16.01.2018
Mirza
Zamanı bir kefenin içine koysalar, beni de içine alsalar; sallantılarla dolu uzun bir yola çıkıp kendimi kaybettiğim noktada yeniden bulsam, otuz yıllık hayatımda bana biçtikleri rollerin hepsini affeder yoluma devam ederim. İnsanın kaybolduğu yerde çaresizce nefes alıp vermesi, yaşama refleksidir bilirim. Çaresizce iyi bir gelecek umuduna tutunup nefes alıp veririz, bu nafile çaba kimseler tarafından görülmez, duyulmaz. İnsan acılarının ancak istediği kadarını gösterir, ben babamdan öyle öğrendim. On iki yılım hissettiklerini karanlığının arkasına saklamasını ve yalnızca gücünü gösterişini seyrederek geçmişti. Birlikte geçirdiğimiz kısa sürede bana öğrettiğin en önemli şey buydu: Güçlü durmak.
Yıkılmak, pes etmek ve yakalanmak Acar soyadına yakışmayan bir durumdu. Bir Acar her durumda gücünü göstermeyi ve karşısındakine üstünlük kurmayı başarmalıydı. Öldükten sonra tamamen yalnız kaldığımda zihnimde devamlı dönüp duran bu kural babamın kara gözlerindeki ciddiyetle birlikte ruhuma oturmuş ve sonraki yaşamımı şekillendirmişti. Benim kaderimin en güçlü fısıltısı babama aitti. Yanımda yokken bile yaşamımı öylesine ele geçirmişti ki bugün otuz yaşındayken bile nefesini ensemde hissetmemek imkânsızdı. Hüseyin Acar, her yerdeydi ve ben ölmediğine emindim.
"Geç şöyle geç!"
Savcı Taner, büyük bir hışımla yanımızdan uzaklaşan kızının ardından yalnızca beş saniye bakakalmış, ardından oklarını yeniden bana çevirerek koluma vantuz balığı gibi yapışmıştı. O çekmeseydi de ben peşinden gidecektim ama o kendini yormayı seçmişti.
"Benim kızımın, tekrar ediyorum bak, benim kızımın senin yanında ne işi var lan?" Kızına göstermeye cesaret edemediği sinirini ara sokakta bana kusuyordu. "Sen kimsin? Sen kimsin ki benim kızım bir kumarhanenin geçidinde karşıma çıkıyor lan!" İnan ben de bunu sorgulayıp duruyorum. Kitapçıya geleceğini tahmin etmiş ama içeri girip etrafı araştıracağını, tavan arasına çıkıp kasayı itmeyi başararak kapıyı açacağını ve son derece ürpertici görünen koridorda ilerleyip beni bulacağını asla tahmin etmemiştim. Mina baştan aşağıya şaşırtmacalarla doluydu ve arkasını dönüp kaşına kaşına yanımızdan uzaklaşmadan önce gözlerime fırlattığı keskin bakış beni daha çok şaşırtacağını bas bas bağırıyordu. İşin peşini bırakmayacaktı, en ufak şeyi sorgulamaktan vazgeçmezken bu karşılaşmayı göz ardı etmesi mümkün değildi.
Savcı cevap vermemem üzerine benim de şaşkın olduğumu anlamış olacak ki eliyle yüzünü sıvazlayıp yerdeki taş parçasına bir tekme savurdu. Taş beş defa sekişte uzaklaşırken sırtımı sessiz sokağın duvarına yaslayıp sakinleşmesini bekledim. Bir süre volta attı, elinde tuttuğu silahı beline koyup kabanını üzerine bırakarak soğuk havayı ciğerlerine doldurdu. Ben bu esnada kızını düşünmeden edemiyordum. Beni nasıl bulmuştu? Kapı yalnızca dışarıdan açıldığı için Doğan'ın bir yolunu bulup gelmesini beklemiştim, beklerken de yere oturup düzgün bir planla işin içinden nasıl sıyrılacağımı düşünüyordum ancak Mina'nın ince sesini duyduğumda bütün planlar alt üst olmuştu. Gözlerimi sakince açmış, başımı çevirmiş ve loş koridorda merakla karşılık endişeyle parıldayan yeşilimsi gözleriyle çarpışmıştım. Hayatım boyunca yaşadığım en büyük şoktu, yakalanmıştım ve kaçacak yerim yoktu.
"Yürü, burada konuşamayız." Beklemeden ileriye park ettiği arabasına yürümeye başladığında ağır adımlarla onu takip ettim. Biri tarafından görülmek umurum dışındaydı, olan olmuştu en beklemediğim noktadan gafil avlanmıştım ve bunun hesabını sormak için sabırsızlanıyordum. Mirza'yı tüm teşkilat tanıyordu, akıllı, sessiz, soğukkanlı ve sakin Mirza onların elinde büyümüştü ancak onların bilmediği, tanımadığı bir yanım daha vardı. Bu kadar hevesli olduklarını bilseydim daha önceden tanışmalarını sağlardım.
Ön koltuğa oturup arabayı anayola çıkarmasını beklerken düştüğüm durumun tuhaflığını düşünmemek elde değildi. Yıllarca araştırdığım, üzerine planlar kurduğum ve izlettiğim adamla aynı arabadaydık. Burada olduğumu ya da olacağımı biliyordu, bu yüzden gelmişti kitapçıya. Demek ki ona da MİT'ten haber gönderen biri vardı. On dört sene önce Cemal başkanın eline teslim ettiği çocuğu uzaktan izletiyordu çünkü gerçek ailesinin onu bırakmayacağına emindi. Madem bu kadar emindi neden karşıma şimdi çıkıyordu? "Hakan Soydan ne yapmaya çalıştığını anladı," dedi arabayı köprü altında bir noktaya doğru sürerken. "Beni araştırdığını ve bunu hangi yöntemlerle planladığını biliyor."
"Bunu da beni özellikle yerleştirdiği yeri taratarak mı çözmeye çalıştı?" Alayla güldüm. Hakan Soydan kendine iyi bir düşman kazanmıştı ve adı Mirza değil, Kaya'ydı.
"Seni ortadan kaldırmak için yaptığını düşünmüyorum, sadece uyarıydı." Arabanın içi boğucu olmaya başlayınca dayanamayıp kapıyı açtım ve kendimi soğuk havaya bıraktım. Kedi arabanın arka koltuğunda uyuyakalmıştı, ben burada soğuk ile ayılmaya çalışıyordum. "Her şeyi bir kenara bırakıp şimdi ne yapmaya çalıştığın konusuna gelelim!" Yanımda durup ellerini cebine koydu ve ayaklarımızın dibindeki denize baktı. "Kızımla ne alakan var? Mina neden oradaydı?"
"İster inan ister inanma, kitapçıya kendi arzusuyla geldi. Tanıştık ve gelmeye devam etti." Gelmesini engellemek elimdeydi ama bunu da ben istemedim.
"Kim olduğunu bilmiyordun yani?" Çatılmış kaşlarıyla bana döndüğünde siniri yeniden gözlerine yerleşmiş ve seviyesini yükseltmişti. Şüpheyle yaklaşıyordu, buna hakkı da vardı. Kahverengi gözleri sorgusunun soğukluğuna yaraşırcasına buz kesmişken eli yakamı buldu ve beni ikinci kez kendine çevirdi. Boyum onun boyundan uzun olduğu için yakamı tutup kaldırmaya çalışması biraz gülünç görünüyordu. "Sen kimi kandırıyorsun lan? Sırf bana ulaşmak için kızımı mı kullanacaktın? Bu muydu hedefin?" Hedefim bu olsaydı karşısına çıkacağım yer kitapçı olmazdı. Zira Mina hakkında yaptığım kısa araştırma vaktinin çoğunu alışveriş merkezinde, adliyede ve iş yerinde gecelerini ise evinde ve çoğu akşam gece kulüplerinde geçirdiğini gösteriyordu. Seçeneklerim arasında olmamasına rağmen bir ihtimal için onu araştırma ihtiyacı duymuştum, kişisel verilerden çok gündelik hayatına göz gezdirmiştim ve karşıma çıktıktan sonra vicdanımın asla susmamasından mütevelli araştırmayı yarıda kesmiştim. Benim ihtiyacım olan babasıydı. "Sana ulaşmak için kızını kullanmam Savcı."
"Tesadüf olduğuna inanacağım, öyle mi? Oradan bakılınca enayi gibi mi görünüyorum!" Buradan bakılınca sinirli, ağzından ateş püsküren ve ben ne desem inanmayacak nefret kusan bir baba gibi görünüyordu. Bizi yanlış bir pozisyonda basmış, beni kızının namusunu kirletirken yakalamış da onun hesabını soruyordu sanki.
"Peşinde olduğumu nasıl anladın?" Sorusunu es geçip kendi sorumu sordum çünkü açıklamalarımın yararı olmayacağı meydandaydı. Bariz gerçekler karşısında kendimi yormak kelime ve zaman israfıydı. Mina konusu belli ki bir süre daha gündem olacak ve bizi düşündürecekti. İşin garibi ona çözüm bulmak, zihninden geçenleri çözmek çok zordu.
"Yirmi üç yıldır bu işin içindeyim ben, bırak da kim peşimde kim değil anlayayım!" Yeniden önüne dönüp sakinleşmek için derin nefesler almaya başladı. Benden ne istiyordu? Kızından uzak durmamı mı? Bu saatten sonra yapmam gereken ilk eylem buydu zaten. Mina'dan olabildiğince uzak durmak mümkünse bir daha hiç görmemek... Kendi kendine mırıldanışını, yüzüne düşen saç tutamlarıyla verdiği savaşı, aniden değişen ruh halini, dudaklarına yerleşen gülümsemeyi ve yanaklarındaki gamzelerini, hala gizemini çözemediğim gözlerini, içeri girdiği anda bütün neşesini mutsuzluğumun üzerine savuruşunu... Bunları bir daha görmemeli, ardımda bırakmalıydım. Göğsümün içinde oluşan rahatsızlık canımı sıkıyordu ama kararımdan dönmeyecektim.
"Babam nerede?" Konuyu değiştirmek, esas amacımı hatırlamaktı önemli olan. Bu yola babam için çıkmıştım, benden saklananları öğrenmeden de rahata ermeyecektim.
"Baban öldü." On sekiz yıl önce de böyle söylemişti ama tek bir hücrem bile buna inanmamıştı. Babam öldüyse ben neden onun ölüsü görmemiştim? Amcam illa ki bir şekilde beni musalla taşının yanına götürür, inatla o anı görmemi isterdi. Oysa ben cenazeye kadar bir odanın içinde beklemiş, kefene sarılı bir bedenin kara toprağa gömülüşünü seyretmek için serbest bırakılmıştım.
Daha sert, daha baskın bir tonla durduğum yerde dikleştim ve ona doğru bir adım attım. "Babam nerede Savcı?"
"Baban on sekiz sene önce öldü, Mirza." İnanmayı reddeden bütün sinir hücrelerim uyandıkları yerde ayağa kalkıp saldırıya geçerken sakinlik sınırım aşılmıştı. Bu zamana kadar iyi sabretmiştim. "Savcı," ses tonuma hâkim olmak artık daha zordu. "Babam nerede? Ölmediğini biliyorum! Sende çok iyi biliyorsun, yalanı bırak!"
"Baban on dört sene önce geçirdiği araba kazasında öldü Mirza."
"Sence ben, bunca yıl babamın mezarını açtırıp o gün gömülen kişinin kim olduğunu araştırmamış mıyımdır?" Sertçe yutkundum çünkü o an yapabildiğim tek eylem buydu. Yıllar sonra geri döndüğümde ilk işim babamın sözde mezarını kazdırmak olmuştu ve bu kesinlikle kolay bir şey değildi. Defalarca kez parçalanmış, yine yeniden parçalarımı birleştirerek ayağa kalkmak zorunda kalmıştım. "Babam ölmedi Savcı, karşında çocuk yok kandırmaya çalışmaktan vazgeç!" Mantıklı yanım baskın çıkmak için sesini yükseltirken öfkesine hâkim olamayan yanım onu devirmek ve savcının suratıma dikilmiş gözlerine sıkı bir yumruk geçirmek istiyordu. Bu yola çıkarken amacım babamı bulmak ve bize bunu yaşatanları ortadan kaldırmaktı. Oysa şimdi atacağım herhangi bir adımın önü arkası belirsizdi. Yapmaya çalıştığım planların içinde kaybolmuştum.
"Bilmediğin şeyler var, olay sandığından daha büyük öyle sen karşıma geçtin diye köprü altında her şeyi anlatacak değilim. Karşımda çocuk yok evet, görüyorum ama senin de görmen gereken şu: baban seni bana emanet etti."
Alaycı histerik bir gülüşün dudaklarımdan firar etmesine engel olamadım. Babam beni Savcıya emanet ederken oğlunun MİT istihbaratçısı olacağından haberdar mıydı acaba? Sahte bir ölümle izini ortadan kaldırırken açtığı yarayla içinde olduğum ikilemlerin arasında kaybolacağımı tahmin edebilmiş miydi? Şu an saklandığı delikten beni görebiliyor muydu?
"Sana emanet edilen çocuğu kendi ellerinle düşmanın inine teslim ettin Savcı. Anlaşılan babamla ortak noktanız çokmuş, ikinizde masum bir çocuğu yanlış insanların eline bırakmayı uygun görmüşsünüz ama onu neye dönüştürdüğünüzden bihabersiniz." Gerçekten planladıkları çizgide kalacağıma mı inanmışlardı? Benim kaderim doğduğum anda yazılmıştı ve ben bana yazılan doğrultuda yürürken parçalara ayrılmıştım. Mirza aydınlığı ararken Kaya doğduğu anda karanlığa hapsolmuştu. Bu çukurun içinden çıkmanın bir yolu yoktu, ya ilerleyecektim ya da bir noktada ölmeyi kabul edecektim. Ben yaşamayı seçmiştim çünkü ölmek bana yasaktı.
"Ne yaptın sen?" Ben değil, onlar yapmıştı her şeyi. Elimden tutmuş ve beni yalnız bırakmışlardı. Ben on iki yıl boyunca bir kumarhanenin içinde büyümüştüm, kulağıma fısıldanmış ama etkisi dünyayı kasıp kavuran bir haberle birlikte o karanlık yeraltından alınmış başka bir mahzene götürülmüştüm. O saatten sonrası ne kadar dışarıdan normal görünürse görünsün benim içimde bambaşka bir boyuttaydı. Avcumun içindeki uzun yara izi yılların öcünü hatırlatırcasına sızladığı esnada yüzüme pervasız bir ifade yerleştirdim.
"Doğan'ı yanıma sen yolladın," beni korusun diye, "ne yaptığımı çok iyi biliyor olmalısın."
Taşlı yolda duyulan araba sesi gittikçe yaklaşırken Savcı'nın gözleri arkama kaydı. Kahve gözleri artık siyah denecek kadar koyuydu ve öfkenin suret bulmuş haliyle karşımda titriyordu. "Mirza, istihbarat mafyaya karıştığını öğrenirse bu sefer hiçbir şey uyarıda kalmaz. Bırak sadece beni araştırdığını bilsinler." Hakan Soydan'ın bundan bihaber olduğunu düşünmek en büyük aptallıktı. O adam görev başına geldiği günden beri benden şüpheleniyordu zaten, bugün yaptığı uyarı savcıya ulaştığım için değil benim sonumu getirmek içindi ama başarısız olmuştu, Savcının işe yaradığını inkâr edemezdim.
"Bak bu konuda bir yanlışın var." O sinirlendikçe benim sakinliğim artıyordu. "Ben mafyaya karışmadım, o dünyanın içine doğdum. Başından beri karanlıktayım ve sen beni o odadan alıp götürürken bir gün yeniden oraya döneceğimi tahmin edemedin."
Araba Savcının arabasının yanında durdu, camın açılma sesini duydum. Doğan başını dışarı çıkartmış bize bakıyor olmalıydı. Savcının tehlikeli olduğunu düşünseydi arabada beklemez hemen yanımda biterdi. Savcının gözleri beni koruması için bir şekilde telefonuna sızdığı Doğan'a dönmüş, kısık bir halde ne işler çevirdiğimizi idrak etmeye başlıyordu. Onlarla bağlantı kurduğumu öğrenmişti ama tahmin edemediği bir şey daha vardı.
"Kaya," dedi Doğan. Başımı hafifçe ona çevirirken dudaklarımda Savcıyı dehşete düşürmenin verdiği kibirli bir gülüş oluşmuştu. "Bir sorun mu var?" Sorun olmadığını biliyordu. Camiayı adım adım saran ve yeraltı dünyasını yavaşça ele geçirmeye başlayan Kaya'nın adını duyması için bilerek dile getirmişti.
"Lan sen!" Üzerime yürüdü ama ikinci adımda gözlerini kapatıp derin bir nefes alarak durdu. "Sen ne yaptın lan, sen ne yaptın?"
"Hiçbir şey," dedim pişkin bir gülüşle arabaya yürürken. "Sadece mirasımı devraldım." Bunu yaparken peşinde olduğun birkaç haddini bilmeze de yerini gösterdim. "Buna neden bu kadar şaşırdın ki? Beni gönderdiğin o cehennemde sonsuza kadar sessizce yaşayacağımı mı düşünmüştüm? Hayallerin kırılmış olmalı."
"Mirza!" dedi ama devamını getirmeden önce sessizce gözlerini yumup bekledi. "Baban sen bunlardan uzakta kal diye her şeyi tehlikeye attı. Her şeyi!"
"Babam beni bunlardan korumak isteseydi, on yaşındayken elime silah vermezdi. Beni korumak isteseydi, beni geride kalanların insafına bırakmazdı. Yanıldığın nokta bu işte, o karanlık dünyanın merkezi benim, eğer uzak durması gereken kişi varsa o da sensin." Sen ve kızın. Mümkünse kızın hiçbir şekilde dâhil olmamalı! "Sana haber göndereceğim Savcı, babama ne oldu, on sekiz yıl önce ne yaşandı, bana hepsini anlatacaksın." Arabanın kapısını açmadan önce durdum ve olduğu yerde donakalmış bir şekilde beni seyreden adama döndüm. "Yardımın için teşekkür ederim ama bundan sonra benim adıma endişelenmene gerek yok, kendini boşuna yorma ve kızınla ilgilen."
Arabaya bindiğimde hızlı adımlarla camımın yanına geldi ve tek kolunu açık cama yaslayıp tehditkâr bir şekilde tıslayarak yüzüme doğru eğildi. "Kızımdan uzak dur, onu bir kere daha yakınında görürsem kim olduğuna bakmam yakarım." Doğan motoru çalıştırdığında hiçbir şey söylemeden camı yukarı kaldırdım ve onu siyah filmin ardında bıraktım. Arabayı döndürüp geldiği yönden uzaklaşacağımız esnada cebimdeki boşlukla Savcının arabasında, arka koltukta uyuyan kediyi hatırladım. "Siktir! Kedi arabada kaldı." Arka koltukta oturan Fatih'e döndüm. "Git kediyi al gel."
"Ne kedisi abi, dalga mı geçiyorsun?" Şu konumda dalga geçecek halim varmış gibi mi görünüyordum acaba? Canı yumruk çekiyorsa ikiletmese de olurdu, sinir boşaltmaya yer arıyordum zaten.
"Sen bilmiyor musun lan?" dedi Doğan dikiz aynasından alayla Fatih'e bakarken. "Mirza'nın kedisi var, hem de yavru." Şunların ağzına maskara olmak dünya üzerinde başa en gelinmemesi gereken olaydı ama gelin görün ki iş işten geçmişti. Dostlarını iyi seçmek gerekiyordu, ben hatayı çocukken yapmıştım.
"Uzatma, Fatih. Arka koltukta uyuyordu, git al gel kediyi." Mina'ya her halükarda söz vermiştim, en azından daha normal bir yuva bulana kadar bakacaktım.
Fatih söverek sıcak arabadan indi ve boynunu kabanının yakalarına gömerek arabasına binmek üzere olan Savcının yanına koştu. Doğan'ın açık camı sayesinde konuşmalarını aynen duyabiliyorduk.
"Taner Savcı Bey, kusura bakmayın ama arabanızın arkasındaki kediyi almam gerekiyor."
Savcı dediğinden mana çıkartamamış olacak ki kaşlarını çatmıştı. "Ne kedisi lan, ne diyorsun?"
"İnanır mısınız ben de aynı tepkiyi verdim, ne kedisi lan, dedim ama varmış işte. Uyuyormuş. Yavru kedi." Bir de kelime kelime anlatıyor geri zekâlı! Otur hecele istersen her kelimeyi?
"Benimle dalga mı geçiyorsun?" Savcı sinirle üzerine yürüyünce Fatih panikle arka kapıya yapıştı ve camdan içeri baktı. İşaret parmağını camı delmek istercesine vurmaya başladığında Doğan elini yüzüne örtmüştü. "Burada işte Savcım, bakın uyuyor gerçekten."
"Ulan!" dedi Savcı sinirle saçlarını karıştırırken. Pek saçı yoktu, bu karıştırmayla olanlarda dökülebilirdi. "Al kediyi, siktir git şimdi! Hadi!" Fatih kapıyı açıp içeri eğildi ve kediyi avcuna aldığı gibi doğrulup kapıyı kapattı. Yabancı bir kucakta olduğunu anlayan kedi, gözlerini açıp hareketlenmeye başlamıştı. Fatih endişeyle kediyi kucağında tutmaya çalışıyor bir yandan da arabaya binmeye çalışıyordu. "Dursana lan kedi!" Yavru kediye tuhaf çemkirişi karşısında gülmemek için kendimi kasmak zorunda kalmıştım ama boğazımdan çıkan gülme sesine engel olamadım. "Ah!" Acıyla inledikten sonra açık camımdan kediyi neredeyse kucağıma fırlattı ve arka kapıyı açıp içeri atladı. Sağ yanağında üç küçük çizgi oluşmuştu ve yaradan kan süzülüyordu. Doğan'da benim gibi gülmeyi bırakmış kediye bakakalmıştı. Bu kadar küçük bir canlının tırnakları nasıl kan akıtabilmişti? Gözlerine bak, benzediği kadın gibi vahşi ama narin.
Mina... Aynı gözlere sahip oldukları gibi aynı şekilde göründüğü gibi olmadığını kanıtlayan bir hırçınlığa sahip olan kız. Savcının kızı. Aklımın da kalbimin de kapılması gereken son kişi. Savcı demese bile onu tüm bunlardan uzak tutacaktım, planım buydu. Öyle olmalıydı... İyi de Mina'nın bundan haberi var mıydı?
*