel silip aynı yere geri koydum. Kutuyu eski haline getirip çekmeceyi kapatırken kenara dik bir şekilde yerleştirilmiş siyah zarfı gördüm. Bu noktaya kadar gelmişim, zarfın içinde ne olduğunu merak etmemek bunca yıllık sorgulayıcı kişiliğimize hakaret sayılacağından hemen açıp baktım. Bir davetiyeydi, aynı zarf gibi mat siyah bir kartona basılmıştı, üzerindeki yazılar ise altın sarısı işlemeliydi. Bu avangart davetiye ile babamın ne gibi bir bağı olabilir diye düşünmeye yeltenmedim zira artık olaylar benim tahmin edemeyeceğim bir boyuta evirilmişti. Düşünerek anca vakit kaybederdim.
Şık bir davet olduğu her halinden belliydi, adrese baktım merakla. Çırağan Sarayı mı? Tabii ki ben de geliyorum babacığım, davetin için teşekkürler! Tarihi ve saati zihnime kaydedip kartonu zarfa geri koyarken odanın kapısı açılmaya çalıştı. Panikle zarfı eski yerine koyup çekmeceyi dikkatle kilitledim ve bu sefer koşarak anahtarı eski yerine naklettim.
"Mina? İçeride misin?" Masanın etrafını dolaşıp kapıya koşmadan önce eğilip çorabımı uzun tırnaklarımla yırtmış ve tek ayakkabımı çıkartarak kapıya koşmuştum. "Buradayım." Kilidi çevirdiğimde babam aynı anda açmaya çalıştığı için içeri doğru yalpalamıştı. Üstüme düşmesin diye geri kaçıp sekerek kendimi tek kişilik koltuğa bıraktım.
"Kızım kapıyı niye kilitliyorsun?"
"Çorabım kaçmış, onu değiştirecektim, içeri kimse girmesin diye kapıyı kilitledim." Bu iş gittikçe tehlikeli bir hal almaya başlıyor, yalanı su gibi kullanmaya başladın. Şeytanın bile ağzı açık kalıyor artık.
"Yeri burası mı bunun? Neden dikkat etmiyorsun sağına soluna?" Ay yalan konuştuğuma pişman oldum! Keşke doğruyu şak diye söyleyip ortamı terk etseydim. Peşimden gelmeyeceğini bilsem bu planı devreye sokardım ama maalesef yıllardır uğramamış olmasına rağmen evimin adresini biliyordu.
"Sağım solumla ne alakası var ya? Çorabı hassas yapmışlar, benim ne hatam var şimdi onu anlamadım!" Çıkarttığım ayakkabımı geri giyinirken babam cüppesini çıkarmış dilsiz uşağına giydiriyordu. "Sonra değiştirirsin," dedi elindeki dosyaları masasına bırakıp karşımdaki koltuğa oturduğunda. Ellerini göbeğinin üzerinde bağladığında sırf gıcıklığına kilo aldığını söylemek istesem de kavga edip konuyu dağıtmamak için sustum. Yoksa bizde biliriz eleştirmeyi, karşımızdakini yerden yere vurmayı! On sekiz yıl Taner Savcının gözetiminde büyüdük sonuçta.
Aramızda oluşan sessizlik öyle gergindi ki kaçıp gitmek istiyordum. Ne gerek var şimdi gereksiz heyecana? Zaten istediğim cevapları vermeyeceksin, o zaman burada buluşmamıza lüzum da yok. "Nasılsın?" İyiden hallice, kötüye yakın olmaya yakın, seninle yüz göz olmak zorunda olduğum için sinirli, çorabımı yırttığım için gergin, havalar iyice soğuduğu için mutsuz. Tüm bunlar onu ilgilendirmediği için hiçbirini cevap olarak sunmadım.
"Merak ediyormuş gibi rol yapmana gerek yok direkt sadede gelelim en iyisi. Sen bana orada ne işim olduğunu soracaksın büyük ihtimalle ama konuya hemen dalmak istemiyorsun. Ben direkt anlatayım da kendi sorularıma geçeyim o zaman. Kitapçıya kitap almaya gittim, orada da Mirza ile tanıştım. Toplasan dört kere gitmişimdir, dördüncüde de seninle karşılaştık ki durumun garipliği sebebiyle hak verirsen benim de bir sürü sorum var."
"Yani sen gittin kitapçıya, öncesinde tanışmıyordunuz?" Şüpheyle kısılan gözleri yüzümde mimik yakalamaya çalışıyordu ama ilk defa yalan konuşmuyordum. Aksine gerçekleri kovalayan taraf bendim.
"Neden? Yoksa Mirza'nın sana ulaşmak için beni kullanmayı planladığını mı düşünüyorsun?" Klişe bir filmin içinde olsaydık belki bu düşüncesi mantıklı olabilirdi ama hayır, kitapçıyı ben bulmuştum. "Öyle bir şey söz konusu olamaz, ister inan ister inanma umurumda değil."
"Ben sadece seni korumaya çalışıyorum Mina." Kendimi tutamayıp gözlerimi devirirken başımı geriye atıp derin bir nefes aldım. Bu sözlere karnımın tok olduğunu anlamış olması gerekiyordu. Koruyabilseydi korurdu ama koruyamamıştı, elinde imkân varken harekete geçmezken bütün haklarını kaybettiğinde adım atmaya çalışması nafileydi. İnsanoğlunun aklı hep geriden geliyor, hep!
"Baba, beni korumana ihtiyacım yok. Allah'a şükür elim, ayağım ve aklım tutuyor. Kiminle görüşüp kiminle görüşmeyeceğimi bilecek yaşa da geldim şükür. Şimdi sen cevapla. Neden oraya geldin? Üstelik ekibin yanında bile yoktu. Mirza'nın orada olduğunu biliyor muydun?" Merakla bana söyleyeceği yalanı bekliyordum. Gözleri gözlerime odaklanmış halde vereceği cevabı zihninde tartıp biçerken nihayet konuşmaya karar verdi de bayılmadan ayıldım.
"Mirza'nın babası yıllar önce onu bana emanet etti. Başının belaya girdiğini öğrenince ne durumda olduğunu öğrenmek için yanına gittim hepsi bu." Karşımdaki adam savcıydı, yalan konuşmak gibi bir prensibi olmadığından doğruyu en sade şekliyle irdelemeye kapalı halde anlatmayı seçmişti. Bilmem gerekenler bunlardı, ayrıntıları vermesi için ortada bir sebep yoktu.
"Normal bir saldırı değildi baba, dükkânın altını üstüne getirmişlerdi üstelik etrafta kurşun izi vardı."
"Kitapçının eski sahibinin davalı olduğu adamlar basmış, Mirza ile alakası yok." Aynen, bende buna inandım çünkü!
"Bu yüzden mi ondan uzak durmamı istiyorsun?" Bacağımı bacağımın üzerine atıp sakin bir yüz ifadesiyle yanağımı kaşıdım. "Madem Mirza ile alakası yok, o zaman onunla görüşmem de seni ilgilendirmez, ne de olsa bugüne kadar arkadaşlarımı senin gözetiminde seçmedim."
Dirseklerini dizlerine yaslayarak bana doğru eğilirken gözlerinde şefkatli bir parıltı vardı. "Senden böyle bir şey istiyorsam geçerli sebeplerim vardır Mina. Mirza senin hayatına uyumlu biri değil, onunla görüşmen sana bir fayda sağlamayacak. Bu yüzden lütfen, lütfen ondan uzak dur. O kitapçıya bir daha gitme." Aynen kesin gerçekleşir bu.
"Sanırım buna kendim karar vereceğim, tıpkı hayatıma dair verdiğim diğer kararlar gibi." Oturduğum yerde kalktım, cüppemi çıkartıp koluma asarken yere bıraktığım çantamı aldım ve yeniden ona döndüm. "İşim var, gidiyorum."
Kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdüğüm esnada: "Sesin düzelmiş," dedi ben odadan çıkmadan önce. Konuyu aniden açınca ne demek istediğini anlamasam da yalan mekanizmam sayesinde hızla adapte olmuştum.
"Ihlamur her zaman işe yarar."
"Küçükken ıhlamurdan nefret ederdin. İçmemek için saatlerce yalvarır, dil dökerdin." Benimle alakalı bir şeyi hatırladığı için mutlu olup boynuna mı atlamalıydım? Kapının kulpunu bırakmadan başımı ona çevirdim ama o bana değil pencereye bakıyordu. Babamın gözleri yıllardır ben hariç her yere bakıyordu zaten, şaşırmamıştım.
"Artık büyüdüm." Sandığımdan daha çok büyüdüm. Öyle ki bana değmeyen gözlerini de beklemez oldum. İnsan beklentileri kesildiğinde olgunlaştığını fark ediyor, daha sağlam basıyordu yere. Sendelesem bile düşmemem bundandı, yaslanabileceğim tek kişi yine kendimdim başkasına ihtiyacım yoktu. En azından ben kendimi yarı yolda bırakmazdım...