4. MÜREKKEBİN FISILTISI: KELİMELER

2927 Words
Hemdert. Arapça kökenli bu kelime 'dert ortağı' anlamına geliyor. Derdini, sıkıntını seninle paylaşmaya gönüllü olan dostlar hemdert olur, birleşirler. Tıpkı yolunu kaybeden biçarelerin kitapların güvenli kucağına sığınması ve ortak noktada buluşmaları gibi... Sahaf tipi kitapçılara hâkim olan sessizlik, ortak derdin başını yaslayacağı bir omuz esintisi bırakıyordu. O sessizliğin içinde susmak, kitapların arasında dolanıp tozlu sayfalara işlenmiş kelimelerle iç içe geçmek saatlerce konuşup dertleşmekten daha samimiydi. Kurumsallaşmış kitapçıları sevmememin en temel sebebi buydu, hiç düşünmeden dikkat dağıtıcı müzikler çalıyor ve sözlerle insanların düşünce denizlerini dalgalandırıyorlardı. Oysa sessiz kitapçılar öyle değil; sakinlik, tatlı kitap kokusu, hiç bıkmadan koridorlar arasında atılan ağır adımlar... Huzurun resmedilmesi istenseydi, kesinlikle bir kitapçıyı çizdirirdim. Çizdirirdim diyorum çünkü resim yeteneğim hiç yok, ortaya sadece saçma sapan soyut imge çıkartırım o kadar. Çizdireceğin kitapçının da yeşil çerçeveli vitrini vardır kesin. Nereden bildin şekerim? Neden buraya geldiğimi bilmiyordum. Sabahtan beri nedenler ve cevapları hakkında düşünürken kendimi en büyük nedenin içinde bulmuştum ve asla cevap veremiyor, kendime bahaneler uydurup duruyordum. Soru sormayı çok seviyor olmama rağmen kendime sorduğum bu basit soruyu yanıtlamaktansa dakikalardır kitapçının küçük vitrinine bakıp gereksiz düşüncelerle kendimi oyalıyordum. Kitap almak gibi bir arzum yoktu, kitaplığım okuduğum ve okumadığım kitaplarla doluydu ve yenisini almak müsriflik olurdu. Sen ona ayakkabı alışverişi bütçemi azaltmak zorunda kalırım desene. İyi bir firmada çalışıyor olsam da sonuçta fazla deneyimli değildim ve bugüne kadar çoğu davayı ortak vekâletle yönetmiştim. Bu sene kendi başıma aldığım iki davam vardı, parfüm davasını kazanma ihtimalim yüksekti, bugünkü davayı kazandığımı uçan kuş bile biliyordu. Maaşım faturalarımı, ulaşım maliyetimi ve yaşamsam ihtiyaçlarımın özellikle giyim kısmını karşılamalıydı, bu yüzden tutumlu hareket etmem ve bir yerlerden kısmam gerekiyordu. Bugün kazandığın davayla rahat on ayakkabı alırsın sen, o tarafından bak. Evet! Bugün müvekkilimin zenginliğine zenginlik katarak davayı kazanmıştım, azıcık hatırım varsa ödememi yüklü yapardı. Ödemeyi yüklü yapsa bile sen o parayı iki günde harcarsın şimdi hiç tutumlu tutumlu konuşma, yemezler. Doğru, harcarım. Para dediğin nedir ki? Kazanması on yıl harcaması üç saniye. Aynı anda hem bu kadar materyalist hem de romantik olmayı nasıl başarıyorsun? Yaşamak için paraya ihtiyacım olduğunu bildiğimden romantikliğin karın doyurmayacağını hesaba katarak parayı yerinde, romantizmi yerinde tercih ediyorum. Sonuçta aşkı parayla satın alamazsın ama âşık olduğun adama güzel görünmek ya da yaşamını idame ettirmek için illa ki paraya ihtiyaç duyarsın. Yaşamıyorsan âşık olmanın ne anlamı var ki? İçeri girmeyi düşünüyor musun Mina? Yoksa mal gibi bakmaya devam mı edeceksin romantik materyalist? Gireceğim tabii ki, bak kapıya yaklaştım bile. İnce topuklarımla Arnavut kaldırımlı taşların arasındaki boşluklara takılmadan uygun adımlarla ilerleyip kaldırıma çıktığımda kendime düşünme ve bahane bulma süresi tanımadan bodoslama bir şekilde kapıyı ittirdim. Nedenlere gerek yoktu, bazı durumlar cevap beklemezdi ve bu anda öyle bir andı. Aniden, bodoslama bir halde, sıradan bir kararmışçasına sakince... Kusursuz bir plan. İçeri girdiğimde dışarının sıcağına kıyasla daha yoğun bir ısı kucaklamıştı bedenimi. Onun haricinde, gözlerime ilk çarpan kitap koridorlarının başına üst üste yığılmış kitap kolileri olmuştu. "Merhaba!" Güneşin pırıltılarına eş olarak yükselen neşemle sessizliğin içine çöktüğümde beni öncekinden daha dağınık bir ortamın karşılaması aklımı karıştırmıştı. Neden hala yerleştirmemişti ki kolileri? İki gün önce geldiğimde bundan daha topluydu şimdi olabildiğince karışıktı ama en azından raflarda kitap vardı. "Hoş geldin." Mirza'nın sesi kolilere dönmüş dikkatli gözlerimi ondan tarafa çevirmemi sağlamıştı. Siyah yuvarlak yaka ince kazak üstüne siyah ve gri renklerden oluşan kareli bir gömlek giyinmişti. Onu böyle karanlık görmek üzerimdeki renklerin fazla aydınlık olduğunu düşündürse de bugün hava güneşliydi, yani asla absürt değildim. Elindeki siyah dosyayı önce kolunun altına ardından arkasında kalan masaya koydu. Bu masayı aynı zamanda kasa olarak da kullanıyordu ve yapısına bakılırsa baya eski görünüyordu. Dosyayı bıraktıktan sonra bana doğru iki büyük adım attı. Aslında adımları ona göre normal sayılabilecek boyuttaydı ama bana göre kesinlikle uzundu, nitekim önemli olan bu değil saniyeler içinde aramızdaki mesafeyi aza indirmiş olmasıydı. Kalp atışlarım saniye saniye çizelgeye aktarılsa ani değişimleri gören doktorlar şaşırıp kalır, ölüp ölüp dirildiğimi düşünürlerdi zira kesinlikle düzenli bir ritim tutturamıyordum. Sabah dans ederken bile daha sakindim, şimdi neden terlemeye başladığımı ve vücudumun kırmızıya boyandığını hissediyordum? Yine başladın kendini sorgulamaya... "Hoş buldum," dedim iç muhasebemi başlamadan biterek. Tüm dünyaya sunduğum geniş ve sıcak gülümsemem onun yanında sakinleşmiş, küçülmüş ve daha uysal bir ruha bürünmüştü. Sen utanmazlar kraliçesisin, ne bu hal tavır? Gözlerimi yüzüme diktiği kara gözlerinden zorla ayırıp dağınık raflarda dolandırdığımı görünce sanırım konuyu açma gereği duymuştu. "Yeni bir kitap mı lazım?" Ayakkabımın topuğunu ahşap zemini boylu boyunca çizerken kaçışın fazla olduğunu düşünüp uysallığı bir kenara bıraktım ve yeniden adama döndüm. Aynı hafta içinde ikinci kez gelmiştim, kitapçıya gelme nedenim kitap satın almak olmak zorunda mıydı ki? "Hayır," dedim kaçmadan, utanmadan ya da çekinmeden. "Biraz sakinleşmem gerekiyordu bende buraya geldim." Ayaklarım, bu güzel ayaklarım beni buraya getirdi. Bu sabah dolaptan bu güzellikleri alırken aklımın ucundan geçmezdi beni buraya kadar getirecekleri. Yoksa benim aklımda bile yoktu Mirza, kitapçısı ve kitaplar... Neden olsundu ki? Bende onu diyorum işte, neden? Cevabı bilsek sürünür müyüz saatlerdir, bulursam söylerim! Mirza'nın gözleri ne dediğimi anlamakla anlamamak arasında gidip geldiğini belli edince açıklama gereği duymuştum. "Bugün çok enerjiğim, yerimde duramıyorum. İnsanın içinde pır pır uçmasını sağlayacak bir his olur ya, bende de ondan var işte ama bu his bana çoğu zaman saçma sapan şeyler yaptırır çünkü hava çok güzel! Hava güzel ma bir şekilde sakinleşmem de gerekiyor. Bedenim ne kadar enerjikse zihnimde o kadar aktif olur, daldan dala atlar düşüncelerim. Eş zamanlı çalışma olarak düşünebilirsin. Adliyeden çıkınca bir şekilde bu hissi söndürmem gerektiğini hissettim, sonra bir baktım ayaklarım beni buraya getirmiş." Başımı eğip ayakkabılarıma şirin bir tebessüm gönderdim, utanmasam öpücük atacağım. "Eh, kitaplardan daha iyi sakinleştirici mi var?" Varmış, Mirza'nın zifiri karanlık gözleri pamuk kadar yumuşamamı sağlamıştı. Mesela şu an o kadar sakinim ki dans etmeye kalksam ağır adımlarla işlenen bir valse tutulurum. "Yok," dedi Mirza benim aksime oldukça sakin bir tonla. Yerimde duramadığımı fark etmiş midir? "Seni anlıyorum, insan bazen sadece sakinleşmek istiyor. Kitapları seçmekle doğrusunu yapmışsın." Kitapları seçmedim, seni seçtim demek istesem de gülümseyip başımı sallamakla yetindim zira ikinci günden bu kadar açık sözlü olmaya gerek yoktu. "Ama bir sorun var, yeni kitaplar dün geldi ve ben henüz yerleştiremedim, raftaki kitaplar eski sahibinden kalan eski kitaplar." "Kitap kitaptır, eskisi yenisi olmaz. Yaşanmışlığı ve yeni doğmuş olanları olur." Aynı anda yüzüme düşen tutamı kulağımın arkasına sıkıştırmış, omzumu usulca silkmiş ve küçük çantamı kolumdan bileğime indirmiştim. Gözleri kısa bir an hareketlerimi takip etmiş ardından gözlerime çıkmıştı. "O zaman," elleriyle rafları gösterdi ve devam etti: "Sayesinde oturmak istediğin kitap olursa arka taraftaki masalara oturabilirsin." "Teşekkür ederim." Ellerimi birbirine çırpıp hala geçmeyen kıpırtılar yüzünden utanmasam kıvırtarak, utandığım için seke seke raflardan oluşan koridora koştuğum esnada: "Bir ihtiyacın olursa bu taraftayım, seslenmen yeter," dedi. Keşke hayatımın her anında seslendiğimde yanımda bitebilecek kadar yakınımda olsaydı. Hiçbir şey yapmasa bile kara gözlerinin etkisi sayesinde her şey yoluna girebilirdi. Sen baya düştün bakıyorum, kalk ayağa kalk gören olacak! Elimde değil, delimde değil! Felsefe kitaplarının arasında fütursuzca dolanıp eski Yunan düşünürleri incelerken Platon'un bilmem kaç kere okuduğum Devlet'ini elime aldım. Mağara alegorisi üniversite zamanlarında üzerine sıkça düşündüğümüz ve tartıştığımız bir teoriydi. Alegoride bir mağaraya zincirlenmiş üç insandan bahsediliyordu. Yalnızca mağaranın duvarını görebilen bu insanlar doğdukları andan itibaren yalnızca duvara yansıyan gölgeleri ve yankılanan sesleri duyuyorlar. Derken insanlardan biri zincirini çözmeyi başarır ve mağaranın dışına çıkar. Dışarı çıktığında güneş yüzünden geçici bir süre körlük yaşadıktan sonra gözü açılmaya başlar ve bugüne kadar mağaranın duvarında gördüklerinin gerçek olmadığını, birer yanılsamadan ibaret olduğunu anlar. Gerçekleri fark etmesi üzerine koşarak mağaraya geri döndüğünde arkadaşlarına bu haberi verir ve onları ikna etmeye çalışır. Oysa arkadaşları ona inanmaz, deli olduğunu söylerler. Özgür olan kişi zincire bağlı arkadaşlarını kurtarmak istediğini söylese de nafiledir, arkadaşları mağarada kalmaya devam eder. Ne kadar çabalarsa çabalasın onları dışarı çıkartmayı başaramaz. Bu anlatımda mağara toplumun simgesidir. Zincirlenmiş insanlar, toplumun içindeki bireyleri; zincir kuralları; geçici körlük, yolunu kaybetmeyi; gölgeler, toplumun kabul ettiği gerçekleri ve zinciri kıran insan ise sorgulayan insanı temsil eder. Bugün gördüğümüz, dokunduğumuz ve hissettiğimiz her şeyin bir yansıma olduğunu savunan bu düşünce, gerçekliğin idealar dünyasında olduğunu ve yansımaya bakarak ömrümüzü ziyan ettiğimizi anlatıyordu bana kalsa. Sokrates bunu toplumsal kurallar ve ona uyarak cahil bir şekilde hayatlarını devam eden insanlar için ortaya atmıştı, ben ise bireysel düşünüyordum. Herkes kendisine yansıtılan gölgenin esiriydi ve mağarada saklanıp yansımalara sığınmak dışarı çıkıp gerçekleri görmekten daha güvenilirdi. Belki de zincire bağlı kalmaya devam eden o iki insan içten içe dışarı çıkmak istiyor, arkadaşlarına güveniyordu ama buna cesaretleri yoktu. Yüzleşmek insanın en büyük korkusudur, çoğu kaçışın temelinde de bu yatar. Senin kaçışların gibi mi? Kitabı hızlıca kapatıp çaresizce etrafıma bakındım. Düşünmeye başlamak iyi gelmemişti, kitaplar huzurluydu ama her kapı bir başka kapıyı açıyordu ve ortaya kaos çıkıyordu. Cebimdeki telefonumu çıkartıp müzik listemi açacakken kulaklığımı arabadan unuttuğumu fark edip sessizce sövdüm. Sen en iyisi dans ede ede felsefe bölümünden ayrıl Mina. Salına salına koridordan çıkıp klasiklerin olduğu bölüme geçtiğimde en sağlıklı yolu seçtiğim için kendimi tebrik ettim ve bilmediklerimden ziyade bildiğim, defalarca kez okuduğum r******rı yeniden incelemeye başladım. Uğultulu Tepelerden geçtim, Vadideki Zambakları toplayıp Suç ve Ceza'ya uğrayarak Savaş ve Barış'a sarıldım. Anna Karenina ile aşkın ve ihtirasın içinden geçtim. Gurur ve Önyargı ile savaşıp galibin kim olduğunu bulamadım. İşin içinde aşk varsa ne gurur olurdu ne önyargı. Birini âşık olacak kadar sevmişsen onun için kötü düşünmen, darılıp küsmen mümkün olmamalıydı. Olması durumunda bunun adı aşk değil sevgi olurdu. Âşık halini düşünemiyorum Mina. Sanırım klasiklerin içinde bana en uygun olan Uğultulu Teperlerdi. Vahşi ve karanlık bir aşk... Gerçekten seven bir adamın korkusuzca mücadelesi. Kırıp dökmekten çekinmeyen şeytani Heathcliff, Emily Brönte'nin oluşturduğu, tarihe adını kara harflerle yazdıran tehlikeli bir karakterdi. Kitabın içinde her duygu vardı, bütün gerçeklikler karanlıkla sarmalanmıştı ve sonunda acıyı da sevinci de hissettiriyordu. Defalarca kez bıkmadan okuyabilirdim. Sende Anksiyete var, yeni bir kitaba başlayana kadar on bin kere düşünüyor araştırma yapıyorsun. Uğultulu Tepeler'i kırk kere okuman sonunda ne olduğunu bilmen Mina. Sonunu bildiğim için kendimi güvende hissetmem suç mu, anlamadım? Bilmediğim bir kitapla kötü son aniden gelirse kalpten gitmem olasıydı, kitap okuduğum için ölemem. Kitabı kapatıp daha sakin bir salınma eşliğinde klasiklerin arasından çıkıp şiir kitaplarının dizili olduğu bölüme geçtim. Şükrü Erbaş'ın şiir kitabını raftan alıp sırtımı karşı taraftaki uzun dolaba yasladım ve sol ayağımı da dolabın kenarına yasladım. Ayıptır söylemesi, ayaklarım biraz ağrımaya başlamıştı. Parmaklarımın da iç içe geçtiğine yemin edebilirdim. Sanırım akşam sıkı bir tuzlu su banyosu yapmak gerekecekti. Sayfaların arasında dolanırken karşıma çıkan ilk şiirde durup soluklanma ihtiyacı hissettim. Kalbim ki Kendi yağmuruyla dolup dolup boşalan Küçücük bir göldü Üstünde nilüferlerden bir beyaz örtü Boğuldu sonunda kendi sularıyla... Satırları tekrar tekrar okudum, durgun bir yağmur bulutu gibi üzerime düşmesini ve beni bir anda sırılsıklam hale getirmesini hayretle seyrettim. "Birkaç satırlık mısraların insanın üzerinde bu denli etkili olması şairin yeteneği midir? Yoksa içimizdeki tamamlanmamış duyguların eseri midir?" Kitaptan ayrılan gözlerim gözlerine çarptığında yüzümün ne halde olduğundan bihaberdim. Yutkunup kitabın kapağını kapattım ama yerine bırakmak yerine karnıma bastırma ihtiyacı hissettiğimden rafa geri koymadım. "Şairin kelimeleri bu kadar etkili olmasaydı ruha bu denli sirayet etmezdi diye düşünüyorum." "Bazen en basit cümle ruhu paramparça edebilir." Sesi sade ve bir o kadar da sakindi. Tüm gün burada olduğu için mi bu kadar sakindi yoksa genel hali mi böyleydi deli gibi merak ediyordum. Dışarıda görsem ilk bakışta agresif biri olduğunu düşünebilirdim oysa bu ortamda sanki sinir hiçbir şekilde kapısına uğramazmış gibi duruyordu. Bu kadar sakin olabilir miydim bilmiyorum, bir noktadan sonra patlama noktasına geleceğim kesindi ki o noktaya gelmeden önce kendi kendimi yer bitirirdim. "Çok tuhaf değil mi?" Karnıma sardığım kitapla birlikte ona doğru döndüm ve ağrıyan ayaklarıma rağmen yıkılmadan ona doğru yürüdüm. "Bir adam zamanında eline kalemi alıyor ve kâğıda bu kelimeleri işliyor, yıllar sonra o kelimeler seni köşeye sıkıştıracağım dercesine fısıldıyor." Dünyanın en büyük bilmecesini bulmaya çalışırcasına gözlerine gözlerimi kilitlemiştim. Sanki sorumun, zihnimi kurcalayan karmaşanın cevabı onun kara gözlerinde saklıydı. Bu halim dudaklarında uysal bir gülümseme peyda ederken farkında olarak veyahut olmayarak bana doğru yaklaştı. Adım atmamıştı ama yüzlerimizin arasındaki mesafenin azaldığına emindim. Zamansal ve boyutsal algıların değişmediyse haklısın. Matematik ve uzay benim alanım değil, hiç girme izafiyete falan. "Mürekkebin fısıltısı kelimelerdir; kaderin fısıltısı ise insanlar." Alık alık suratına bakmaya devam ederken aptal bir kız gibi 'ne?' diye sormamak için kendimi zor tutmuştum. Ne demek istemişti? Umarım açıklardı yoksa bu geceyi bu cümleyi düşünerek geçirecektim. Sabahlar olmasın! Gözleri, ekseninden ayrılmama izin vermezcesine gözlerime kilitlenmişti. Ne kırpabiliyordum ne de başımı çevirip uzaklaşabiliyordum. Sanki anlatmak istediği büyük bir sır vardı ama dile getiremiyor, zihninden zihnime aktarmaya çalışıyordu. Ruhunu görebiliyordum ama belirgin hiçbir şey yoktu. Karanlığın için gri siluetlerle doluydu. Hissetmem gereken şey belki korkuydu ama ben onu da hissetmiyordum. Sakindim, titremiyor; panik atak geçirmiyordum ama kalbim tüm bunların aksini düşündürmek istercesine hızlanıyor ve yüzüme kan pompalıyordu. Gözleri hangi renkti? Kahverengi denemeyecek kadar koyu, sadece siyah denemeyecek kadar sıra dışı. Zaten siyah göz rengi diye bir şey yoktu, yalnızca karanlık vardı ve onun gözlerine hâkim olan da bu tondu. Karanlık, mat, gizemli. Büyük bir sırrın yeminlisi, kayıp bir dünyanın içinde yapayalnız kalmış kimsesiz bir çocuk. Kara. Ama neyin karası? Sessiz fısıltılarımızın ortasına düşen telefon sesi irkilerek ondan uzaklaşmama neden olurken birkaç saniye şaşkınca etrafıma baktım. Zihnim allak bullaktı, bana büyü mü yapmıştı? Bu hale gelmemin başka açıklaması olamazdı! "Telefonun," dedi aynı ne yapacağını bilemezlikle. Gözlerim anlamayarak ona dönerken eliyle cebimi gösterdi. "Telefonun çalıyor." Benim miymiş o? Elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Bangır bangır çalan müzik ortama zerre uymuyordu. "Benimmiş." Arayan Levent'ti ve hala kapatmadığına bakılırsa söyleyeceği acildi. Yoksa üç kere çaldırır açmazsam cevapsıza bırakırdı. Akıllı biriydi, insanı rahatsız etmemeyi bilirdi. Bu yüzden arkadaşsınız. Evet, bu yüzden arkadaştık. Yutkunup aramayı cevapladım ve telefonu kulağıma götürdüm. Gözlerim çaresizce etrafta tur atıyor, sanki kaçmam gerekiyormuş gibi Mirza'nın gözlerine değmiyordu. "Ne var?" dedim kibarlığı bir kenara bırakıp direkt. "Baban beni arayıp duruyor, şu adamın telefonlarını aç artık. Kendi babamdan daha çok konuşuyorum yeminle!" "Bunun için mi kırk kere çaldırdın?" "Abart istersen! Kırk kere değil on beş kere çaldı." "Saydın mı bir de?" "Saymadım, takıntılı değilim ben senin gibi mantıklı bir şekilde kafadan attım. Her neyse konumuz bu değil, babanı ara ya da mesajlarına dön adam seni deli gibi merak ediyor." "Bunu konuşmak istemiyorum Levent, ne bu şekilde ne de başka bir şekilde." Aniden üzerime çöken sıkıntı gözlerimin arka tarafa bakan pencereye dönmesiyle artmıştı zira cama çarpan yağmur damlaları ve ardından yükselen gök gürültüsü benliğimi Mirza'nın gözlerinin karanlığına gömmüştü. Güneş yoktu... Gözlerimi kapatıp sırtımı pencereye döndüm ve sıkıntılı bir nefes bıraktım. Bu esnada Levent bir şeyler zırvalıyordu ama takip etmemiştim, daha doğrusu edememiştim. "İyiyim, yazsan yeter ona zaten ne abartıyorsun." "Abartmıyorum!" Ani çıkışım Levent'i susturduğu gibi Mirza'yı da afallatmıştı. Rezil oluyordum, sinirli ve huysuz tarafım gün yüzüne çıkıyordu ve kara gözleri üzerimdeydi. "Tamam," dedi Levent sakince. Peşinden gelecek olanları tahmin ederek beni keyiflendirmeye çalışacaktı. "Akşam bir şeyler içelim mi? Uzun zamandır dağıtmadık." Dağıtmak... Kendini kaybedip alkolün bilinçsizliğine sığınmak... Dans etmek, ritme boğulmak... Halimiz mi kaldı? Mala döndük, kol bu saatten sonra nasıl ayağa kalksın? Dünya korkunç bir yerdi, hareket etmek manasızdı. Ayakların da bir önemi yoktu, dik durdukça daha çok acıyorlardı. Acıyan şeylerin yararı olur muydu ki? Olmazdı. Oturmalı ve bir daha kalkmamalıydı. "İstemiyorum, eğlenecek havamda değilim." Karşısında çözülmesi zor bir bilmece varmış gibi beni inceleyen Mirza'ya boş olduğunu düşündüğüm daha doğrusu ümit ettiğim bir bakış attım. Aniden değişen ruhum halim onu da şaşırtmış olmalıydı zira birkaç saat önce yerimde duramıyordum. Hiçbir şeyin anlamı yoktu, dans etmek bile saçmaydı. Müzik vardı da ne oluyordu? Kitaplar sakinlik içindi, al işte sakinlikten kendimi kaybettim. Eğlenmeye devam etseydim, enerjimi sabit tutsaydım güneş gitmeyecekti ve ben mutlu olacaktım ama sakin olmak istemiştim. Sonrada yağmur yağmıştı! Boş ver Mina, eve git sen. Yat yatağına, uyu uyabildiğin kadar. Telefonu vedalaşmadan kapatıp cebime attım ve rafa bıraktığım çantamı elime aldım. "Ben artık gideyim." Mirza, anlayışla başını sallamıştı. Deli olduğumu düşünüyor, bu yüzden de bir an önce gitmemi istiyordu sanırım. Al işte, böyle korkutuyordum insanları. "İyi misin?" Güzel soruydu ama cevabı bende değildi. İnsan nasıl iyi olabilirdi ki? Berbat bir dünyada yaşıyorduk, yağmur yağıyordu ve gölgeler acımasızca duvara yansıyordu. Nedenlerin cevabı yoktu, insan kendi sorularına cevap veremeyecekse neden yaşasındı ki? Birlikte yeşil kapıya yürürken sorusuna ne cevap vermem gerektiğini düşünüyordum. Evet, desem yalancı olacaktım. Bana koymazdı yalan konuşmak ama nedense yemeyeceğini bildiğimden söylemek istememiştim. Al işte, bir neden daha! Hayır, desem iyi olmayışımın nedenini açıklayabilecek cümlelerim yoktu. Bir neden daha çıkarsa karşıma kendimi şuracığa atacak ve uykuya dalacağım! "Yağmur yağıyor," dedim kapıyı açıp bardaktan boşanırcasına yere düşen ve kaldırıma çarpan su parçalarına dalgın gözlerle bakarken. Başımı eğip ayaklarıma baktım. Güzel ayakkabılarım yağmuru hak etmedik dercesine bana bakıyorlardı. Hiç düşünmeden ayaklarımı ayakkabıdan çıkarttım ve yere eğilip topukları birleştirip parmağıma astım. Yeniden doğrulduğumda ayaklarım saatler üstüne düztabana bastığı için sendelemişti. Düşmemem için kolumu kavrayan büyük ve sıcak elin sahibine döndüm usulca. Çabası takdir edilebilirdi fakat nafileydi, ben düşmezdim. Sendelerdim, yalpalardım ama düşmezdim. Hem düşsem ne olacaktı ki? Sadece canım çok, çok yanacaktı. Ona da alışıktım. Yine de başımı teşekkür edercesine salladım ve parmaklarının kolumdan sakince ayrılmasını seyrettim. "Mina," dese de devamını getirmemişti. Sanırım sınırı aşmaktan korkuyordu. Korkmalıydı da, sınırlar aşıldığı zaman insan nerede duracağını bilemiyordu. Kontrolcü biri olmalıydı, tedbirli ilerliyordu. Derin bir nefes alıp, azar azar bırakarak kitapçıdan çıktığımda birkaç adım atıp yağmurun arasına karıştım. Çoraplı ayaklarımla yolun ortasına geldiğimde yeşil takımım çoktan renk değiştirmiş, ruhum gibi koyulaşmıştı. Hava gri ve pusluydu. Birazdan sis de çöker tam olur. Durdum, sırtımda hissettiğim bakışları son kez görmek adına arkamı döndüm ve önce kitabevinin tabelasını gördüm. HEMDERT. Dert ortağı. Gözlerim yağmurun ardında kalmış kara gözlere değdiğinde hiçbir şey bilmemesine rağmen benimle aynı şeyleri hissettiğini, üzerime çöken sıkıntıyı paylaştığını görmek afallamama, bir kere daha sendelememe neden olmuştu. Beni tanımıyordu, ne olduğunu bilmiyordu, iki günlük bir yabancıydı ama ortaktı. O derdi görmüş, bilmeden sırtlanmıştı sanki. Gözlerine daha derinden baktığımda bu sefer karanlığın hangi tonuna sahip olduğunu biliyordum. Oniks. Ayrılığın ve şansın taşı. Sabah öğrenmiş olsaydım şansı seçerdim, oysa şu an benim için ayrılığı simgeleyen oniks karası olarak parlıyorlardı. Elimi hafifçe havaya kaldırıp iki yana salladım. Ben arabama doğru yürürken onun peşimden bakakaldığını bilmesem bile hissedebiliyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD