9. GİZEM AĞLARI

2188 Words
İnsan yapacak daha güzel bir şey bulamadığında kendini istemsizce ders çalışırken, yeni bir bilgi öğrenirken buluyordu. En azından ben bu şekilde şarj oluyor ve vakit öldürüyordum. Boş zamanlarımda gece kulüplerine gidip kafa dağıttığım ve içki içip sarhoşluğa evrensel anlamda boyut atlattığım anların çoğu üniversitede kalmıştı, şimdi ise oturup saatlerce Google'dan makale araştırıyor, gerekli gereksiz bilgilerle zihnimdeki öğrenmeye ve bilmeye aç girdabı beslemeye çalışıyordum. Bunun doğrusunu öğrenemediğin gerçeklerle alakası yok yani? Tüm kutup ayıları solakmış, olur da yarın bir kutup ayısının karıştığı cinayet davasına rastlarsam cinayetin sağ elle işlendiğini anlayıp onu kurtarabilirdim. Ayakların o kitapçıya gitse de içeri girecek cesareti kendinde bulamadın. Fillerin sırtında yer alan kırışık deri sivrisinekleri arasına alıp ezmek içinmiş, bak bunu öğrendiğim iyi oldu; sımsıcak havada sivrisinekler tarafından istilaya uğrarsam fillerden yardım alabilirim. Mirza'ya soracağın soruların cevabını alamamak seni öyle korkuttu ki saatlerce o sokakta dolanmana rağmen karşıdan karşıya geçemedin. Arıların başlarının üzerinde üç, ön tarafında iki tane gözleri varmış. Zaten ekosistemin içerisinde etkili bir yere sahip olan canlının beş gözlü olması pek şaşılacak bir bilgi değildi, heyecanlandırmamıştı. Olurda aynı şekilde sana da soru sormaya yeltenir, baban hakkında bilgi almak ister diye kaçtın. Aa! Yeter! Kaçmak falan yok ortada. Ben sadece ona daha fazla zaman verdim ki karşımda yalan konuşmaya kalkmasın, heyecanlanmasın. Yoksa ben bu merak seviyesiyle allem eder kallem eder girerdim o kitapçıya. Telefonumu kapatıp yan tarafıma koydum ve yattığım yerde sağdan solan dönerek görüş açıma büyük pencereyi aldım. Ön cephe bahçeye bakarken arka cephe İstanbul'u yukarıdan görüyordu ve gördüğüm kadarıyla İstanbul son yirmi dakika içerisinde beyaza bulanmıştı. Kar lapa lapa yağıyor, tüm şehri bir düş sarmalının içe alıyordu. Kahrolası romantik yanım bu görüntü karşısında sıcak çikolata gibi fokurdarken koskocaman evde tek başıma olduğum gerçeği buz gibi bir yorganı andırırcasına üzerime örtülmüştü. Uzun koltuktan ani bir kararla kalkıp yukarıya, odama çıktım ve üzerime en kalın giysilerimi giyindim. Asker yeşili triko kazak, siyah dar paça kot pantolon ve uzun çizmelerim beni soğuktan korurdu, siyah şişme montumu ve el örgüsü kırmızı atkı, bere, eldiven takımımı giyindiğim gibi çantamı alarak evden çıktım. Otur otur nereye kadar canım? Harekete geçmek gerekirdi ve bence en iyi takip karlı günde yapılırdı. Tamamen şansa güvenerek hareket ediyordum, eğer umduğumu bulamazsam Levent'in kapısına dayanıp onu zorla kar oynamaya ikna edebilirdim. Arabamı henüz ayak değmemiş yola çıkardığımda saat on bire geliyordu ve hafta sonu olduğu için trafik boştu. Kimse bu karlı günde gezmeye yeltenmemişti, teşekkürler üşengeç halk! Tanıdık sokağa girip arabayı üç ev ötedeki çapraz araya park ettiğimde klimanın etkisiyle mayışmış olsam da içimdeki meraklı hücreler oldukları yerde kıpırdanıp beni 'buraya kadar geldin hadi devam et' dercesine gıdıklıyorlardı. Eh, buraya kadar geldim ineyim madem. Burada henüz benim semtim kadar kar tutmamıştı, bunu fırsat bilip şemsiye almadan montumun