7. KAYBEDİLECEK OYUNLAR

2643 Words
16.01.2018 Mina Her insanın benliğinde bir hayvanın yattığına inanırım. Dışarıdan gözükmeyen bu yanımız damarımıza basıldığında ortaya çıkar ve içimizdeki hayvan başını kaldırıp saldırıya geçer. Ruhumun içinde yatan ve yıllarca sessiz bir şekilde beslediğim hayvanı dışarı çıkartan ilk kişi babamdı. Ben daha ne olduğunu anlamadan pençelerim dışarı çıkmış ve kendimden beklemediğim bir tıslamayla saldırısını savurmuştum. On yedi yaşındaydım. Üniversite sınavına girmek istemediğimi, bunun için fazla zeki olduğumu şiddetle savunduğum ve zekâma güvenerek derslere çalışmadığım bir dönemdi. Annem bir yandan beni ikna edip çalışmamı sağlamaya çalışırken diğer yandan babamı idare edip üzerime gelmemesini sağlıyordu. Nafile çabaları iyi hoştu ama eğer inat etmişsem geri adım atmam imkânsızdı. Bir akşam yemeğinde oturmuş annemin yaptığı zeytinyağlı fasulye ve pilavı bir kâse cacık eşliğinde yemekle meşgulken babam açmaması gereken konuyu açmıştı lakin bu sefer durumu bambaşka bir yerden ele alma gereği duymuştu. "Üniversite okumak istememeni anlıyorum," demişti tabağına salata alırken bana bakmadan. "Büyük ihtimalle hukuk fakültesi bile kazanamayacağını düşünüyorsun. Küçükken de böyleydin, bir şeyi yapamayacağını düşündüysen yapmaya yanaşmıyordun." Babam haklıydı, kaybedeceğim oyunun içine girmezdim ama konunun bununla yakından uzaktan alakası yoktu. "Bunun onunla alakası yok, istesem en iyi üniversiteyi kazanabileceğimi hukuk bölümüne birincilikle girebileceğimi biliyorum." Kendime bu kadar güveniyor oluşum gözlerini mi yaşartıyordu yoksa bu kadar kendini beğenmiş olmam canını mı sıkıyordu, emin değildim. "Mina." Sonunda gözlerini bana çevirmeye karar verdiğinde rahatladığımı hatırlıyorum. Göz teması iletişimin en önemli kuralıydı ve eğer benimle konuşan kişi gözlerime bakmıyorsa benimle konuşmuyor demekti. "Dünya üzerindeki en aptal insan kimdir biliyor musun?" Cevap olarak 'dayın' demesini beklerken beni yanıltacak bir hamle yapmıştı. "Diğer insanlardan zeki olduğunu düşünen insandır." İşte bu suyu taşırmaya yeter de artı. Gri bir pufun üstünde uyumakta olan iç hayvanım babamın bana karşı koyan gözleri ve su altından yürüttüğü hakaretiyle tıslayarak uyanmış, keskin gözlerini kısarak pençelerini çıkarmıştı. O an on yedi yaşındaki Mina değil, genç sayılabilecek bir kediydim. "Bana aptal mı demek istiyorsun?" diye bağırmıştım yüzüne karşı. Zeki olduğumu bildiğim için neden aptal muamelesi gördüğümü anlayamıyordum ve bu durum beni sinirlendiriyordu. Tıpkı kırmızı lazer noktayı takip edip, yakalayamadıkça sinirlenen kediler gibi... "Gerçek zekâ 'ben biliyorum doğrusu bu' diyerek etrafta dolanmak değildir. Ortada bir doğru varsa bunu kanıtlarsın, aksi takdirde hiçbir değeri yoktur. Kanıtlardan kaçmak insanı daha zeki yapmaz aksine irdelemeyen, araştırmadan uzak sığ bir insana dönüştürür. Amacın böyle bir insan olmak mı? Tamam, demek ki kendine ve zekâna verdiğin değer bu." Taze fasulye değil taze hakaret yemiştim ve ziyadesiyle doymuştum. Babamın yüzünü tırmalamak, sevdiği bütün kravatlarını parçalamak ve yemeğini elinden almak istiyordum. Damarıma basmış beni alaşağı etmişti. Hukuk fakültesinden mezun olduğum gün, o gece yemek masasında bana yaptığı manipülasyonu ancak idrak edebilmiştim. Beni cüppemle birlikte gördüğünde, gözlerinde gurur ve 'ben demiştim' ifadesi vardı. Benden vazgeçtiğini belli ettiği anda onun gözüne girme arzum şahlanmış, ertesi gün kitap araştırmaya başlamıştım çünkü o zamanlar benim için dünya üzerindeki en korkunç şey babamın benden ümidi kesmesiydi. Zeki olduğumu, her şeyi başarabileceğimi bilmeli ve bana inanmalıydı. Aksi takdirde bu fakülteyi okuyup bitirmenin benim için bir önemi yoktu. Sinirli bir kediden kendini işine vermiş bir kediye geçişim yalnızca on saatlik bir ağlamama kadardı. Sabah kalktığımda kahvaltı sofrasında dikkatle beni inceleyen annemin yeşil gözleri verdiğim kararı çoktan anlamıştı. İnadıma devam etseydim sofraya gelmeyeceğimi biliyordu. Konu kedilerden buraya nasıl geldi Mina? En son içimizde hayvan var diyordun. Mirza'nın dükkânının önünde rastladığım yavru kediyi düşünmeden duramadığım için içimdeki kedi kulübesinde dört dönüyor, yerlerde yuvarlanıp duvarları tırmalıyordu. Ben istedim diye kediye bakmayı kabul etmişti ama bu konu hakkında bir bilgisi olmadığı da apaçık belliydi. Acaba onun içinde hangi hayvan saklı? Umarım köpek değildir. Yoksa kediyi ürkütüp kaçırabilir! Şimdi bunu düşünerek nasıl uyuyacağım ben? Uyuma zaten Mina, saat sabahın sekizi, artık yataktan kalkma vakti. Sanırım kediyi kontrol etmek için bugün yine Hemdert Kitapevine gitmem gerekiyordu. Gitmek için bahane aramıyormuş gibi... Geçen sefer kutuları dizmesine yardım etmiş ardından Levent ile yemek yediğim için eve çok geç dönmüştüm ama geçirdiğim vaktin değersiz olduğunu söylemem haksızlık olurdu. Bu süre zarfında Mirza ile muhabbet etmiş, aramızdaki enerjinin ağırlığını biraz daha arttırmıştık. Garipti ama yanındayken kırk yıldır tanışıyormuşuz hissine kapılmadan duramıyordum ki bunun nedenini de anlamıştım. Kitapları seviyordu! Kitapları sevmese neden kitapçı açsın kendine? Akıl var mantık var. Yataktan kendimi kazımak suretiyle kaldırmayı başardığımda kapalı perdelerimin ardından görünen odam kadar karanlık hava içimi derin bir kasvetin kaplamasına sebep olmuştu. Omuzlarıma on kiloluk tuğlalar bırakılmış, göz kapaklarım 'neden açıldık ki sanki' diye sitem eder olmuştu. Uyumalı, yorganımın altından çıkmamalıydım. Hali hazırda bir işin olmasaydı bende bu fikrine uyum sağlayıp seni daha beter kışkırtabilirdim. El mecbur insanlar bugün uykulu ve mutsuz suratıma maruz kalacaktı. Çalışıyorsanız işten kaytarabilmek için ölüyor olmanız gerekiyordu. Yeni bir dava almış olmasaydım belki bugünü asabilirdim ama insanlar bana güvenirken tutup 'ben gelmiyorum ya' diyemezdim. Oysa tek istediğim evimin sınırları içinde kalmaktı. Annemle babamın 'on çocuk yaparız her birine oda düşer' düşüncesiyle alıp yerleştiği ama bir tek benimle süslenen koca evin tek sahibesi olarak evin içinde ağır adımlarla ilerledim. Önce kişisel bakımımı yaparak ayılmaya çalıştım, duşu uyanabileyim diye ılığa çevirsem de çok soğuk olduğundan kendime kıyamayıp sıcağa çevirdim ve kaynar suyla iliklerime kadar ısındıktan sonra ayılmanın aksine neredeyse buhar yüzünden bayılarak kendimi odama attım. Giysi dolabımın önünde on saat boyunca ne giyineceğimi düşündükten sonra nihayetinde rahat olmaya karar vermiştim. Siyah bol kesim pantolon, yeşil gömlek ve siyah ceket üçlüsünü, siyah botlarımla tamamladıktan sonra yaklaşık yirmi dakikada giyinmeyi başarmıştım. Başarmıştım başarmasına ama işin en zor kısmına gelmiştik. Saçlarım kurutulmayı ve ardından düzleştirilmeyi bekliyordu. Elimi çeneme yaslayıp aynadaki yüzüme baktım. Allık ve rimele ihtiyacım vardı, yoksa kanser olduğum düşünülebilirdi. Ellerimi yüzüme sertçe çarptım. Çıkan ses omuzlarımı istemsiz bir şekilde oynatmaya başladığında bu sefer kendimi tutmamı gerektiren bir durum olmadığından birazcık salındım, saçma sapan dans hareketlerim bile keyfimi yerine getiremiyordu. Nihayet evden çıkmayı başarıp kapımı üç kez kilitlediğimde mesai saatimin başlamasına yarım saat vardı. İstanbul trafiğini hesaba katarsam bir saat geç kalacaktım ama kimsenin sabahın köründe bana ihtiyacı olacağını düşünmüyordum. * Ben ne zaman düşünmesem başıma bir iş gelir. İhtimal vermediğim durumlar ise beni yanıltmak istercesine gerçekleşir. "Nerede kaldın sen?" Ruhum yatakta kalmıştı ama bedenim Zorbey Hukukun cam pencereli dinlenme odasında birinde yıkılmamak için direniyordu. Şu an havayı görmüyorsun Mina. Sen güneşli olduğunu farz et ve enerjini topla yoksa bugün eşyalarını toplamak zorunda kalacaksın. "Anca geldim, çok trafik vardı sanırım kaza olmuş." Yalandan kim ölmüş ki bana bir şey olsun? "Ne oldu? Her şey yolunda mı?" "Değil, sabah Vedat Bey ateş püskürerek geldi, geldiği gibi de herkesi toplantıya çağırdı." "Neden?" Bir saat geç kalalım dedik, kimsenin umurunda olmaz dedik olana bak! "Ne olmuş ki?" "Holdingin hissedarlarından Ahmet Özkuloğlu'nun İlaç Firmasıyla ilgili bir sorun oluşmuş. Haberlere bakmadın mı?" Aybüke'ye boş bir bakış atıp sıcak kahve dolu demliğin dibinde kalanını raftan aldığım bardağa boşalttım. Sence bende sabah uyandığı gibi haberlere bakan bir tip var mı? Sanki hayatımda her şey yolundaymış gibi haberlere bakarak kendimi daha fazla sıkıntıya sokmak pekte işten değildi. "Bakamadım," dedim yadırganmamak için bozuntuya vermeden. "Ne olmuş ki?" "Ürettikleri son ilacın deney kısmında sorun çıkmış, denekler hastanelik olmaya başlamış." Kahvemden yudum alırken kaşlarım alnıma doğru şahlanmıştı. Büyük bir şirket için skandal denebilecek ama üstü kapatılması muhtemel bir olaydı. O zaman neden bu kadar ciddiye almışlardı? Yeterli tepkiyi alamayan Aybüke gözlerini devirdi ve etrafı kolaçan ettikten sonra kulağıma doğru yaklaşıp fısıldadı. "İşin içinde uyuşturucu olduğu söyleniyor." İşte bu, aldığım son yudumun boğazıma kaçıp kaçtığı yeri yakmasını sağlamıştı. İlaç firmasının uyuşturucu ile yan yana gelmesi her şeyi alt üst ederdi ve bunu Vedat Zorbey bile aklayamazdı. Aklasa bile bir daha piyasaya düşmesi imkânsızdı. "Ne konuşuldu peki? Ekip hazırlandı mı?" İki senelik taze avukatı böylesi önemli bir davanın ekibine alacak halleri yoktu ama böyle bir davada kendimi gösterirsem yerim sağlamlaşırdı. "Mina!" Aybüke'den önce arkamdan duyulan gür ses ile olduğum yerde sıçrarken kahveden aldığım iki yudumu şükür bilip bana seslenen Gökhan Bey'e döndüm. Ofise hâkim olan gerginlik ona da yansımıştı ve beni haşlayacağından şüphem yoktu. "Odama!" Hiç beklemeden peşine düştüm. Azıcık bekletsem kovabilecek potansiyeldeydi ve İstanbul'un en iyi hukuk firmasından sırf patronumun peşinden gitmediğim için kovulmak istemiyordum. Odasının kapısını hışımla açıp içeri girdiğinde ellerimi kullanmayı reddederek yüzüme çarpmasına izin vermeden hızlıca kendimi masasının önüne attım. Mor kravattan sonra bugün fosforlu yeşili tercih etmişti ve kanayan gözlerimi nereye sileceğimi bilmiyordum. "Teşrif edebilmene sevindik, herhalde uykun mesleğinden daha önemli." Ne alaka şimdi ya? Dün gece eğlencenin dozunu kaçırmış olmasam cevap verebilirdim de bir yanım hala yatağa dönmek istediği için itiraz edememiştim. "Kusura bakmayın trafik yüzünden geç kaldım." Evden çıkmak yerine kapı gıcırtısı duyduğun için salonun ortasında boş boş dans ettiğin gerçeğini unut. "Tamam, bahane uydurmayı bırak konu önemli. Otur." Eliyle masanın önünde duran karşılıklı koltuklardan bana en yakın olanını gösterdi. Şeytan omzuma tüneyip diğerine otur, ona oturma diye fısıldayınca ters muameleyi kaldıramayan bünyem inatçılığımı aktifleştirmişti. Şeytanı dinleyip diğer koltuğa oturduğumda Gökhan Bey'in umurunda olmamıştı ama benim için oldukça önemliydi. "Olanları duymuşsundur. Bu sabah büyük bir skandalla uyandık ve yaklaşık iki saattir de buna kafa yoruyoruz. Vedat bu davayı bana verdi ama Selim'in ekibi de araştırmada yardımcı olacak." Bu konunun beni kadar ilgilendirdiği tam olarak anlamasam da dinlemeye devam ettim. "Ekibime seni de alacağım. Araştırma ve açık yakalama konusunda çok iyisin. Sana verdiğim davaya hazırladığın savunma dilekçesini gördüm, tek duruşmada bitireceksin." Bitirecek miydim? Tabii ki bitireceksin. Sen Mina Tokel'sin. "Meslekte yeni olduğunu, böyle bir davanın senin için büyük olduğunu biliyorum ama konu önemli, bütün odağımızı buraya vermemiz gerekiyor." Geç kalmak, kaytarmak yok. Sabaha kadar çalışacak ve bir açık bulacaksın, demenin en basit yolu buydu sanırım. "Ayrıca," dedi sandalyesini masaya yaklaştırıp sesini normalden biraz daha kısık tona indirdi. "Koşulsuz gizlilik söz konusu. Öğrendiğin, duyduğun, gördüğün her şey sende kalacak. Sana güveniyoruz." Bu da ağzını açarsan yanarsın, demenin hukuki güven yoluydu. Burnuma hiç iyi kokular gelmiyor, hiç. Böylesine büyük skandalların arka planında illa ki kimsenin bilmediği büyük olaylar dönerdi ve avukatları olmak bu gizemlere şahit olmak demekti. "Tabii ki," dedim ortaya çıkacak sonuçların büyüklüğünü kendi içimde hesaplamaya çalışırken. Zekiydim ama beynimin sözel yanı ağır basıyordu. Okuduğum veya gördüğüm bir ayrıntıyı unutamıyor olsam da sayıları hesaplamak, olasılık oluşturmak benim için karanlıkta iğne deliğine ip sokmak kadar zor ve çıldırtıcıydı. Ve şimdi içine alındığım davanın doğuracaklarını görememek, görecek olduklarımdan daha çok korkutuyordu beni. * Topuklu botlarım boş sokakta tok sesler çıkartıyordu. Hava o kadar soğuk ve karanlıktı ki yer yer tutan buz tabakaları yüzünden ince topuklularımdan feragat edip kendimi kalın topuklu botlarımın sıcağına teslim etmiştim. Yapıyoruz işte arada böyle çılgınlıklar. Gökhan Bey ile konuşmamızın ardından büyük toplantı salonundaki çalışma ekibiyle birlikte soluk almadan çalışmaya başlamıştık. Onlarca belge, denek raporları ve ilaç formüllerinin ardından sonunda azat edildiğimde eve gitmek yerine hedefimi değiştirmiş ve Hemdert kitabevine doğru yol almıştım. Kedicik için internetten yakın bir veteriner bulmuş, bakımı için gerekli malzemeleri ve mamalarını almıştım. Bakamıyoruz diye ilgilenmeyecek değildik sonuçta. Son sokağı dönüp karşı kaldırıma geçeceğim esnada adımlarım gördüğüm manzara karşısında donakaldı. Koskocaman vitrinde cam namına hiçbir şey kalmamış, bu da yetmezmiş gibi içerideki kitaplıklar paramparça olmuştu. Etrafta uçuşan kâğıt parçalarına şoke halde bakarken nihayetinde yürümeye devam ettim ve cam kırıkları ayaklarımın altında parçalanırken içeri girdim. Kapıyı açmama, bir şeyleri itmeme gerek yoktu; direkt çerçevenin içinden geçerek girebilmiştim ve bence bu korkunç bir detaydı. Sert rüzgâr hem arkadan hem önden vurduğu için şiddetli bir cereyan oluşturuyordu. Yüzüme çarpan saman kâğıdını elimin tersiyle itip yıkılmış raflar ve yere düşmüş kitapların arasında öylece kalakaldım. Fırtına mı kopmuştu? Bu dükkân bu hale nasıl gelebildi? Etrafımda tam tur dönüp bütün mekânı geniş açıyla inceledim. Yeşil duvar kâğıdında küçük delikler vardı, Mirza'nın masası yüzeyi bana bakacak şekilde ters dönmüştü ve rafların düşme açısına bakılırsa biri çarptığı için değil bilerek devrilmişti. Kaçış için siper gibi duruyordu. Soygun desem, neden bu kadar arbede yaşansın? Sadece parayı alıp giderdi. Aklıma başka bir seçenek daha geliyordu ama oldukça saçmaydı. Tehdit mi edilmişti acaba? İşin içinde silah olduğu belliydi çünkü masanın üzerinde kovan izleri vardı. Büyük ihtimalle kendini korumak için önüne siper etmişti. Eh, kitapçı adamın silahı olmayacağından karşılık da verememiştir. Yoksa... Hayır! Bence de hayır Mina, saçmalama! Belki birbirlerine kâğıt tükürmüşlerdir, öyle şiddetlidir ki tükürükleri masayı falan delmiştir. Olamaz mı? Silahın burada ne işi var? Gözlerimi kapatmaya korkuyordum. Kapatırsam anımsayacaklarım beni mahvedebilirdi ve ben bu kadar yol kat etmişken yarı yoldan geri dönemezdim. Bu yüzden gözlerimi sonuna kadar açıp çocukken pürdikkat okuduğum dedektif r******rının ana karakterlerine büründüm. Burada neler olduğunu çözecektim, çözmek zorundaydım. Çözmezsem büyük ihtimalle aklımı kaybedecektim. Ayaklarıma komutu verdiğim anda beni ikiletmeden yürümeye başladılar. Rafların etrafından dolanıp arka pencereye, oturma yerinin olduğu kısma geçtim. Masalar devrilmiş, cam parçaları etrafa saçılmıştı ama pencerede hala cam vardı. Bu birinin camı kırıp içeri veya dışarı çıkmış olduğu anlamına geliyordu. Cama iyice yaklaşıp ışığın yansıttığı kızıl renge baktım. Kan, Mina. Kan. Oluk oluk kan. Ellerine damlayacak, birazdan nefesin kesilecek kaç oradan. Yaklaştığımdan daha hızlı bir şekilde uzaklaştım pencereden. Arkamı hızla dönüp ön tarafa geçtim ve geçen sefer dikkatimi çeken tavan arasına açılan kapıya baktım. Merdiven son gördüğümde en arka rafın kenarına yaslıydı, oysa şimdi daha yakında yere devrik halde duruyordu. Yere eğilip merdiveni kaldırmadan önce elimdekileri yere bıraktım. Merdiveni çıkıntıya yaslayıp arka korumalığını açtım ve düşmemek için dikkatli adımlarla yukarı tırmandım. Yere düşersem cam kırıkları derimi kesebilirdi ve kan akabilirdi. Kapıya ulaştığımda uzanıp hafifçe ittirdim ama üzerine bir şey koyulmuş gibi ağır olduğundan açılmadı. Ayaklarımı sağlamlaştırıp duruşumu dikleştirdim ve tüm gücümü kollarıma gönderip daha sıkı ittirdim. Sonunda üzerinde ne varsa geriye devrilmişti de kapak bir anda elimden çıkıp içeri düşmüştü. Zafer dolu bir gülüş eşliğinde tamamen içeri girdiğimde beni kesif bir karanlık karşıladı. Cebimdeki telefonu çıkartıp ışığı açtım ve etrafa tuttum. Hani? Ivır zıvır var demişti, burası neredeyse boş. Ayağa kalkıp ışığı odanın içinde bir tur daha döndürdüm ve gözüme çarpan siyah kasanın üzerinde durdum. Duvara yaslanmıştı ve odadaki ıvır zıvır sayılacak tek eşya oydu. Önce normal bir oda ışığı aramak için duvarlara baktım, bulamayınca telefonumun ışığından faydalanmaya devam ettim. Kasanın üstünü gelişigüzel kontrol ettikten sonra arkasındaki duvara daha yakından bakmaya karar verdim. Duvar kâğıdında dik uzanan kesik çizgiler vardı, bu da gizli bir kapı olduğu anlamına geliyordu. Yan tarafa geçip popomu kasaya yapıştırdım ve bütün gücümle ittirdim. Birazcık oynamıştı ama pes etmeyip yere oturdum ve bu sefer ayaklarımla ittim. Yaptığım sporlar işe yaramış, bacak kaslarım kocaman kasayı itebilmemi sağlamıştı. Sabahları güneşi selamladığın için sana gülen komşularına buradan selam gönder Mina. Kasa kapıya ulaşabileceğim kadar itildiğinde yorgun bir nefes bıraktım ve izlere dokunarak tokmağı bulmaya çalıştım. Nihayetinde bulduğumda kulağıma benden çıkmadığına emin olduğum bir ses geldi. Durup soluk almayı bile bıraktım ve pürdikkat kesildim. Ses birkaç saniye devam edip ardından sustuğunda emin olmak istediğim için biraz daha bekledim. Üç saniye sonra minik bir miyavlama duymuştum. Kedi! Kapıyı hızla açtım, görüş hizamda kimse yoktu. Miyavlama devam ederken burnuma çarpan kedi tüyüyle hapşırdım ve kapının eşiğinden geçtim. Dar bir koridor aşağı doğru iniyordu ve koridorun ortalarından miyavlama sesi gelmeye devam ediyordu. Topuk sesi çıkarmamaya özen göstererek ilerlerken ağır nefes sesleriyle yavaşladım. Loş beyaz ışıkla aydınlanan yolun tam ortasında duvara yaslanmış halde oturan Mirza'yı gördüğümde dilim kelimenin tam anlamıyla tutulmuştu. Tek bacağını kırıp kendine çekmiş, diğerini öne uzatmıştı ama boyu uzun olduğu için o da yarım halde kırılmıştı. Başı duvara yaslı, gözleri kapalıydı. Üzerinde uzun siyah bir kaban, kabanın iç kısmında ise göğsüne sokulmuş kısık kısık miyavlayan kedicik... Sabah büyük bir davanın araştırma ekibine alındın. Öğleden sonra suyolu etmeye karar verdiğin kitapçının yağmalandığını gördün. Şimdi ilk görüşte aşk kavramının bütün darbelerini savuşturan, reddettiğin bu çarpılma anını sana bizzat yaşattıran adamı ise ne idiği belirsiz bir tavan arasında kasanın arkasından çıkan bir geçitte ona emanet ettiğin yavru kediyi göğsüne saklamış halde uyurken buluyorsun. Bugün daha ne kadar şaşırabiliriz ki? Sorma işte o lanet soruyu sorma! Çünkü biliyorum daha beteri gelecek, şaşırmanın bir üst boyutu ne bilmiyorum ama kesin onu da yaşarım ben şimdi. "Mirza?" dedim usulca, korkutmadan uyandırmaya çalışarak. Gözleri ağır ağır açılırken başını çevirip bana baktı. Ardından gözleri arkamda bir noktaya kaydı ve mümkünmüş gibi biraz daha koyulaşırken kaşları çatıldı. Tövbe estağfurullah! "Mina?" Konuşan kişi o değildi ve kesinlikle sesin sahibi yabancı değildi. Küçükken bana masal okuyan, büyürken devamlı azarlayıp doğru yola sokmaya çalışan ve altı yıl önce karşıma geçip 'anneni kaybettik Mina' diyen sesti. Onu duyduğum, dinlediğim veya dinlemediğim bir sürü an vardı ama ilk defa bu denli dehşete düşmüş haldeydi. Arkamı döndüm yavaşça ve Mirza'nın baktığı yere baktım. "Baba?" Al işte, ne dedim ben sana?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD