"Geçen sefer," dedi kalın bir kitabı üst rafa koymam için koliden alıp elime uzattığı esnada çekingen bir ifadeyle. Dalgalı saçı yüzüne düşmüştü ve başını sağa yatırarak onu arkaya itmeye çalışıyordu. "Şiir, sonra gelen telefon falan derken ben biraz kendimi kaybettim sanırım. Kusura bakma."
"Kusurluk bir olay yoktu ortada." Kitabı elinden aldım ve rafa yerleştirdim. Bana kalsa görev bitene kadar kolileri yerleştirmeye yanaşmazdım ama saçma bir şekilde kitapçının önünde beliren kitapları tek müşterimle yerleştirmek sandığım kadar sıkıcı değildi. Hatta bir noktada eğlenceli olmaya da başlamıştı zira Mina'yı daha yakından seyretme şansına erişmiştim.
"Hep böyle misindir?" Raf tamamen dolduğunda ellerimi birbirine çarparak hayali tozları silkeledim ve sorusunun devamını getirmesini belli edercesine ona döndüm. "Etrafındaki hiçbir şeyi sorun etmeyen, rahat bir tip. Böyle tabir etmek kaba oldu belki bilmiyorum ama öyle bir izlenim aldım senden. Fazla rahat ama bir o kadar da ağır duruyorsun."
"Akışa göre takılıyorum." Ben bile artık kim olduğumu bilmiyorum, sen nasıl çözümleyesin? "Sorunları beni sıkıntıya sokacak seviyeye gelmeden ortadan kaldırıyorum, rahat göründüğümün farkında değilim." Fazla açıklayıcı olmamıştı inşallah. Bakışlarına bakılırsa her an sakladığım tüm kimlikleri açığa çıkartacakmış gibi duruyordu.
"Kitapçı devralmışsın, rahat olmasan böyle bir yatırıma yeltenmezdin bence."
"Neden?" diye sordum gülmemek için kendimi kasarak. İlk gün de bu konuyu açmıştı, kafasında her ne dönüyorsa bir türlü beni buraya yerleştiremiyor olmalıydı.
"Sen her ne kadar risk olarak görsen de ben aklı başında olan bir insanın yatırımı eski bir kitapçıya yapacağını düşünmüyorum. Böyle bir şeye giriştiysen kafan oldukça rahat demektir. Yanlış anlamazsan, kaç yaşındasın?"
Konuyu buna nasıl bağladığını düşünürken otuz yaşında olduğumu söyleyip yerdeki koliyi kaldırdım ve taburenin üzerine koydum. Kapağını açmış içindeki paketleri incelediğim esnada parmağını şaklattı ve işaret parmağını bana doğru salladı. "Bak, otuz yaşındasın. Kurumsal hayatta sıkılıp birikimini kullanarak daha özgür olabileceğin bir iş mi seçmek istedin?"
"Neden sadece kitapçı açmak istemiş olmam sana inandırıcı gelmiyor? Bu yıllardır içimde olan bir hayal olamaz mı?"
Sorum onu durdurmuştu. Karşı çıkmak için araladığı dudakları gerisingeri kapandığında haklı olduğunu söyleyememek canımı sıkmıştı. Kitapçı açmak gibi bir hayalim yoktu, genel olarak hayal kurabileceğim bir hayata sahip değildim. Bu yüzden onun sorgusuna karşılık bu benim hayalim demek şu an için en doğrusuydu. İşin garibi, kitapçı devralmamın onu başından beri düşündürmesiydi. Sanki anlamış gibi devamlı dile getiriyordu ve bir noktada kendimi kaybedip her şeyi itiraf etmekten korkuyordum. Soyadım... Ona gerçek soyadımı da söylemiştim. Azıcık daha yanımda kalsa tüm şeceremi önüne dökmem olasıydı.
"Kitapları seviyorum," dedim kendim hakkında en gerçek bilgiyi öne sürerek. Yalan konuşmak istemiyordum ve gerçekleri anlatamayacağıma göre en doğru bilgiyi vermek inandırıcılığı arttırırdı. "Çocukluğumdan beri."
"Şimdi anladım," dedi aydınlanmış gibi yüzünü kaplayan gülümsemeyle gözlerini kocaman açtığında. Badem şeklindeki gözleri irileştiğinde ışığın etkisiyle yeşil bir dalgaya dönüşmüş ve beni nakavt etmek ister gibi yüzüme çarpmıştı. "Neyi anladın?" diye sordum merakla. Saçma bir şekilde yakalanmış gibi hissediyordum, kalbimin bu kadar hızlı atmasının başka açıklaması olabilir miydi?
"İlk karşılaşmamızda senin iyi biri olduğunu hissetmiştim, nedeni buymuş kitapları sevmen."
"Beni tanımıyorsun," dedim içime doğan dejavu hissiyle birlikte. "İyi biri olduğuma nasıl emin olabilirsin ki?"
Bir paket kitabı kucaklayarak doğrulduğunda omuzlarını umarsızca silkti. "Çünkü kitapları seviyorsun, kitapları sevenler kötü olmaz," deyip arkasını döndü ve sakin adımlarla boş rafa doğru yürüdü. Paketi maket bıçağıyla kesip kitapları rafa dizmeye başladığında gözlerim hareketlerini takip ediyordu. Benim sırf kitapları sevdiğim için iyi biri olduğumu düşünmesi ne kadar mantıklıydı tartışılırdı. İnsanlığa bakış açısı da düşünce sistemi kadar değişikti ve her saniye hayrete düşmeme sebep olmaktan vazgeçmeye niyeti yok gibiydi.
"Hadi, ne duruyorsun devam etsene daha bir sürü koli var."
Harekete geçmem için benden tarafa döndüğünde rüyadan uyanmış gibi irkildim ve önümdeki paketleri tek tek açarak dizmeye devam ettim. Felsefe bölümündeki kitapların çoğunu yerleştirip eski kitaplarla uyumlu bir düzen oluşturmayı başardığımızda saat epey ilerlemiş ve hava kararmaya dönmüştü. Bileğini çevirip dönmüş saatine baktığında gitme vaktinin geldiğini anlamıştım ama ne yalan söyleyeyim gitmesini zerre istemiyordum.
"Geç olmuş, ben artık gideyim."
"Yemek ısmarlasaydım," dedim ani bir hamleyle. Bu teklifime şaşırmayı sonraya bırakmış kabul etmesini bekler olmuştum. "O kadar yardım ettin, kendimi borçlu hissediyorum."
"Yemek için arkadaşıma söz vermiştim, ekersem kırk yıl ağzından kurtulamam. Ayrıca karşılık beklediğim için yardım etmedim, kendini borçlu hissetmene gerek yok."
"Yine de böyle rahat hissetmiyorum, sözüm olsun." İtirazım onu güldürmüştü. Yanaklarında beliren gamzelerle güzelliği bir kez daha yüzüme çarptığında ayaklarıma dolanan kedi olmasa öylece aval aval bakmaya devam ederdim.
"Tamam, sözünü alıyorum. Bu arada," deyip koluna astığı çantasını açtı ve cüzdanını çıkardı. "Geçen sefer giderken şiir kitabını da peşimden götürmüşüm, eve gidince fark ettim ama kitap ıslanmış."
"Peki, şu an ne yapıyorsun?" Cüzdanını açtığı esnada sorumla durdu. "Kitabın parasını veriyorum, ne yapacağım başka? Öyle çalıp gitmiş gibi oldum ama gerçekten yanlışlıkla oldu yani kitapçılardan kitap çalan bir insan değilim sakın yanlış anlama."
"Mina, saçmalama lütfen. Alt tarafı bir şiir kitabı, bunun için senden para alacak halim yok."
"Asıl sen saçmalama, yeni açtın ilk aydan kitap dağıtırsan kesin batarsın."
"Daha açmadım," dediğimde kaşları anlamadığı için çatılmıştı. "Bu yüzden hediye olarak kabul etmeni istiyorum, hatta ıslandıysa temiz halini vereyim."
"Ne yani? Daha açılış yapmadın mı?"
Buraya geleli iki hafta oluyordu, benden bir gün sonra da o gelmişti ve ben kitapları bile yeni yerleştiriyordum. Açılış yapacak kadar uzun kalacağımı da sanmıyordum zaten. "Toparlanmak ve işleri tamamlamak zaman alıyor."
"İyi de bana kitap sattın, kitaplara bakmama da izin verdin."
Onun gibi sakin bir şekilde omuz silktim ve ellerimi cebime koyarak parayı kabul etmeyeceğimi belirttim. "Kitaba ihtiyacın vardı, müşteriyi kaçırmayayım dedim." Sana 'daha açılmadı' demek içimden gelmedi, diyemediğimden bahane olarak bunu sunmak en mantıklısıydı. Başını hafifçe yana eğdi ve gözlerini kısarak alttan bir gülüş attı. "Aferin, müşteriyi kaçırmamak için kapalı demediğine göre sen kolay kolay batmazsın, sandığım kadar uzak değilmişsin."
Bu tepkisi üzerine kendimi tutamayıp kahkahamı serbest bıraktım. Başımı iki yana sallayarak ikna olmuş suratına bakarken yüzünü ellerimin arasına alma isteğimi bastırmak da zor olmuştu. "Gerçekten ikna edilmesi zor birisin, her an sen bu işten vazgeç bence diyecek gibi duruyorsun."
"Eh, ikna oldum sayılır yine iyisin." Kısa bir an susup karşılıklı gülmeye devam ettiğimiz anda telefonun sesi araya girerek bu güzel anı bozmuştu. Benim kadar o da bu durumdan hoşnut olmadığını belli edercesine iç çekerken cüzdanını bırakıp telefonunu çıkarttı ve aramayı cevaplayıp kulağına götürdü. "Efendim Levent? Çıkıyorum tamam patlama, sen otur siparişi ver anca gelir zaten ben gelene kadar... Tamam, hadi görüşürüz." Hızlı bir konuşmanın ardından telefonu kapatıp yeniden bana döndüğünde gülümsemesi geri gelmişti ama benim aklımda söylediği isim saçma bir şekilde dönüp duruyordu. Levent... Levent kimdi? Buluşacağı kişi oydu, anlamak zor değildi. Nasıl bir arkadaştı? İş arkadaşı mıydı? Erkek arkadaşı olduğunu sanmıyordum, içimde öyle bir his yoktu.
"Gideyim ben, bekliyor şimdi geç kalırsam kırk saat konuşur."
"Teşekkür ederim tekrardan, sen olmasaydın kolileri açmam on günü bulurdu."
"Dediğim gibi minnettar olman için yapmadım, kitap dizmeyi severim kendim için yaptım desek daha doğru olur." Sustuğunda önce geriye doğru küçük bir adım attı, uzaklaşacağını sandığım anda yine beni şaşırtmaya ant içmişçesine öne doğru bir adım attı ve beklenmedik bir hamleyle topuğunun ucunda yükselerek dudaklarını yanağıma değdirdi. Geri çekildiği esnada zülüfleri sakallarıma takılmış, uzaklaşmasını istemediğimi bağırırcasına tutunmaya devam etmişti. Ölmüş, bayılmış, kendimi kaybetmiş ve asla bulunamayacak bir hale gelmiş olma ihtimalim yüksekti. Pembe dudakları çekingen bir edayla yukarı kıvrıldığında tepki vermemi beklemeden elini salladı ve iyi akşamlar dileyerek saniyeler içinde yeşil kapıdan çıktı.
Otuz yaşındayım. Ömrümün çoğu sahte kimliklerin ardına saklanıp olmadığım biri gibi davranmakla geçti. Benliğimi ve hislerimi bu süreçte çok kez gömdüm, üzerine attığım toprak sayısı gün geçtikçe arttı ve artık gerçek Mirza'nın kim olduğundan bihaberim sanıyorken uzun zaman üstüne ilk defa 'ben' olduğumu hissediyordum. Hızla atan kalbimi ve asla bu kadar karışmasına izin vermediğim zihnimi kontrol etmek son iki haftada iyice zorlaşmaya başlamıştı. İşin acı tarafı 'bu ben değilim' bile diyemiyor ve bu sebeple kendimi toparlayamıyordum.
*
"Kedi mi aldın lan kendine?"
Kalorifere yakın bir masaya tırmanıp uykuya dalmaya çalışan yavru kediye şaşkınlıkla karışık bir alayla bakan Doğan'a göz devirip oturmaktan kasılmış olan bedenimi gevşetmek için ayağa kalktım.
"Hayvan satın alınmaz, sahiplenmek denir ona!"
Doğan'ın gözleri şaşkınlıkla bana döndüğünde böyle bir tepki vermemi beklemediğini anlamıştım. Büyük ihtimalle kedinin içeri sızdığını ve çıkartamadığımı söylememi bekliyordu. Eh, insanları hareketleriyle şaşırtan tek kişi Mina değildi; bu özelliğini bana da bulaştırmış olmalıydı.
"İyi misin Kaya?" İri cüssesiyle yanıma yaklaştı ve yüzüme baktı. "Sen köpek dışında hayvan sevmezsin. Hayvan nasıl bakılır onu bile bilmezsin."
"Oldu işte bir şekilde, kıyamadım. Sorgulama." Kıyamadım ama kime? Kediye mi, ikizine mi? "Sen neden geldin, bilmiyor musun burada görünmenin riskli olduğunu?"
Fatih nasıl sağ kolumsa, Doğan sol kolumdu. Bunu hiçbir zaman dile getirmese bile ihtiyacım olduğu zaman yanımda olacağını bilir, güvenirdim. Bazı insanlarla iletişim kurmak için konuşmaya gerek duymazdınız, sessiz sözler bağırarak verilenlerden daha kuvvetliydi.
"Ne saçmalıyorsun?" Kalın kaşları çatılırken ortama garip bir sessizlik çökmüştü. "Beni sen çağırdın ya, akşam kitapçıya gel dedin."
"Ne zaman dedim Doğan?" Ses tonum yükselirken hızla telefonunu çıkardı ve mesajı gösterdi. Öfke damarlarımı esir almış, yumruklarıma ulaşmıştı. Çok pis şeyler oluyordu, çok! Neyi öngörememiştim? Doğan'ın telefonunun ekranındaki mesaj sayfasına baktım, ikinci numaramdan atılmıştı ve ben bugün o telefonu kullanmamıştım bile!
"Kahretsin sistemime sızmışlar, bunu ben atmadım. İyi de seni neden buraya çektiler?"
"Fatih'le neden buluşacaktın sen abi?" Doğan'da benim gibi gerilmiş, şüpheyle etrafı süzüyordu. Sanki her an rafların arasından biri çıkacak ve bize saldıracaktı.
"Savcı Atilla'nın sevkiyatını patlatacakmış, onu haber verdi bana. Detaylı konuşamadık, akşam görüşelim dedim. Bu haberde bir tuhaflık var, eminim. Seni buraya çeken her ne ise bununla ilgili ama ne?" Bağırışım kedinin irkilerek uyanmasına ve cama doğru kaçmasına sebep olurken gözlerimi kapattım ve birkaç saniye boyunca sakinleşip düşüncelerimi düzene sokmaya çalıştım.
Paravan bir kitapçıda gizli göreve gönderilmiştim. Tavan arasında içi silah dolu bir kasa ve kasanın arkasında gizli bir geçit vardı. Yakup Kocaman'a ait gizli örgütün muhtemel şüphelilerini tespit edip kara listeye eklemek ve teker teker indirmekti. Bunun için dükkânın eski sahibini ortadan kaldırmak zorunda kalmış ve bu da yetmezmiş gibi yerine beni seçmiş gibi davranmak zorunda kalmıştım. Son beş günde tam beş isim tespit etmiştim ve yaklaşık on isme daha ihtiyaç vardı. Bu görev için beni seçmeleri elbette tuhaftı, saha görevinden çok geri planda olmamı sağlayacak analiz görevleriyle ilgileniyordum. Yüzümün tanınması, kimliğimin açığa çıkması olasılığı MİT'in kurduğu bütün planları alt üst ederdi o zaman Hakan Soydan'ın amacı neydi?
Siktir.
Harekete geçmemi bekliyordu. Savcının peşinde olduğumu öğrenmişti ve ne yapacağımı görmek için planından haberdar olmamı sağlamıştı, belki de ortada plan bile yoktu. Fatih'in muhbirinin aynı anda MİT'in adamı olma olasılığı yüksekti. Yüzümü sertçe sıvazlayıp sakinleşmeye çalıştım. Bunu beklemiyor değildim, elbette bekliyordum ama yeraltı dünyasına açılan kapının bekçiliğini yaparken böyle bir hamleyle yüzleşmek kesinlikle planlarımda yoktu. Şimdi hızlı düşünmeli, durumu lehime çevirmeliydim.
Doğan'ı buraya kim çağırdı lan o zaman?
"Sikeyim! Buradan çıkmamız lazım!" Hızlıca kapıları ve pencereleri saydım, arka tarafta iki büyük; ön tarafta bir büyük vitrin vardı. Kapıdan çıktığımız anda yakalanmamız an meselesiydi, sandığımdan daha zekilerse arka tarafı da sarmış olmalıydılar. Son çare bekçisi olduğum köprüydü, en azından kendilerini açık etmemek için o yolu kullanmayacaklardı ama Doğan büyük bir riskti. Yüzünü tanımaları büyük bir ihtimaldi ve onu tanımaları beni açığa çıkartırdı.
"Sen devam et Kaya," dedi düşüncelerimi anlamış gibi gözleriyle yukarıyı göstererek. "Ben kendi yolumu bulurum. Beni buraya kim yolladıysa zaten bunun için yollamış." Elini omzuma koydu ve dostça sıktı. "Ne yapacağını zaten biliyorsun, sadece dikkatli ol."
"Ölme," dedim siyah kabanımı üzerime geçirirken bütün ciddiyetimle. "Ölürsen seni diriltir tekrar öldürürüm." Masanın alt kısmındaki gizli çekmecede duran silahı belime yerleştirdiğim gibi hızlı adımlarla masaya yaklaştım ve kediyi kabanımın büyük cebine yerleştirdim. Doğan bu hareketime, içinde olduğumuz durumdan daha çok şaşırmıştı. Tavan arasının kapısına merdiven dayayıp birkaç adımda tırmandım ve kapıyı ittirdim. İçeri girmeden önce Doğan'a döndüm yeniden. "Bana sağlam lazımsın unutma."
"Nasıl unuturum," dedi belindeki silahı çıkartıp kapıya doğru yaklaşıp kendini duvar ile çerçeve arasına saklarken. "Daha intikamımıza başlamadık bile."
İntikam demek ne kadar doğruydu bilmiyorum ama hiçbir şeye başlamadığımıza emindim. "Amacın kaçmak, unutma. Seni görmelerine izin verme."
Parmaklarına alnına dokundurduğunda tavan arasının kapısını açmış, içeri girmiştim. Peşimden gelip merdiveni indirmek için beklediği esnada birbirimizi bir daha görüp görmeyeceğimizi bilmeden son kez baş selamı verdim ve kapının kapanışıyla alışık olduğum karanlıkla baş başa kaldım.
Yalnız olmadığımı belirtircesine miyavlayan yavru kedi cebimden başını çıkartıp yeşil gözlerini gözlerime diktiğinde bu düşüncemin yanlış olduğunu anlamıştım zira Mina'nın gözleri de benimleydi.