başlığını beremin üzerine örttüm ve arabadan inip sakin adımlarla kitapçıya doğru yürüdüm. Tam dönemeci dönüp kaldırıma çıkacaktım ki Hemdert kitapevinin onarılmış su yeşili kapısı siyah kabanlı bir adam tarafından açıldı. Gözlerimi dikkatle kısıp yüzünü görmeye çalıştım, saçları sarıydı yani bu Mirza olmadığını gösteriyordu. Adam sokağın aksi yönüne doğru yürümeye devam ettiğinde peşinden başka biri çıktı. Bu adam da uzun boylu, kalıplı ve gerçekten 'büyük' denebilecek bir adamdı. Az önceki sarışın adam gibi ters yöne döndüğünde ellerini lacivert kabanının cebine sokup boynunu yakalarına gömdü. Bugün işler iyi olmalıydı, çıkanların haddi hesabı yoktu. Tam içeri girmek için hareketlendiğim esnada kapı üçüncü kez açıldı. Bu sefer dışarı çıkan kişi ardından kapıyı kapattı ve dönüp kilitledi. Siyah kaşe kabanı, siyah pantolonu ve siyah botlarıyla yüzünü göremediğim ama ensesini gayet net gördüğüm kişi Mirza'ydı. Kapıyı kilitleyip yüzünü görebileceğim şekilde döndü, önce sağ tarafa ardından sol tarafa dikkatle bakıp dudaklarına bir sigara yerleştirdi ve cebinden çıkardığı gümüş renkli çakmağı eliyle siper ederek sigarasını yaktı. İçine güçlü bir nefes çekip yakmayı başardığında gözleri hala etrafta dolanıyordu. Beklediğim köşeye iyice sindim ve yapacağı hareketi bekledim. İşin tuhafı o da bekliyordu ama kimi? Hadi ben onu bekliyorum, peki ya o? "Kaya!" Sessiz sokakta yankılanan sesin ardından bir motor gürültüsü duyuldu ve son model siyah bir araba Mirza'nın tam önünde durdu. "Oğlum kaç kere diyeceğim sana, burada öyle seslenme lan seslenme!" "Pardon abi," dedi aynı ses. "Unutuyorum vallahi unutuyorum! Akıl mı kaldı bende?" "Siktirtme aklını," dedi üçüncü ses. "Biri duysun da ebemize kaysın mı istiyorsun? Mirza, sen de bin artık, ne bekliyorsun?" Mirza ya da Kaya artık her kimse birkaç saniye daha etrafa baktı ve arabaya bindi. Ayaklarımı harekete geçiren neydi bilmiyorum, ben herhangi bir komut vermemiştim ama onlar çoktan arabama koşmaya başlamış; ellerim kontağı bulup motoru çalıştırarak siyah arabanın peşine takılmıştı bile. Tedbirli bir mesafeyle beremi kulaklarıma kadar çekip tanınma olasılığımı düşürerek arabayı takip ederken aklım neredeydi emin değildim. Tek bildiğim gizemlerden asla hoşlanmadığım ve bunu da bir şekilde kendi yöntemlerimle çözeceğimdi. Bu takip sayesinde Mirza'nın anlatacaklarından daha çoğunu öğrenebilirdim. Araba anayola çıktığında aramıza yalnızca kırmızı bir arabanın girmesine izin vermiştim ki benim su yeşili arabam açığa çıkmasın. Bu renkte araba görmek nadirdi ve Mirza'nın yanındaki üçüncü sesin sahibi adam zekiyse beni fark edebilirdi. Başımız belaya girmesin şimdi durduk yere. Durduk yere mi Mina? Resmen adamları takip ediyorsun başın belaya girse az. Duymuyorum, seni duymuyorum çünkü araba Beykoz yoluna saptı ve benim sapağı kaçırmamam lazım. Direksiyonu ani bir manevra ile kıvırıp anayola göre daha sakin olduğu için daha çok dikkat etmem gereken yola çıktım. Temkinli bir mesafedeydim, bence onları takip ettiğimi bile anlamayacaklardı. Heyecandan pır pır atan kalbimi sakinleştirmek için derin nefesler alırken gittikçe tenhalaşan orman yolu tedirginliğimi arttırıyordu. Fark edilmiş olabilir miydim? Allah Allah, belki bende Beykoz'a gidiyorum, belki burada yaşıyorum? Olamaz mı? Şehirden bu kadar uzakta yaşamak çalışan bir insan için zor bir ihtimal ama olamaz diye bir kaide yok sonuçta. Araba asla giremeyeceğim, girdiğim anda enseleneceğim bir yan yola saptığında durup sıkı bir küfür savurdum. Buradan sonrasını yaya olarak devam ettirecektim, bu da donacağım anlamına geliyordu. Keşke daha sıkı giyinseydim! Arabadan inip karın buraya gelmemesine şükrederek iç yola saptım. Hava aydınlık olmasa buna yeltenemezdim ama gelin görün ki aydınlıktı ve ben uzun yolu arşınlamaya başlamıştım. Neyse ki, nasıl şanslı bir insansam, fazla bir mesafe yoktu. İleride büyük bir ev ve demir parmaklıkları görünüyordu. Bunu görmek adımlarımı hızlandırmış, on dakikada bahçe korumalıklarına yapışarak içeriyi görmeye çalışmama vesile olmuştu. Bahçe kapısı tabii ki kapalıydı ve siyah arabanın buraya girdiğine dair bir iz olmamasına rağmen burada olduğuna adım kadar emindim. Hızlıca etrafı taradığımda arka taraftaki küçük odun yığınını gördüm. Islanmış ve çürümüştü, basamak olarak kullanılabilirdi. Parmaklıklara tutunarak odunların üstüne çıktım, kollarımdan güç alıp yukarı doğru ittim kendimi. Demir çubukların üstündeki keskin uca takılmamaya özen gösterip ayağımı ortadaki yuvarlak detaya koydum ve bacağımı diğer tarafa attım. Gerisi sandığımdan daha kolay olmuştu, kendimi azıcık aşağı indirip tek hamlede zıpladım ve popo üstü yere çakıldım. Düştüğüm yerden hızlıca kalkıp kabanımın şapkasıyla kendimi gizleyerek iyice çömeldim ve evin pencerelerine doğru yaklaştım. Perdesi çekili odaların bana yar olmayacağını anladığımdan direkt büyük perdesiz cama yöneldim ve bedenimi duvara siper edip gözlerimi kıstım. Yansıma yüzünden içeride ne olup bittiği net anlaşılmıyordu. Buraya kadar gelmişken hiçbir şey elde edemeden geri dönmek gururuma dokunacağından gerekirse kapıyı çalıp 'ben geldim' demeye bile razıydım. Neyse ki ben bunu gerçekleştirmeye yeltenmeden içeride bir kıpırtı oldu ve odaya sarışın adam girdi. Uzun boyluydu, Mirza'dan daha zayıf ve kısaydı ama yalan yok yüzü yakışıklıydı. Elindeki viski bardağıyla içeri girip siyah deri koltuğa oturdu. Ev ne kadar soğuksa kabanını çıkarmamış, ısınmak için içkiye başvurmuştu. Sarı saçlı adamın karşısında lacivert kabanlı adam oturuyordu. Onun elinde de içki şişesi vardı, ikisi de soğuğa dayanıklı değillerdi sanırım çünkü Mirza ya da onların tabiriyle Kaya kabanını çıkarmış, tek kişilik koltukta sol ayağının bileğini sağ bacağına koyarak oturuyordu. Siyah boğazlı kazağı bütün ısı ihtiyacını karşılıyordu galiba. Kendi aralarında benim duyamadığım bir muhabbet döndürdükleri esnada odaya babamın girmesiyle sustular. Üçünün de bakışları aynı anda babama dönerken, benim şok içinde bakakaldığım babam iki basamağı inerek yanlarına geçti ve koltuğa oturdu. Ne konuşuyorlardı? Allah'ım duyamıyorum, ne konuşuyorlar? Dudaklarını okumaya çalışsam da hiçbir şey çıkartamıyordum! Dalalım içeri, bana da söyleyin, de. İnan bana yapmamam için elimde hiçbir neden yok! Kafayı yiyeceğim, saçımı başımı yolacağım gerçekten! Neden burada buluştular? Babamın onlarla ne işi var? Mirza'ya neden Kaya dediler? O adamlar kim? Dördünün nasıl bir bağlantısı var ki Beykoz'da gözden ırak boş bir evde buluştular? Gözlerim bir şahin keskinliğinde içeriye odaklanmış olanları anlamayı beklerken babam kaşlarını çatarak telefonunu çıkardı ve onu bekleyen gözlerin eşliğinde bir numarayı tuşlayıp kulağına tuttu. Merakla olacakları beklerken çantamın içindeki telefonum titremeye başladı. Dışarı çıkarmadan kapattım ama çok geçmeden yeniden çalmaya başlamıştı. Sinirle dışarı çıkartıp kırmızı işareti kaydıracakken eldivenli parmağım yeşil işareti alıp uzaya fırlattı. Arama cevaplanınca kendine kendime sövüp pes ederek telefonu kulağıma tuttum. "Ne var?" Umarım arayan kişi patronlarımdan biri ya da müvekkilim değildir yoksa bu sert çıkış pazartesi günü münasip bir yerime girebilir. "Mina?" Ben neden bu aralar ismimi bu sesten sık duyar oldum? Ne güzel üç ay boyunca konuşmamış, haberdar bile olmamıştık şimdi ne olmuştu da babam sürekli benimle iletişime giriyordu? Sırtımı duvara verip camdan iyice uzaklaştım ve herhangi bir duyulmaya karşı sesimi kıstım. "Baba?" Sesimdeki panik açığa çıkmasın diye soğuk konuşmaya çalışmıştım ki bunda zorlanmadım. Zaten yeteri kadar mesafeliydim ona karşı ve bu da sesime gayet güzel yansıyordu. "Ne oldu, neden aradın beni?" "Neredesin? O günden sonra konuşmaya fırsatımız olmadı, buluşup konuşalım." Göz göze gelecekmişiz gibi başımı çevirdim ve pencerenin kenarına baktım kınayarak. Mirza ile arkamdan iş çevirdikten sonra benimle buluşup hangi yalanı anlatacaktı acaba? "Ne gerek var buluşmaya, kar yağıyor burada dışarı çıkamam. Telefonda anlat işte ne anlatacaksan." Hani çok istiyorsa iki dakika dışarı çıksın, ne konuşuyorlarsa sana anlatsın. Dördü birlikte Beykoz'dayken beni aramasının nedeni neydi tam olarak anlamamıştım, burada kaldıkça anlamadığım şeylerin sayısı da artıyordu, cevaplarım için içeri girmem gerçekten ufak bir göz kararmasına bakardı! "Telefonda konuşulacak şey değil Mina... Hem sen niye fısıldıyorsun?" Beynim! Şimdi seninle zorlu bir göreve giriyoruz. Üç saniye içinde bir savcıyı inandıracak kadar profesyonel bir yalan bulmalı ve babanı bu yalana ikna etmelisin. Baban şu an içeride değil, sen de dışarıda değilsin. Öyle bir yalan bul ki sorgulayamasın. Levent'i öne süremezsin, arkandan iletişim kurduklarına eminiz. Hastalık yalanı atamazsın, kışın değil yazın hasta olursun ve unutmamışsa bunu da bilir. Evden çıkamayacağını söyledin, dışarıda olamazsın. Senin sesin neden kısılır Mina? "Ne oldu biliyor musun? Geçen gün Beşiktaş'ta yürüyordum, maç varmış. O gün de siyah beyaz giyiniyordum, aldılar beni aralarına başladık tezahürat yapmaya ama nasıl bağırıyoruz duyman lazım. Kartallarla aramda oldum olası bir çekim vardır bende karşı koyamadım haliyle eşlik ettim ama o an anlamamışım nasıl bağırdığımı, bu sabah bir uyandım sesim kısılmış. Şimdi kendime ıhlamur kaynatıyorum," telefonu uzaklaştırıp ağzımla kaynama sesi çıkardım ve yeniden yaklaştırıp aynı ses tonuyla devam ettim. "Ses tellerimi daha fazla yormamam lazım, sende beni konuşturuyorsun baba!" Yalandan öksürüp acı çektiğimi belli ettim ki vicdanı sızlasın azıcık. "Tezahürat yaptığın için kısıldı sesin yani?" "Ne anlatıyorum ben burada?" Adamdaki inanç duvarı ne kadar kalınsa geçmek imkânsızdı ama ben bunu başaracağım, en azından aramızdaki soğukluk başaracak. "Kendimi neden sana ispatlamak zorunda olduğumu anlayamadım. Durup dururken bu sorgu nereden çıktı?" Sesimin kısıklığı yalandı ama sinirim gerçekti. Arkamdan iş çevirdiği yetmiyormuş gibi bir de bana hesap soruyordu. Bilmesem arkamdaki evde olduğunu inanacağım samimiyetine! "Hem asıl sen nerede arıyorsun beni? Sesin yankılanıyor, yoksa tuvalette misin baba?" Yuh Mina! "Saçmalama, neden tuvaletten arayayım seni?" "Ne bileyim ben, bir anda aklına gelmişsem aynı anda iki şeyi halledeyim de zamandan tasarruf yapayım demiş olabilirsin." Sahte bir şekilde öksürdü, bu bir uyarıydı ve hedefime ulaştığımı gösteriyordu. Yüzüme yayılan gülümsemeye hâkim olamadan uzaklaştığım cama yaklaşmaya başladım. "Daha fazla konuşamam, boğazım ağrıyor yarın önemli bir duruşmam var iyileşmem lazım." "İyi, müsait olursan odama uğra yarın." Uğrayacağım, uğrayacağım ama mümkünse sen odanda yokken. Ağzımın içinde bir şeyler geveleyip telefonu kapattım ve çantama geri attım. Yeniden camdan içeri baktığımda babamın da telefonunu cebine koyduğunu gördüm. Mirza'nın dudaklarında gizemli bir tebessüm varken gözleri pencereye dönüktü. Kısa bir an burada olduğumu bildiğini sansam da bunun ihtimali yoktu çünkü beni görmelerine fırsat vermemiştim. Birkaç dakika daha oturmaya devam edip duyamadığım şeyler konuştuktan sonra bir anda ayaklandılar. Siktir! Onlar arabalarına ulaşmadan buradan çıkmam ve yol kenarına park ettiğim arabamla gözden kaybolmam gerekiyordu. Koşarak bahçeye atladığım yere döndüm ve bacağımı ulaşabileceğim en üst desene atıp demirlere tutunarak kendimi yukarı çektim. O esnada evin çelik kapısının açıldığını işittim. Yakalanacağım, şimdi ensemden tutup beni kedi yavrusu gibi yakalayacaklar. O zaman uğraş babam uğraş! Bir de o kadar yalan konuştuk, Beşiktaş taraftarına iftira attık şimdi yakalanırsam büyük rezil olurum, büyük! Odunların üstüne atlayıp yürüdüğüm yolu koşmaya başladığımda bahçeden sesleri duyuluyordu. Yola çıktığımda beni görme ihtimalleri fazlaydı o yüzden ormanın içine dalmam ve yolu takip ederek koşmam lazımdı. Islak yaprakları ezip çalıları parçalayarak koşarken ter sırtımdan süzülüyor, ağzımdan gri dumanlar yükseliyordu. Yüzüm yanıyordu, gözlerim soğuktan yaşarmıştı ve ben hala arabamı görememiştim. Arabayla yanımdan geçmeleri an meselesiydi. Çantamdan anahtarımı çıkartıp hazırda tuttum ve hızımı arttırdım. On dakikalık yolu beş dakikada aşmam, arabayı bir saniyede çalıştırıp gözden kaybolmam lazımdı. Yaparsın, yapmak zorundasın! Ağaçları ardımda bırakmaya devam ederken nihayet su yeşili arabamı gördüm. Kapıyı uzaktan açıp ormanın yola bağlanan tümseğini tırmandım ve yolcu kapısından binip şoför koltuğuna geçerek soluklanmaya fırsat kalmadan arabayı çalıştırdım. Motor ısınırken beremi kafamdan çıkartıp kahverengi güneş gözlüklerimi gözüme taktım ve şapkamı bütün yüzümü saracak şekilde ayarlayıp arabayı harekete geçirdim. Gaza basıp bana yetişmelerine izin vermeyerek yola çıktığımda adrenalin damarlarımı sarmıştı. Histerik kahkahalarım nefesime karışmış, kalbim saatte on bin kere atmaya başlamıştı. Şehre yaklaştıkça artan trafik yakalanma ihtimalimi düşürdüğünde karşılaştığım ilk kırmızı ışıkta derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Belayı üzerime çekmiyordum, belanın kendisi direkt bendim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD