5. KADERİN FISILTISI: İNSANLAR

2052 Words
15.01.2018 Mirza The Adjustment Bureau filmi özgür irademizle kaderimizi belirlediğimizi, o iradeye sahip olamadığımızda ise kaderimizin seçimlerimizi etkilediğini savunur. Bu filmi ilk izlediğimde yirmi üç yaşındaydım ancak üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen konusu ve detayları hala aklımdadır. David'in Elise ile olmak için cesurca hareket etmesi ve bütün olasılıklara rağmen mücadele etmekten vazgeçmemesi attığım her adımın önderi olmuştur. Hayatımız seçimlerden ibarettir ve yanlış bir seçim tüm dünyanın düzenini alt üst edebilirken aynı zamanda hislerimizin ağırlığı her şeyi değiştirebilir. Mürekkebin fısıltısı kelimelerdir; kaderin fısıltısı ise insanlar... On iki yaşında bir çocuğun hiç tanımadığı bir adamın elini tutmayı seçmesi ve onu bilmediği bir yere sürüklemesine ses çıkartamaması alt üst olan bir dünyanın eseriydi. Beni bugün bu kitapçının içinde kitap dizmeye iten seçim tam da bu sürükleniş esnasında gerçekleşmişti. Durup 'hayır' deseydim, elini bırakıp kaçsaydım yolum MİT'e düşmez, ben de bir paravan görevi gören kitapçının içinde kolilerin arasında kaybolmazdım. On dört sene önce bir seçim yapmıştım ve şimdi onun ceremesini çekiyordum. "Baban öldü, bundan sonra yalnızsın. Şimdi ya benimle gelir hayatını kurtarırsın ya da burada kalır bataklığın içine düşerek ağır ağır can verirsin. Seçim senin." On iki yaşındaki bir çocuğa 'ya yaşamayı seçersin ya ölmeyi' diye iki seçenek sunmak ne kadar kolaydı. Sanki başka şansı varmış, ölmeyi seçecek kadar aklı yerindeymiş gibi... Olduğum ya da olmak zorunda kalacağım gerçeği arkamda bırakmam istenmişti ama ne kadar kaçarsam kaçayım o miras peşimi bırakmamıştı. Özgür iradeden mi bahsediyordu biri? Ben sürüklenmek dışında bir halta yaramıyordum. Cumhuriyet Savcısı Taner Tokel. Elimi tutup büyük sürüklenişimi gerçekleştiren adam. Beni MİT binasının içine bırakıp zihnimdeki ölü babamla baş başa bırakan ve kanlı geçmişimi unutup önüme bakmamı isteyen adam. Doğum yeri İstanbul, babası aslen Trabzonlu. Elli bir yaşında. Görevde yirmi beşinci yılı. Eşi Zeliha Tokel 16 Temmuz 2018'de vefat etmiş. Kızı Mina Tokel yirmi beş yaşında, Zorbey Hukuk firmasında avukat. Taner Tokel meslek hayatını Türkiye'yi esir almış olan mafya iş adamlarını çökertmeye adamış olup, bugüne kadar birçok uyuşturucu ve fuhuş liderini yakalayarak ağır cezalara çarptırılmalarını sağlamıştır. Elimde var olan bilgiler bunlarla sınırlı değildi. En son girdiği internet sitesinden, yediği yemeğe kadar bütün bilgiler siyah dosyanın içinde yer alıyordu. Ona yaklaşmanın bir yolunu bulmalı, onu kâğıtlardan değil bizzat tanımalıydım. Uzaktan izleyerek kimsenin zihnine giremez, oradaki sırları alamazdınız. İletişim MİT'te öğrendiğim ilk becerilerden biriydi. Karşındaki kişiyi ikna etmek, onu çözebilecek noktaları bulup gardını buna göre kuşanmak ve saldırıya geçmek sonucu kolaylaştırıyordu. Savcıdan istediğim bilgiyi almak istiyorsam bu küçük kitapçıda oturarak alamazdım. Harekete geçmeli, karşısına çıkmalıydım ama bunu istihbarattan gizli nasıl yapacağımı planlamam gerekiyordu. Eğer aklımı kâğıtta yazan onlarca kelimenin içindeki isimden uzaklaştırabilirsem planı yapmam birkaç dakikayı bulurdu. Mina Tokel. Riskli seçimleriyle buraya kadar gelen ve bana farkında olmadan en büyük kötülüğü yapan kız. Savcının kızı. İçeri girip kucağımdaki kitap dağı beni zorlamamasına rağmen kitapları sorgulamadan kucağına alan ve bu küçük kitapçıyı devralarak risk aldığımı çekinmeden söyleyen kız ismini söyleyene kadar kim olduğundan kesinlikle haberim yoktu. Ancak ismini söyleyip, üstüne avukat olduğunu doğruladığında ipuçları kafamda tamamlanmıştı. Savcının kızı, ben onu planlarıma dâhil etmeyi düşünmezken ayağıma kadar gelmişti. Karanlığa kendi hür iradesiyle adım attığını bilse değiştirmek için geri döner miydi yoksa risk aldığını düşünmeden ilerlemeye devam mı ederdi? İkincisini tercih edeceğine dair içimde güçlü seziler vardı. İkna edilmesi zor, kararlı ve dik başlı biri gibi görünüyordu ki kurduğumuz kısa muhabbet içinde bunu tescillemişti. Aldığı kitapları kucaklayıp dükkândan çıkarken bunun son gelişi olmadığını belirtircesine gülümsemişti. Gülümsemesi... Kıvrılan pembe dudakları, yeşilin hangi tonu olduğunu kestiremediğim gözlerinin parlayışı... Rengi büyük bir esrar olan gözlerine çökmüş hüzünle arkasını dönüp yağmur altında ıslanarak gidişinin ardından beş gün, altı saat, kırk iki dakika geçmişti. Peki, ben neden onu aklımdan çıkartamıyordum? Hedefim babasıydı, ona ulaşmak için kızını kullanacak kadar şuurumu kaybetmemiştim. Oysa şu andan sonra attığım adımlar yarın büyük yanlışlar doğurabilirdi. Olası bütün durumların nedenlerini ve sonuçlarını düşünmek zorundaydım. Düşünmezsem çıkabilecek felaketler daha büyük bir karanlık oluşturabilirdi ama ben iki saattir masamın üzerinde duran 13x13 fotoğraf karesiyle, kalın kâğıdın üzerinde yazan isme bakıyor; bana bakmayan yeşil gözlerin zihnimi ele geçirişini şaşkınlıkla seyrediyordum. İlginç, gerçekten ilginç... "Seni yerim ben!" Sokağı çınlatan ses bütün savunma mekanizmalarımı aktif hale getirirken kâğıtları hızlı bir şekilde bir ara toplayıp mavi dosyanın içine sakladım ve fotoğrafı kâğıt yığının en üstüne ters bir şekilde bırakıp dosyayı tamamen ortadan kaldırdım. Mina'nın sesi gittikçe yaklaşıyordu ve ben buna hiç şaşırmamıştım. Masamın görüş alanına girdiğinde adımları aniden durdu ve yere eğilip ellerini öne doğru uzatarak gri tüy yumağıyla birlikte doğruldu. Kediyi havaya kaldırmış, yüzünü göğe çevirerek değişik mimikler eşliğinde sevgi sözcükleri sıralıyordu. Çekmecemde saklı olan fotoğrafta habersiz çekilmişti, bambaşka bir dünyada kendi halindeydi ve klasik bir vesikalıktan daha sahiciydi. Her şeyden habersizken o kadar güzeldi ki oturup saatlerce onu seyretme arzusunu günlerdir içimden söküp atamıyordum. "Anne seni sarıp sarmalasın mı? Karnını doyurup ısıtsın mı? Bu soğuk kış gününde sokakta bir başına ne yapıyorsun bakayım?" Yavru kediyi kolları arasına yerleştirip başının üstünü severken içeri girmeyi unutmuş sadece ona odaklanmıştı. Çalmaya başlayan telefonumu elime alırken gözlerimi ondan ayıramamıştım. İçinde olduğum düşten sıyrılmadan aramayı cevapladım ve telefonu kulağıma tuttum. "Tüm zamanların en iyi sağ kolu olan en sevdiğin dostun arıyor, neden geç açıyorsun telefonu?" Her zaman ki zevzekliği üzerindeydi, konu ne kadar acil olursa olsun ciddiyeti toplaması biraz zaman alıyordu. Alışkındım tabii bu hallerine ama bazen tahammül sınırını çok hızlı geçiyordu. "Boş yapma Fatih, ne diyeceksen çabuk söyle." "Hiç yağ kaldırmıyorsun abi, farkında mısın?" "Ben direkt boş muhabbet kaldıramıyorum Fatih, lütfen üzerine alın!" Karşı taraftan tıslamayı andıran alaycı bir gülme sesi gelirken ben sadece gözlerimi devirmekle yetindim. Çocukluk arkadaşım olmasa iki saniye çekilecek tarafı yoktu ama bir şekilde idare etmek zorundaydım. "O zaman hızlıca sadede geliyorum, Taner Tokel, Atilla denen piçin sevkiyat yerini öğrenmiş." İlgimi çeken noktaya parmak basacağını bildiğimden boş yapmasına izin vermiştim ancak böyle bir haber vereceğini de tahmin etmiyordum. Taner Tokel bu kadar büyük bir operasyonu sızdırmayı nasıl başarmıştı? "Sen bunu nereden öğrendin?" "İçerideki adamlarımdan, bilgiye göre bu perşembe baskın gerçekleştirip malların çoğunu ele geçirmeyi amaçlıyormuş. Atilla'yı ele geçirmesi imkânsız ama onu harekete geçireceği kesin." Hala kediyle konuşan Mina'yı seyretmeyi bırakmadan telefonu daha sıkı tuttum. İşin içinde bir bit yeniği vardı, emindim. Taner Tokel bugüne kadar hiçbir operasyonunu açık edecek bir harekette bulunmamış, adımlarını incelikle atmıştı. Aynı şekilde Atilla Özcan'da pis işlerini bir sır gibi ilerletiyordu. Mükemmel bir kaçma kovalama oyunu nasıl olmuştu da bir muhbire yakalanmıştı? "Bu işte bir tuhaflık var Fatih," Mina kediyi sevme ve ona şımarma seansını bitirmiş odağını vitrin camına vermişti. Kısılan gözleri gözlerimi bulduğunda tüm konuştuklarımızı duymuş olduğu ihtimalini düşünmemek imkânsızdı. Keskin gözleri camın ardından onu seyrettiğimi anlamış olmalıydı. Zihnimi kurcalayan bütün sorular sayesinde cevapsız kalıyordu ve ben onu üçüncü görüşümde bu belirsizliğe alışmaya başlamıştım. Kapıyı açıp içeri girdiğinde telefonun hala kulağımda olduğunu ve Fatih'in konuşmaya devam ettiğini anlamam saniyelerimi almıştı. "Akşam mekâna gel," dedim hızlıca. "O zaman konuşuruz." "Tamam," dedi konuyu uzatmadan. İşin içinde başka şeyler olabileceğini düşününce ciddileşmişti. "Dikkatli ol." Her konuşmamızda yaptığı gereksiz uyarısına cevap vermeden telefonu kapattım ve masanın üzerine koyup ben konuşmayı bitirene kadar sessizce bekleyen Mina'ya döndüm. Beş gün önce içeri pür bir neşeyle girmiş, yerinde durmasına izin vermeyen enerjisiyle sakinleşmek istediğini söylemişti. Kendini rafların arasına bıraktığında, aklım yine ondan kalmıştı ve uzun bir sürenin sonunda onu şiir kitaplarının bulunduğu koridorda, durgunlaşmış bakışlarıyla bir şiire dalmış halde bulmuştum. Enerjisi, kıyıya vuran met-cezir gibi çekilmişti ve o an dışarıya yansıttıklarından ziyade içinde biriktirdiği yükleri görmüş, çırpınışına bizzat şahit olmuştum. "Hoş geldin." "Hoş buldum, bak kapında ne buldum!" Kediyi bana doğru çevirip büyük bir gülüşle yüzüme doğrulttu. Yavru kedi gövdesinin aksine pamuk kadar beyaz olan yüzünde parlayan mavisi hafif yeşili baskın renkli gözleriyle gözlerime baktığında tanıdıklığı karşısında kaşlarım şaşkınlıkla kalkmıştı. Aynı ton, aynı parlaklık ve aynı saflık... "İkizini bulmuş olmayasın?" Kaşları dediğimi anlamadığı için çatılırken kediyi çevirip yüzüne baktı. "Benziyor muyuz?" Oturduğum deri sandalyeden kalktım ve masanın etrafını dolaşıp yanına vardım. Kediyi ellerinden almış, yumuşak tüyleriyle sıcaklığının verdiği rahatlığı hissederek yüzünün yanına götürmüştüm. İki çift yeşil gözün ağırlığı altında kalmak gafil avlanmama neden olmuştu çünkü bir tanesiyle baş etmez zaten zordu. "Aynısınız." "Eh, ikimizin de güzel olduğu kesin. Yazık ama sokakta kalmış, nasıl titriyordu onu gördüğümde biliyor musun? Keşke evime alabilseydim." Kızaran burnunu çekip başını sola çevirdi ve sessiz bir 'ti' sesi eşliğinde hapşırıp yeniden kediye döndü. Oysa ben alerjisi olduğunu anladığım anda kediyi ondan uzaklaştırmıştım. "Alerjin olmasına rağmen kedinin ağzına mı girdin?" "Ne yapayım çok seviyorum! Ben küçükken evin bahçesine gelen kedileri gizlice eve almış, yatağıma sokmuştum. Dört kediyle sabaha kadar sarmaş dolaş uyumuştuk ama sabah kalktığımda kıpkırmızı ve şişkinliklerle doluydum. Annem o kadar kızmıştı ki canımın acısından çok onun bağırmasına ve kedileri bana yasaklamasına ağlamıştım." O gün aklına gelmiş gibi gülümserken gözleri kedinin üzerindeydi. Daha fazla sevmek istiyor ama yaklaşamıyordu. "Ona yuva olur musun?" Ellerimin arasında kaybolan kediye baktım şaşkınlıkla. Bunu bana teklif ediyordu, bana. Ben bile nerede yaşadığımı bilmezken kediye nasıl yuva olabilirdim ki? Beni o kadar iyi tanımıyordu, bunu nasıl isteyebilirdi? Ayrıca kedi nasıl bakılırdı? "Olurum," derken zihnimdeki zelzeleyi hissetmesi imkânsızdı. Sanki 'olamam' dersem yüzü düşecek ve mutsuz olacaktı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanırken kedi yeni yuvasını sezmiş gibi göğsüme sindi ve ardından yere atlayıp ayaklarımızın dibine dolanmaya başladı. "Teşekkür ederim," dedi iki kere üst üste hapşırdıktan sonra. "Çok iyi birisin!" Sahip olduğum karanlığı bilmeden iyi olduğumu söylemek kolaydı. Bilseydi bu kadar rahat söyleyebilecek miydi? Ne diyeceğimi bilmediğim için gülümsemekle yetindim. Umarım kedinin başına kötü bir şey gelmezdi. Oluşan sessizliğin nasıl dağılacağını düşünürken Mina kedi yavrusunun yaptığı gibi etrafta dolanmaya başladı. İlk geldiğinde yalnızca kitap incelemiş ve satın alacaklarını seçip gitmişti. İkinci gelişinde rafları tek tek dolanmıştı. Şimdi ise mekânı keşfetmeye hazır gözlerle etrafta dolanıyordu. Masaya yaslandım, kollarımı önümde bağlayıp her hareketini incelemeye, verdiği tepkileri gözlemleyip karakter analizini çıkartabilmeyi umdum. En azından bunu yapabilmem ve onu anlayabilmem gerekiyordu. Önce içeriyi uzaktan süzdü ve hedefini belirledi. Hala açılmayı bekleyen kutulara gideceğini düşündüğüm esnada beni şaşırtan bir hamleyle sağa döndü ve tavan arasına açılan kapıya yaklaştı. Başını kaldırıp yukarı itilerek açılan bölmeye dikkatle bakarken ilk görüşte orayı bulabilmesine şaşırmakla meşguldüm. Ben bir istihbarat görevlisiydim, tahmin ettiğim muhtemel hareketler doğru çıkmalıydı, yanılmamam gerekiyordu. "Tavan arasında ne var?" "Ivır zıvırlar," dedim yüzüme inandırıcı ve sıradan bir bakış yerleştirerek. Ses tonumun düzeyi, bakışlarımın sabitlendiği nokta ve nefes alışverişim kontrol altındaydı. Ivır zıvırın büyük bir kasa olduğunu anlayamaz, kasanın arkasında ise gizli bir geçit olduğunu bilemezdi. "Eski sahibi giderken bir sürü eşya bırakmış olmalı. Dağıtılabilecek eşyalar varsa haber ver, bildiğim bir derneğe bağışlayabilirsin. Belki antika da vardır aralarında, Üsküdar'da çok sevdiğim bir antikacı var, değerli eşyalar varsa oraya satabilirsin." Dernekle antikacı arasındaki geçişi kafamı biraz daha karıştırmıştı. Kızı hiçbir şekilde çözümleyemiyordum, bir açıdan saf bir niyetle parlayan gözleri ardında oldukça uyanık bir algı sistemi barındırıyordu. İstihbaratın içinde olmasam, onun da ajan olabileceğini düşürdüm. "Aklımda bulundururum." Başını 'tamam' der gibi salladı ve kapıdan uzaklaşıp ilk tahminime yaklaştı. Kutuların içini açtı, ne zaman sipariş edildiğini ve ne hakkında olduğunu bilmediğim kitapları alıcı gözle incelerken hala boş olan raflara baktı. "İşini bayağı ağırdan alıyorsun sanırım? Beş gün önce geldiğimde de kutular aynı yerde duruyordu." O beş günde yaşadıklarım kutu boşaltmayı aratır cinstendi ama o an bunu düşünmektense sandığımdan daha dikkatli, inceleyici ve sorgulayıcı oluşunu önemsemem daha mantıklıydı. Buraya gelip gittikçe başıma bela açacak adımlar atması muhtemeldi. Ayağını kesmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu ama büyük ihtimalle kalbini kırmam gerekecekti ve bunu yapmak istemiyordum. "Devir işleriyle meşguldüm, ilgilenemedim." "Yardımcı olayım mı? Bayılırım kitaplık düzenlemeye, elim de hızlıdır hemencecik biter." İşten yeni çıkmış olmalıydı ama yorgunluğu düşünmeden bana yardım etmeyi teklif edecek kadar enerjikti. Ayağındaki ince topuklu ayakkabılar canını acıtmıyor muydu? "Sana zahmet olmasın, ben hallederim gerçekten." "Beş gündür halledememişsin, her gün bir kitap yerleştirecekmiş gibi duruyorsun Mirza." Adımın dudaklarından çıkışı ve yüzündeki bilmiş ifade beni dinlemeyeceğini bas bas bağırıyordu. Nitekim beni umursamadan önce kabanını çıkarttı ve dükkânın eski sahibinden kalan portmantoya astı. Uzun siyah ceketini çıkartıp onun yanına asarken evrak çantası ve kol çantası da çoktan onların yanında yerini almıştı. Bileğindeki tokayla uzun dalgalı saçlarını bir araya alıp topladıktan sonra topuklarının üzerine bana döndü ve beklenmedik bir dans figürüyle ellerini iki yana açtı. Aniden boğazıma çöreklenen kahkaha aruzunu güçlükle bastırmıştım. "Ben hazırım, hadi başlayalım." Bozuntuya vermeden bana doğru geldi ve kolileri gösterdi. "Belli bir sistemin var mı? Sanırım Hukuk ve tarih kitapları aynı bölümde. Bu da konulara ve birbirine yakınlığına göre yerleştirdiğini gösteriyor. Ben genelde boyuta göre diziyorum ama sen renge göre yerleştirmişsin, olur ama biraz karışık gözükebilir. Şey, eteğim biraz dar o yüzden kutuyu sen kaldırabilir misin?" Hiç nefes almadan konuşması ve bunu yaparken zorlanmaması kurduğum karakter analizi tablolarını yakıp yıkarken şaşkınlıkla yere eğildim ve koliyi onun için kaldırdım. Birlikte rafların arasına ilerlerken bu saatten sonra onu hayatımdan çıkartamayacağıma emindim. *
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD