11. GÖZCÜ

2540 Words
"Pazar günü, Beykoz yolu üzerinde atacağım adreste ol." "Sence gelecek mi?" Elinde tuttuğu kitabın sayfalarını boş gözlerle inceleyen Fatih bir yandan da kendi halinde oynayan kediyi kontrol ediyordu. Kediye ne zaman yaklaşsa, boyundan beklenmeyecek bir şekilde tıslamaya başlıyordu. Evet, sağ kolum dediğim adam yavru bir kediden ürküyordu... Elinde olsa küçücük canlıyı kafese kapatıp zincire bağlayacaktı. "Gelecek. Ne yapacağımı ya da yapabileceğimi tahmin edemiyor sırf amacımı anlamak için gelecek." Üç gün önce atmıştım bu mesajı ve bugün nihayet pazardı. Nihayet babam hakkında bir şeyler öğrenecek olmanın heyecanı içindeydim. Doğan ile Fatih ne kadar tek başıma gitmek istediğimi söylesem de beni yalnız bırakmamak konusunda ısrarcıydılar ve her şeyi boş vererek görünmek pahasına kitapçıya gelmişlerdi. Deri koltuğumda arkama yaslanıp birkaç saniye sessizliği dinledim demek istesem de geldikleri andan itibaren kapanmayan çeneleri üç saniyelik sessizliğin ardından yeniden açılmıştı. Düşünmem gerekiyordu, kafamda oturtamadıklarımı düzgün bir plana göre düzenlemem ve kendime bir çıkış yolu tasarlamam şarttı, tabii izin verirlerse! "Savcının kızı mı buldu seni gerçekten?" Fatih kitabı kapatmış rastgele bir rafa bırakmıştı. Anlattığım andan beri bunu soruyordu, gözüyle görmeden inanmayacaktı herhalde. "Evet, kaç defa daha anlatacağım?" "Abi nasıl ya?" Hayret dolu sorusuyla elimde olmadan güldüm. "Her şeyi geçtim tavan arasında olacağını nasıl tahmin etti? Belki camdan kaçtın?" "Bana kalırsa kız bu işin peşini bırakmayacak." Doğan oturduğu tahta sandalyede öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine yasladı ve gözlerini kısıp düşündüğünü belirtircesine homurdandı. Mina sorununu nasıl çözeceğimizi bulmaya çalışıyor olmalıydı. "Sorun değil, bir iki yalanla dikkatini dağıtırsın bir daha da karşımıza çıkmaz. Kaç yıldır bu işin içindeyiz, bir kere bile yakalanmadık yirmi yaşındaki kız tarafından yakalanacak değiliz." "Yirmi beş," dedim gözlerimi kapattığım esnada. "Yirmi yaşında değil, yirmi beş yaşında. Ayrıca iki yalana kanmaz." Sandıkları kadar suskun küçük bir kız yoktu karşımızda. Her an, hakkımızda her şeyi ortaya çıkartabilirdi. "Zaten meseleyi ben halledeceğim, siz karışmayın." "Umarım halledebilirsin," dedi Doğan keskin gözleriyle dik dik baktığı esnada. Sırtımı sandalyeden ayırıp kolumu masaya yaslayarak ona doğru döndüm. "Şüphen mi var, anlamadım?" "Kızı zamanında durduramamışsın, bundan sonrasını nasıl halledeceksin? En başından, savcının kızı olduğunu anladığın andan itibaren ayağını kesmen gerekiyordu, bu kadar içimize girmesi tehlikeli!" "Abartma Doğan," dedi Fatih gerginliği dağıtmak için araya girme ihtiyacı hissederek. "Öğrense ne olacak? Alt tarafı," gerisini getiremeden sustuğunda onun yerine Doğan devam etti. "Alt tarafı Kaya olduğunu öğrenir, yani mafya olduğunu! Kız avukat, onu da geçtim savcının kızı! Kim olduğunu öğrenmesi ne demek haberiniz var mı? Bizi geçtim, bizim kim olduğumuz belli ama sen!" Parmağını bana doğru çevirdiğinde oturduğum yerden kalkıp üzerine yürümememin tek nedeni haklı olduğunu bilmemdi. Yine de bu sinirlenmediğim anlamına gelmiyordu ki bakışlarımın değişimi devamını getirmesini engellemişti. Onların kim olduğu belliydi ama ben iki hayatı bir arada götürmeye çalışan ve bir kimliği diğerine düşman olan biriydim. Mirza'nın yaşamında Kaya'ya yer yoktu; ikisinin aynı noktada buluşması birinden birinin ölümünü doğururdu. "Zaafların bizi hangi noktaya getirdiğini unutma," dedi bir süre sonra daha sakin bir tonla. Fatih'e kaçamak bir bakış attı ama o çoktan arkasını dönüp rafların arasına yol almıştı. "Tarih tekerrür etmesin Mirza." "Etmeyecek, konuyu kapat artık ben halledeceğim dediysem halledeceğim." Parmaklarım masanın üzerinde düzensiz bir ritim oluşturmaya başlamıştı. Bir, iki, üç... Odaklanmalıydım, Doğan haklıydı dikkatim kaymamalıydı. On sekiz, on dokuz, yirmi... Zaaflar insanı zayıf düşürür, hedefinden uzaklaştırırdı. Tek odaklanmam gereken düşmanlarımı çökertmek ve babamı bulmaktı. Otuz dokuz, kırk, kırk bir... Mina'yı tüm bunlara karıştırmak, onu da kendimle birlikte karanlığa hapsetmek doğru değildi, bunu yapamazdım. Aynaya baktığımda gördüğüm katili onun gözlerinde görme fikri ritmi karıştırmama sebep olmuştu. Sayılar bile zihnimi hızla terk etmiş, yerini kesif bir sessizliğe bırakmıştı. "Hakan itinden haber var mı?" Doğan'ın sesi durmuş parmaklarıma attığım boş bakışların canlanmasını sağlarken derin bir nefes bırakıp başımı kaldırdım. "Bütün irtibat hatlarını kesmiş, bizzat ayağına gelmemi istiyor." Bana ulaşmak istiyorsa bizzat gelmeliydi, onun için kendimi yoracak halim yoktu. "Amacı ne abi bu herifin? Seni istihbarattan atmak istiyorsa neden direkt yapmıyor? Çıksın adam gibi sen Kaya'sın desin bizde yolumuza bakalım!" "Bir derdi var belli, çözene kadar da kendi bildiği yolda bana uyarı çekmeye çalışıyor." Bana ihtiyacı vardı, bunu bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Ayağına gelmemi istemesi, silahlı uyarısı bundandı ama istediğini kolay kolay verecek göz ben de yoktu. Saat on bire geldiğinde ayağa kalkıp kabanımı giyindim. Onlar önden çıkıp arabayı almaya giderken ben kedinin mamasını döküp sobaya odun atmıştım. Doğan çatışırken tüm rafları devirmiş, masaları ve duvarları mermi izi yapmıştı. Etrafı toparlayana kadar canım çıkmıştı, üstelik bu sefer bana yardımcı olan biri de yoktu. Neyse ki MİT dağıttığını toplamak için adam göndermiş, indirdiği camı ve çerçeveyi yeniden taktırmıştı. Şansı vardı ki kumarhane listesindeki adamlar gelmeye yeltenmemiş, gelenleri de sorgulamalarına izin vermeden kapıya götürmüştüm. Sırf beni yakmak için planı tehlikeye atmak deliceydi ki bu da düşmanınım ne kadar ileri gidebileceğini görmemi sağlamıştı. Dükkândan çıkıp kapıyı arkamdan kilitledim. Fatih'in arabayı getirmesini beklerken dudaklarıma bir sigara yerleştirip babamdan yadigâr çakmakla yaktım ve içime derin bir nefes çektim. Sigara dudaklarımda küçülürken gözlerim görev alışkanlığıyla hızlıca etrafı taramaya başladı. Sağ taraf temizdi ama sol tarafta bir hareketlilik sezmiştim. Gözlerimi karşı binanın sol çaprazındaki tabelaya diktim ve daha dikkatli baktım. Siyah kaban, kırmızı atkı ve parlak yeşil gözler... Mina. "Kaya!" Siktir! Siyah araba önümde durduğunda ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Büyük ihtimalle duymuştu, duymuş ve şaşırmıştı. "Oğlum kaç kere diyeceğim sana, burada öyle seslenme lan seslenme!" Doğan benim yerime uyarıyı yaparken onu gördüğümü anlamadan ne yapacağını bekledim. Git, gitmelisin sakın tahmin ettiğim şeyi yapmaya kalkma. "Pardon abi," dedi Fatih yüzünü buruşturarak. "Unutuyorum vallahi unutuyorum! Akıl mı kaldı ben de?" İşler o kadar karışmıştı ki bazen ben bile karıştırmaya başlıyordum. Üstelik şu an dikkatimi dağıtan bir Mina faktörü vardı ki burada olması beklediğim bir şey olmasına rağmen zamanlaması gerçekten yanlıştı. Babasıyla buluşmaya gidiyordum, bir adam bana Kaya diyordu. Kim bilir aklından neler geçiyordu? "Siktirtme aklını," dedi Doğan benim adıma sinirle. "Biri duysun da ebemize mi kaysın istiyorsun? Mirza, sende bin artık, ne bekliyorsun?" Doğan'ın çağrısıyla birkaç saniye daha etrafa baktım ve arabaya bindim. Ön koltuğa yerleşmiş, dikiz aynasını saniyede üç kere kontrol ederken anayola çıkmıştık. Arabası var mıydı? Peşimize düşecek miydi? En olmadı bir şekilde atlatırdık, Doğan'dan daha profesyonel değildir. "Eski evi kullanmak mantıklı mı? Orayı açığa çıkarmak bize pahalıya patlayabilir." Gözlerimi yan aynadan ayırmadan Fatih'e sorun olmayacağını söyledim. Bizi takip eden tek kişi aramıza kırmızı bir arabanın girmesine izin vererek kendini tedbirli korumaya alan Mina'ydı. Trafiğin içinde su yeşili arabasıyla gerçekten dikkat çekmeyeceğini düşünüyorsa bile en azından kırmızı beresini çıkarması gerekiyordu. Bir saatlik trafiğin ardından Doğan direksiyonu Beykoz yoluna kırmıştı. Ani bir manevraydı ve bunu yakalaması zordu. Bir umut geride kaldığını düşünerek yeniden kontrol ettiğimde hayatım boyunca yanılmadığım kadar yanıldığımı fark edip pes ettim. Gelsin, gelsin ve neler olduğunu görsün. Bu kadar çaba sarf etmişken elinden bu zevki almayalım, ne kadar ileri gidecek görelim. Orman yolu sakindi ve onu direkt görebileceğimizi biliyordu, bu yüzden temkinli bir mesafe bırakmıştı aramıza. Yalnızca dönüşlerde arabasının burnunu görebiliyordum ki bu sıradan bir durumda önemsenmeyecek bir detaydı, onu fark ettiğimizi düşünmediğinden bu küçük yakalanmaları önemsemiyor olmalıydı. Doğan'ın dikkatini çekmemesi hayranlık uyandırıyordu, böyle hissetmemeliydim ama elimde değildi; kızın her hareketinin üzerimde farklı bir tesiri vardı. Eve giden ara yola saptığımızda buradan sonrasında nasıl bir hamle gerçekleştireceğini merak etmiştim. İçeri girerse onu göreceğimizi anlamış olmalıydı. Belki geri dönerdi, buraya kadar gelmesi bile bence büyük bir cesaretti. Mina geride kalırken dikkatimi Savcının evin önünde bekleyen arabasına verdim. Kumandayla uzaktan açtığım gizli garaj kapısından geçti, bizde arkasından ilerlemiştik. Dışarıdan bakıldığında burada olduğumuzu belli etmeyecek bir sistem kurmuştum. Görünürde araba çekmeye hiçbir yer yoktu ama evin alt kısmı zamanında komple garaj olarak tasarlanmıştı. Arabalardan inip evin bahçesine çıkan merdivenleri tırmandık ve kurşungeçirmez çelik kapıdan evin içine girdik. Aslında içeriden de girebilirdik ama ben bir ihtimal Mina'nın gelip gelmediğini kontrol etmek istemiştim. Kahretsin, geliyor! Savcı bana kızına yaklaşmamı söylerken sanırım kızına da aynı şekilde uyarı vermeyi ihmal etmişti. "Gelmiyor musun?" Yolda görünen siyah beden gittikçe yaklaşırken hızlıca içeri girip kapıyı kapattım. Fatih çoktan içki dolabına ulaşmış ısınmasını sağlayacak bir şey arama telaşına düşmüştü. Doğan kendine bir bardak viski doldururken ben araba kullanacağım için içmeye yeltenmemiştim. Soğuk beni onları etkilediği kadar etkilemiyordu, bu yüzden kabanımı çıkartıp Doğan'ın çaprazındaki tek kişilik koltuğa oturdum ve sol ayağımı sağ bacağıma atıp Savcının telefon konuşmasını bitirip yanımıza gelmesini bekledim. Fatih sonunda söylenmeyi bırakıp bardağındaki viskiyi yudumlayarak yanımıza geldiğinde ben bahçeye bakan büyük pencerenin perdesini çekmiş, seyircimize iyi bir gözetleme alanı bırakmıştım. Gözlerim bahçeyi ince ayrıntısıyla tarıyor, bizi nereden seyredeceğini; daha doğrusu bahçeye girmeyi başarıp başaramayacağını merak ediyordu. Nitekim pencerenin etrafını saran sarmaşığın yaprakları arasından burnunun ucunu görünce bunu da bir şekilde başardığını anladım. Bu kızın elinden kurtulmak imkânsızdı. Hiç duru durağı yoktu, buna artık emindim. "Savcı kiminle konuşuyor? Yerimizi ötmez değil mi?" "Saçmalama geri zekâlı! Aklı varsa ki zeki olduğu kesin böyle bir şeyi düşünmez bile." "Hakan Soydan'a ne yaptığımızı anlatmadığı ne malum abi? Mirza'nın Kaya olduğunu biliyor, adını bir kez duymuşsa ne işler çevirdiğini, kimleri indirdiğini de biliyor. Bunları teşkilata söylese, başımıza gelecekleri tahmin edebiliyor musunuz?" "Başına gelecekleri tahmin etmediysen yola çıkmaya yeltenmeyeceksin." Savcı içeri girdiğinde üçümüzde aynı anda ona dönmüştük. İki basamağı yavaşça inip karşımdaki tekliye oturdu ve gözlerini üzerimizde dolandırdı. "Buluşmak için bu kadar uzak bir yeri seçtiğinize göre buranın güvenli olduğunu düşünüyorsunuz. Beni buraya çağırmana bakılırsa da seni açık etmeyeceğime ikna olmuşsun." Ona böyle bir konuda güvenmezdim ama denemekten zarar gelmezdi. Zaten ötmüş olsaydı çoktan istihbaratın sorgu odasında yerimi almış olurdum. Yeni bir plana başlamak şarttı ve Savcıyı kullanmam gerekiyorsa kullanacaktım. "Beni açık edecek olsaydın buraya yalnız gelmezdin; buraya yalnız gelmeyeceğini düşünseydim tek gelirdim." "Peki, duymak istediğin gerçekleri benden öğrenebileceğin sana nereden malum oldu?" "Peşini bırakmayacağımı biliyorsun, seni araştırdığımı bilmene rağmen durmam için bir şey yapmamandan anladım o kadarını. Babamla çevirdiğiniz dolapları anlat, yollarımız burada ayrılsın." "Mina ile görüştün mü?" Sözünden çıkıp çıkmadığımı kontrol etmeye çalışıyordu. Bilgiye karşı bilgi, güvene karşı güven. "Görüşmedim." Şoku atlatamamış olacak ki son üç gündür kitapçıya gelmemişti. Bugün ise gelmeye yeltenmişti, büyük ihtimalle beni sorgulayacak ve o gün neler döndüğünü anlamaya çalışacaktı. Nitekim görüşemezsek bile bizi görebilecek bir noktada olduğu gerçeği yadsınamazdı. "Naçizane uyarım uyarman gereken kişi ben değilim, Mina." Gözlerim çaktırmadan pencereye döndü. Hala oradaydı ve bizi gözetliyordu. Duyamadığı için çıldırmış mıydı yoksa dudak okuyabiliyor muydu? "Mina akıllıdır, eğer uyardıysam işin ciddi olduğunu anlamış ve geri çekilmiştir." Akıllı olabilirdi, buraya kadar takip etmeyi başarmış ve Doğan'a yakalanmamıştı ama inatçı olduğu da kesindi. Sırf babası istedi diye geri durmaya pek niyetli görünmüyordu. "Şu an nerede olduğundan eminsin yani? Hadi arayalım." Kendimden emin duruşum onu şüphelendirmiş olacak ki kaşlarını çatarak telefonunu çıkardı ve rehberinde dolandıktan sonra ismini bulup kulağına tuttu telefonu. İlk çalışta açmamıştı. "Açmadı değil mi?" Çünkü dışarıda bizi izliyor ve büyük ihtimalle panik oldu. Savcı sinirle ikinci kez ararken bana kanıtlamak istercesine telefonu hoparlöre almıştı. Telefon çaldı, çaldı ve beklenmedik bir anda açıldı. "Ne var?" Kısık sesi odanın içinde duyulduğunda gözlerim merakla kısılmıştı. Hafifçe öne eğilip direklerimi dizlerime yasladım ve konuşmaya odaklandım. "Mina?" Savcı da sesini duyunca kaşlarını çatmış anlamlandıramamıştı. "Baba? Ne oldu, neden aradın beni?" Sesi soğuk ve mesafeliydi. Hiç panik olmuşa benzemiyordu. Sanki sıradan bir günde, evinde otururken babası aramış ve huzurunu bozmuş gibi sorgulayıcıydı. "Neredesin? O günden sonra konuşmaya fırsatımız olmadı, buluşup konuşalım." Dile getirmemiştim ama sanırım bizi takip ettiğini ima ettiğimi anlamıştı. Merakla ne cevap vereceğini bekledim. Kabul edecek miydi? Burada olduğu için babasının gerçekten buluşmaya gelmeyeceğini biliyordu. Eğer kabul etmezse işkillenmemiz yersiz olacaktı. "Ne gerek var buluşmaya, kar yağıyor burada dışarı çıkamam. Telefonda anlat işte ne anlatacaksan." Gerçekten... Hayret etmemek imkânsız. "Telefonda konuşulacak şey değil Mina... Hem sen niye fısıldıyorsun?" Mantıklı bir soru sormuştu. Babası savcıydı ve vereceği cevabın altında yalan olup olmadığını anlayabilirdi. Sanırım bu yüzden öksürerek vakit kazanıyordu. "Ne oldu biliyor musun? Geçen gün Beşiktaş'ta yürüyordum, maç varmış. O gün de siyah beyaz giyiniyordum, aldılar beni aralarına başladık tezahürat yapmaya ama nasıl bağırıyoruz duyman lazım. Kartallarla aramda oldum olası bir çekim vardır ben de karşı koyamadım haliyle eşlik ettim ama o an anlamamışım nasıl bağırdığımı, bu sabah bir uyandım sesim kısılmış. Şimdi kendime ıhlamur kaynatıyorum," telefonun hoparlöründen dağılan kaynama sesiyle kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. "Ses tellerimi daha fazla yormamam lazım, sende beni konuşturuyorsun baba!" Sahici bir öksürükle araya girince avcumu açık kalan ağzıma kapattım. Dışarıda olduğunu bilmesem gerçekten anlattıklarına inanacağım ama yok, biliyorum az önce bizi gözetliyordu. "Tezahürat yaptığın için kısıldı sesin yani?" "Ne anlatıyorum ben burada? Kendimi neden sana ispatlamak zorunda olduğumu anlayamadım baba. Durup dururken bu sorgu nereden çıktı? Onca zaman arayıp sormazken şimdi mi geldim aklına?" Sesinin kısıklığı yalandı ama siniri gerçekti. "Hem asıl sen nereden arıyorsun beni? Sesin yankılanıyor, yoksa tuvalette misin baba?" Ne tuvaleti Allah aşkına? Tamam, oda soğuk ve boş olduğu için yankı çıkartıyordu ama konuyu buraya nasıl başlamıştı? "Saçmalama, neden tuvaletten arayayım seni?" "Ne bileyim ben, bir anda aklına gelmişsem aynı anda iki şeyi halledeyim de zamandan tasarruf yapayım demiş olabilirsin." Savcı konuşmayı dinlediğimiz için gerilmişti ama bunu belli edemezdi, bu yüzden öksürerek devam etmesini engelledi. "Daha fazla konuşamam, boğazım ağrıyor yarın önemli bir duruşmam var iyileşmem lazım." "İyi, müsait olursan odama uğra yarın." Telefonu belirsiz bir homurtu eşliğinde kapattığında Savcı telefonu alıp cebine geri koydu. Dudaklarımda istemsizce bir tebessüm oluşurken gözlerim pencereye dönüktü. "Ne oldu şimdi? Evde olduğunu duydun, Mina meraklıdır, inatçıdır ama durması gereken yeri bilir. Sende aynı şekilde bileceksin, onu bu dünyanın içine almaya bile yeltenmeyeceksin. Sesini duymayacaksın. O zaman babanla ilgili durumu adam akıllı oturur konuşuruz. Karşılıklı güven mi istiyorsun? Güvenimi kazanmazsan bunu göremezsin Mirza." "Benden yana sıkıntın olmasın ama kızın sandığından daha açıkgözlü ve anladığım kadarıyla senin sözünü dinlemeye de pek hevesli değil." Ayaküstü söylediği yalanlara bakılırsa kendini durumdan sıyırma konusunda da oldukça başarılı. "Düşüncelerinde haklısın, sana güvenmek istiyorum çünkü bana istediğim bilgiyi bir tek sen verebilirsin başkası değil." Uzunca bir süre gözlerime baktı. Odanın içinde nefes alışverişlerimiz ve Fatih'in yudum sesleri duyuluyordu. Söylediklerimin kafasına yatmasını beklerken hala bizi gözetleyip gözetlemediğini anlamak için odanın içini inceler gibi pencereye baktım. Oradaydı, duymamasına rağmen bekliyordu. Bize görünmeden buradan nasıl kaçacaktı? "Bir hafta sonra atacağım adrese gelirsin, konuşuruz." "Geliriz," dedi Doğan aniden araya girerek. Beni hiçbir şekilde yalnız bırakmayacağını gösterircesine yerinde diklenmiş ve Savcıya odaklanmıştı. "Sizi şimdiden uyarıyorum, ayağınızı denk alın; başınıza buyruk hareket etmeyeceksiniz! Hakan Soydan'ı karşına alırsan o güvendiğin mafya dünyasını da karşına almış olursun, sonra elinde ne koltuk kalır ne de istihbarat! İnan ya da inanma baban seni bana emanet etti Mirza, seni kurtaramayacağım bir durumun içine sokma kendini." "Sokmam." Bu zamana kadar gayet güzel idare etmiştim bundan sonrasında da başımın çaresine bakardım. "Sen dert etme Savcı." Aynı anda ayağa kalktığımızda görünürdeki sureti bir anda geri çekildi. Kaçabilmesi için yaklaşık on dakikası vardı, en azından biz garaja inip arabaları çıkartırken oyalanmazsak. Hep birlikte evden çıktığımızda arka tarafa koştuğuna emindim. Ormanın içine mi girmişti acaba? Arabaya binip garajdan çıktığımızda gözlerim ormanın iç yolunda dolandı. Hayır, görünürde yoktu. Kısa bir an yanlış anladığımı düşünsem de burada olduğuna adım kadar emindim. Arabayı aniden durdurdum, ona biraz daha zaman veriyordum ki trafiğe bizden önce çıkabilsin. "Neden durdun abi?" "Bir şey unuttum, geliyorum." Arabadan inip eve geri dönerek girişte birkaç dakika bekledikten sonra dışarı çıkıp ağır adımlarla arabaya geri yürüdüm. Herhalde bu süre kaçması için yeterli olmuştur. Ağır bahçe kapısını açtığım esnada yolun kenarına düşmüş gümüş bileklik ile adımlarım yeniden durdu. Yere eğilip bilekliği parmağımın ucuna takarak kaldırdım. Gümüş zincire birbirinden farklı figürlerle asılıydı. Yıldız, ay, güneş, papatya, yonca, kelebek, ying&yang, kuş tüyü, pusula... Etrafı o kadar kalabalıktı ki hepsini saymak için biraz zamana ihtiyacım vardı. Parlaklığına ve konumuna bakılırsa yeniydi ve sahibinin Mina olduğu kesindi. Bilekliği cebime atıp arabaya geri döndüm. Şoför koltuğuna oturup yeniden yola çıktığımızda neyse ki arabası görünürde yoktu. Bir şekilde kaçmayı başarmıştı ve biliyordum ki bu saatten sonra işim sandığımdan daha zor olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD