8. SORGU ÇIKMAZI

1876 Words
Mina Detaylar benim için her zaman önemli olmuştur. Film izlerken gözlerim ana sahneden çok arka plandaki görsel bütünlüğe takılır. Sahne ekibi bu dekoru ne amaçla kurmuş? O tablonun, duvar renginin, masaya bırakılmış öylesine bir kitabın önemi var mı? Bu takıntım yüzünden cinayet ve gizem dolu filmlerin sonunu filmin ortasındayken anlarım. İşler bu noktadan sonra sıkmaya başlar ama yine de izlemekten vazgeçmem. Tahminim doğru çıkacak mı? Bu son nasıl oluştu? Gidişat nasıl ilerliyor? Hayatım sorduğum sorularla geçti diyebilirim. Bebekler konuşmayı söktükleri andan itibaren anne babalarına soru sormaya başlar ve zamanla bu özellikleri körelir. Benim soru sorma ve sorgulama mekanizmam körelmemiş aksine keskinleşmişti, öyle ki kendimi en çok soruyla karşılaşacağım bölümde, yani hukuk fakültesinde bulmuştum. Doğru soruyu sormak sizi cevaba daha kolay götürür bu yüzden iyice düşünmek, analiz etmek ve dudakları aralamak gerekiyordu. Yirmi beş yıllık ömrümde farkına vardığım en değişik gerçek ise insanların soru cevaplamayı soru sormaktan daha çok sevdiğiydi. Cesaret edip 'neden' diye sormak herkesin harcı değildi çünkü duyacaklarından korkarlardı. Cevap vermek kolaydır, gerekirse yalan söylenir; ustaca manevralarla kaçılır ancak soru sorarken yalan söylemek gibi bir şansınız kalmazdı. "Ne işin var senin burada?" En son ne zaman gördüğümü hatırlamadığım babam kahverengi gözlerini kocaman açmış, kalın kaşlarını çatarak bana bakarken ben sırtımı Mirza'nın yaslandığı duvara vermiş şaşkınlıkla ona bakıyordum. Karşılaşabileceğimiz onca yer varken, gerçekten burası mı baba? "Benim verecek mantıklı bir açıklamam var," dedim şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken baskın ses tonunun beni ele geçirmesine izin vermeden. Sonucu garip bile olsa buraya gelişim gayet açıklanabilirdi, peki ya o? "Asıl senin ne işin var?" Babam yolu buraya nasıl, hangi amaçla düşebilirdi? Üstelik üç aydır görmediği kızı buradayken... "Çık dışarı! Mina sana söylüyorum, dışarı çık!" Bağırışı yüzüme çarpınca istemsizce irkildim ve öfkeli gözlerin yöneldiği Mirza'ya baktım şüpheyle. Bana bu kadar bağıran adam onu öldüresiye döver, bu koridora gömerdi. Niye gömsün, niye dövsün? Seni azarlamasının sebebi kızı olman değil mi? "Baba," dedim ama beni takmadı. Bakışları Mirza'nın kara gözlerine kilitlenmişti. Mirza ise ifadesiz suratıyla bu tuhaf karşılaşmayı seyrediyor ve sıranın ona gelmesini bekliyordu. Gelmişti işte, kaçmaya kalksa iyi olurdu. Adamı en olmadık anda baba kız bastınız, haline bakılacak olursa keyfinin yerinde olduğunu söylemek mümkündü. Burada olması, böyle bir yerin olması kadar tuhaftı ve ben artık ne düşüneceğimi bilmiyordum. Detayların üstüne sis örtülmüş, ana sahnedeki diyaloglar sansür yemişti. Filmin sonunda ne olacağını tahmin edememek seni delirtiyor değil mi? "İkinizde dışarı!" Hala hareket etmediğimizi görünce derin bir nefes aldı. Burun delikleri o kadar büyümüştü ki daracık alanda hiçbirimize hava bırakmamıştı. "Derhal!" Son bağırışı ikimizi de aynı anda harekete geçirdiğinde kedinin tüyleri boğazıma kaçmış, burnumu tıkamış ve hapşırıklarımı peşin sıra dizmişti. Önde ben, arkamda Mirza, en arkamızda babamla birlikte koridordan çıkarken tam on beş kere hapşırmıştım. Bu on beş kere kalbim durdu demek ama kimse bana çok yaşamamı veya iyi yaşamamı söylemiyor. Sanırım yaşamanı istemiyorlar Mina. Merdivenleri çıktığımdan daha hızlı şekilde inmeyi başardığımda Mirza'nın da benim yaptığımı yapmasını bekledim ama yapmadı. Yere çömeldi, gözlerini kısıp mesafeye baktı ve tek hamlede cam parçalarıyla dolu yere atladı. Süper kahraman edasıyla karşımda belirdiğinde bir an için babamın varlığını unutup alkışlayacaktım ama hemen peşinden benim gibi merdivenleri inen babam sağ olsun yapamadım. Yapsaydım ne değişecekti ki zaten? Sorularım cevap bulacak mıydı? İki alkışla olsaydı saniyesinde başlardım. "Ben, kızım uslu uslu avukatlık yapıyor zannederken karşıma çıktığın yere bak Mina, Allah aşkına! Kızım sen beni delirtmek mi istiyorsun?" "Ben uslu uslu avukatlık yapmıyorum baba, normal insanlar gibi yaşam ihtiyaçlarımı gidermek için bir hukuk firmasında, eklemeden edemeyeceğim Türkiye'nin en iyi hukuk firmalarından birinde, avukatlık yaparak para kazanıyorum! Nerede olduğum, kiminle olduğum bunu etkileyecek bir sorun değil çünkü gayet normal açıklamalarım var ama sen dar kafalı olmaya devam ettiğin için beni dinlemeyecek," tenim kabarmaya başlıyordu, vücudumu esir alan yanma hissinden bunu anlıyordum; konuşmaya kaşınma ve hapşırma molası verip devam ettim, "bağırıp çağırmaya devam edeceksin. En son üç ay önce gördüğün kızına sorabileceğin başka sorular varken sen buna takılacaksan soruların sana kalsın baba!" Üç aydır görüşmemiş olmanızın sebebi sendin aslında... "Üste çıkmaya çalışma Mina! Yağmalanmış bir kitapçıda buldum seni nasıl sakin olmamı beklersin?" Sence de baban biraz haklı değil mi Mina? "Bulmadın," dedim öfkeyle. O nasıl sinirliyse ben de bir o kadar sinirliydim çünkü sorularıma kimse cevap vermeyecekti. Kaşındığım yetmiyormuş gibi cevap aramak için gayret sarf etmek zorundaydım. Başım sağ omzuma doğru eğilirken babamı hızlıca inceledim. Siyah kravatı gevşek, gömleği kravatına rağmen ütülüydü. Kalın siyah kabanının yakaları ensesini örtüyordu çünkü soğuk havayı sevmezdi. Kahverengi gözleri öfkeden kocaman olmuş ve akları kızarmıştı. Çatık kaşları beyaza çalmaya başlayan bir tona bürünmüşken saçları ise daha fazla dökülmüştü. Eğer erkek olsaydım bu yaşlarda kel kalmaya başlayabilirdim, sanırım babam gençken çok fazla jöle kullanmıştı. "Sen beni aramadın ki bulasın baba. Sen buraya işin için geldin ve tesadüf üzere bana rastladın." Derin bir nefes almaya çalışırken boğuldum ve öksürmek zorunda kaldım. Çaresizce ayak bileklerime dolanan kediye baktım. Normalde bu kadar çabuk etkilenmemem gerekiyordu ama bugün ruhsal anlamda yaşadıklarım direncimi kırmış olmalıydı. "Benden uzak dur ne olur." Bunu kediye söylemiş olsam da Mirza çektiğim acıyı anlayıp kediyi benden ayırmıştı. Bileğimi kaşıyarak babama döndüm. "Bana hesap sorma hakkın yok, sen işini hallet beni de görmemiş say." Sen babanı görmemiş gibi mi yapacaksın Mina? Tabii ki hayır! En yakın acile gidip serumu vurulayım hemen bütün zihnimi buna yoracak ve en kısa zamanda Mirza'yı sorguya çekecektim. Soracağım normal gözüken ama altında anahtar saklı olan soruları cevaplarken bana istemeden de olsa cevaplarımı verecekti. Önce babamla olan derdini halletsin, esas bela sonra gelecek. Arkamı dönüp park ettiğim arabama dönmeden önce durdum ve Mirza'ya kısa ve öz bir bakış fırlattım. 'Bu iş burada bitmedi aslanım,' diye bas bas bağıran gözlerimle yüzünü birkaç saniye taciz ettikten sonra peş peşe sıraladığım hapşırıklarımla yoluma devam ettim. Bende Mina Tokel'sem bu işin peşini bırakmayacaktım! * "Kedilere alerjisi olan bir insan, nasıl oluyor da kendini bu hale getirir? İnan bana aklım almıyor Mina." Kollarını göğsünde bağlamış, çattığı kaşları ve sinirli çehresiyle bana bakan çocukluk arkadaşıma 'bir sus be Müslüman' bakışı atarken, susmaya niyeti olmadığını ikinci söylenme seansına geçtiğinde fark etmeyip durdurmadığım için kendime sövmekle meşguldüm. Onu buraya çağıran aklıma on kiloluk odunlarla vurayım, dilimi eşek arıları soksun da bir daha konuşamayayım. Psikiyatrist arkadaşının adını acil sekreterine anons ettirip, acil bir vakaymışçasına yanına gelmesi gerektiğini isteyen kimdi peki? Buraya kadar gelmişken geldiğimi söylememek olmaz diye düşünmüş, bu sebeple anons yoluyla ayağıma çağırmıştım ama şimdi 'son pişmanlık neye yarar' şarkısına giriş yapmak üzereyim. "Farkında değildim, diyorum ya sana!" "Ne demek farkında değildim? Bu hayvanın en temel özelliği miyavlamak ve ayaklarına dolanmak zaten Mina, anlamamak için hem kör hem sağır olman lazım ama maşallah senin bütün algıların yerinde." Derin bir nefes aldım, yattığım yerde doğrulup kabarmış elimin üzerine takılı olan serumun kablosunu iki parmağımın arasına alarak sıkıştırdım. Gözleri ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi hareketlerimi takip ederken yüzünde anlamadığını belirten bir soru işareti belirmişti. "Ne yapıyorsun?" "İlacı keserek kendimi öldürmeye çalışıyorum yoksa seni dinlerken sinirden ve bıkkınlıktan şuracığa yığılıp kalacağım!" Levent nihayetinde sözüme gelip sustuğunu belli edercesine dudaklarını mühürledi ve refakatçi koltuğuna oturup dik dik yüzüme bakmaya başladı. Serum borusunu bırakıp ilacın vücuduma gidiş yolunu rahatlatırken yattığım yerde sağa dönüp bakışlarına karşılık verdim. Sekiz yaşındayken bizim oturduğumuz adalet sitesine taşınmışlardı. Onun babası hâkimdi ve neredeyse her akşam lojmandaki çocuk parkına gider, birlikte babalarımızın gelmesini beklerdik. Kemal amca mesai saati bittiğinde hemen eve gelirken babam gelmezdi ve ben her akşam eve tek başıma dönerdim. Bir keresinde inat etmiş babam gelene kadar eve girmemek için diretmiştim, o gece soğuk havaya aldırmadan benimle babam gelene kadar beklemişti ve ikimizde bir hafta boyunca sümüklü gezmiştik. Nitekim ben, bana yaptığı bu iyiliği unutmamış onu kendime en iyi arkadaş bellemiştim. "Niye öyle bakıyorsun?" "Nasıl bakıyorum?" "Sevdiğin yemeği yemişim de tırnaklarını yüzüme geçirmek istiyormuşsun gibi." "Psikolojide bunun bir karşılığı var mı yoksa tamamen kafandan mı atıyorsun gözlemini?" Başını geriye yaslayıp ayaklarını yatağa uzattı. Bunu yaparken o kadar yorgun görünüyordu ki kalkıp uyusun diye yerimi ona veresim gelmişti. "Sen çift ana dalını psikoloji üzerine yapmadın mı? Bunu da bilirsin." "Bilirim tabii ki," dedim sırıtarak. İnsanların bir şeyleri bildiğimi söylemesi o kadar hoşuma gidiyordu ki bütün derdi tasayı unutuyordum. "Ama düşünmeye üşeniyorum şu an, kendi kendimin analizini yapmam için önce yirmi saat uyumam lazım." Yirmi saat uyku, kalan dört saatte de yatakta keyif çatma... Süper bir plan, ne zaman gerçekleşir acaba? "Sen düşünemeyecek haldeysen günün bayağı sarsıcı geçmiş olmalı." Gözlerimi kapatıp sabahı ve uyandıktan sonraki her anı tekrar tekrar zihnimde oynattım. Havanın kapalı olması peşinden bütün tuhaflıkları da getirmişti sanki. İlaç şirketinin davası, Mirza'nın hali, babamla karşılaşmam... Evden çıkmasam yeriydi! "Tanıştığımız zaman bana ne anlatmıştın hatırlıyor musun?" Hatırlamamam imkânsızdı, ben her şeyi hatırlardım ama detay vermesi gerekiyordu çünkü o zamanlar aklıma gelen yalan yanlış her şeyi anlatırdım. "Hangisi?" "İki tane siyah takım elbiseli adamın seni kaçırdığını ama onların elinden kurtulup eve geri döndüğünü anlatmıştın. Anlattıklarına inanmama rağmen o kadar güzel yalan söylüyordun ki hayran kalmıştım bu yeteneğine." Gözlerimi devirdiğim esnada dudaklarım esefle aralanmıştı. Çok güzel yalan konuşurdum ama bu anlattığım yalan değildi, gerçekten kaçırılmıştım. Parkta oynarken iki adam yanıma gelmiş ve beni babama götüreceklerini söylemişti. Zeki bir savcı kızı olarak her akşam dinlediğim uyarılar sayesinde bunun numara olduğunu anlamıştım ama beni tutup götürmelerine karşı koyamamıştım. Küçük bir depoya götürülmüş, kırmızı bir koltuğa oturtulmuştum. Adamlar kendi aralarında patronlarından emir beklerken ben deponun penceresinin ne kadar alçakta olduğunu fark etmiş, tuvaletim geldi diye tutturarak onların dikkatini dağıtmış ve camdan atlayıp kaçmıştım. Botumda sakladığım paralarla bir şekilde merkeze dönmeyi başardığımda ise tamamen kurtulmuştum ve yaşadığım bu olaya anlattığım kimse inanmıyordu. "Yalan değildi Levent! Kaç kere anlattım sana!" Dudakları alayla kıvrılırken gözleri 'he he' diyordu. Madem yalandı nasıl oluyordu da her seferinde aynı hikâyeyi hiç değiştirmeden anlatabiliyordum? Yalan olsaydı bir noktada açık verirdim, detayları şaşırırdım! "Mina, sen bir profesyonelsin güzelim. Babamın gözlerinin içine bakıp 'üç gün ömrüm kaldı bana yüz bin lira bul hayatımın son günlerini zenginlik içinde yaşayayım' demiş ve babamı inandırmış birisin. Adam kaç yıllık hukukçu ama sana para bulmak için bankayı arayacaktı!" Kemal amcanın bu kadar saf olması benim suçum muydu bilemedim ama bozuntuya vermedim çünkü haklıydı. Yalan söyleme konusunda ustaydım, öyle ki bazen kendimi bile kandırıyordum. "Baban benimle iddiaya girdiği için şanssızdı o kadar Levent, abartma. Ayrıca şimdi bu konuyu neden açtın anlamıyorum. Serumu kafama dikip buradan gitmemi sağlamaya çalışıyorsan hemen yaparım bilesin!" Levent uzattığı ayaklarını aşağı indirip dirseklerini dizlerine dayadı ve bana doğru eğildi. Tüm gün gerçek deliler yüzünden delirdiğini zanneden insanlarla uğraşmamış gibi şimdi de benimle ilgileniyordu. Yazık, keşke onu en iyi arkadaşım bellemeseydim. "Bir şey olmuş, ciddi bir şey olmuş ki bunu yüzün bile saklayamıyor Mina." "Hava kapalı," dedim konuyu açmadan kapatsın ya da başka bir yöne çevirsin diye hızlıca. "Yatakta olmam gerekirken tüm gün koşturdum ve ciddi bir davanın araştırma ekibine katıldım, o yüzden yorgunum Levent, abartma." Gözlerini kıstı, anlatmadığım son detayın varlığını anlamıştı ama konuşup anlatacak halde olmadığımı fark ettiğinden üstelemeden başını sallamakla yetindi. Yüzüm gözüm şişmiş, kaşıntıdan ölüyorum gelmiş bana yalan söylüyorsun diyor. Yalan söylemiyorum derken bile yalan söylüyorsun, pinokyo paradoksu değil mi bu Mina? Benim burnum uzamıyor Allah'tan yoksa üçüncü köprüyle yarışırdım. "Serumun bitti, azıcık daha beklersen birlikte çıkarız." Kenardan aldığı pamuğu koluma bastırıp ben ne olduğunu anlamadan serumu kolumdan çıkardı ve kanadığını görmeme izin vermeden pamuğu bantla yapıştırdı. Bastırdığı için canım acımıştı, yüzümü buruşturup yattığım yerde acıyla mızıldandım ama Levent artık bunlara karşı bağışıklık kazandığından acımamıştı. "Bir şeyin yok abartma, iki saat sonra düzelirsin." Düzeleceğimi bilsem de yüz ifademi bozmadan çocuk gibi dudaklarımı büküp gözlerimi kapattığımda zihin denizimde beliren Mirza'nın kara gözleri kalbimin üzerine sert bir ağırlık çökertmişti. Uyursam bu günü unuturum sanmıştım, yanılmışım... *
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD