3. NEDENLER

1792 Words
10.01.2018 Mina Nedenlerini açıklayamayacağı eylemleri gerçekleştirmek ancak aptalların yapacağı iştir. Gerekçesi olmayan her şey anlamsızdır ve gömülmeye mahkûmdur. 'Neden?' benim için en önemli soru öbeğiydi. Cevap sayısı fazla olduğu gibi sorunun yöneltildiği kişiyi kelimelerle yormaz ve ortaya hızlı bir sonuç çıkartır. Gelin görün ki sormayı sevdiğim kadar cevaplamaktan da korkuyordum. Cevap... Arapça kökenli olan bu sözcük her insanın korkulu rüyasıyken benim için dünyanın en koyu karanlığı demek. Duyduklarına göre karanlık dağılır veya daha da artar. Bu da beklentiyi doğurur ki beklemek yeryüzünün en büyük imtihanlarındandır. En azından benim için... Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdiğimde önümde onlarca seçenek vardı. Hâkim olup yargı makamında söz sahibi olabilir; savcı olup yargı esnasında soruşturma yürütebilirdim. Sınava girdiğim takdirde istediğim puanı alıp aynı sene içinde atanmam kolaydı, babamın savcı olması da işimi kolaylaştırırdı ama ben iki seçeneğe de uzak bir kişiliktim. Cevap beklemek, karşımdaki insanın doğruyu söylemesini beklemek ruhumu boğardı. Soru sormayı, irdelemeyi çok seviyordum ama cevapları birinden duymaktansa kendi çabamla ortaya çıkarmak en sağlıklı olanıydı. Bu yüzden ilk iki seçeneği elemiş, avukat olmaya karar vermiştim. Savcı olup suçun zanlının yalan söyleyişini dinlemektense avukat olup müvekkilimden olayın nasıl gerçekleştiğini dinliyor ve savcıya söylenecek en makul yalanı ben uyduruyordum. Üzerinize afiyet, bu konuda biraz profesyonelimdir de... Biraz mı? Mütevazılık yapıyorum, çaktırma. İşe yaramıyor bence. "Sağ, sol! Şimdi eller yukarı! Salla, salla, çevir kendini üç yüz altmış beş derece! Mükemmel!" Tempo her dönüşte artıyordu ama yan tarafımda benimle aynı adımları atan kadın büyük ihtimalle terden buharlaşmak üzereydi. Bu neydi ki? Hoca biraz daha hızlanmazsa tepesindeki topuzu kavrayıp üstüne çıktığı platformdan aşağı indirip yerine çıkmam an meselesiydi ama sahneye ben çıkarsam büyük ihtimalle bu basit hareketleri bile takip etmekte zorlanan orta yaş üstü teyze grubu kalp krizinden gidebilirdi. Sebep olduğum cinayetin davasını yürütmeye niyetli değildim, kendimi sorgulamaktan nefret ederim. "Hadi hanımlar! Geride kalmıyoruz!" Kendini enerjik sanan ama sadece iki yana salınmakla yetinen dans hocamız bizi harekete geçirmek için gaz vermeye çalışıyordu. Nafile bir çabaydı, grup ölüydü ve içlerindeki tek canlıyı da bu yavaşlıkla öldüreceklerdi. Yani beni! "Nasıl nefes nefese kalmazsın? Hoca çok hızlı!" Sol tarafımdaki ter dolu su balonu kıpkırmızı olmuş suratını bana çevirmiş hayretle bakıyordu. Kırdığım dizimi dirseğime değdirip kalçamı tam tekmil çevirirken aynadaki gözlerimi kadına çevirdim. "Hızlı bile değiliz nasıl yorulayım?" 'Yok artık' diye bağıracak hali olmayan kadın onun yerine gözlerini belertti ve odaklanmamızı isteyen hocanın hareketlerini kaçırmamak adına önüne döndü. Avukatlığı bırakıp zumba kursu açma isteğimi bastırmak yıllarımı almıştı. Sırf buna yeltenmemek adına evde kendi kendime dans etmeye başlamış, kendimi bu ortamdan uzak tutmaya çalışmıştım. Bu sabah güneş bütün sıcaklığını verip kışa inat parıldayınca bütün hücrelerim dans etmek için kıvranmıştı. Evde tek başıma enerjimi harcayamayacağımı düşündüğümden geçen sene bir yıllık sözleşme imzaladığım dans kursuna gelip grup eşliğinde kurt dökme seremonisine katılmıştım ama gelin görün ki bu grubun kurtları hepten ölü ve dökülmesi imkânsızmış! Müzik hocanın son hareketleriyle kesildiğinde benim bedenim dökemediğim kurtların kıvılcımıyla dans için kıvranıyordu. Kulaklığımı takıp salonu kullanmak istediğimi mi söyleseydim acaba? Bir yıllık seansların çoğuna gelmemiştim, harcamadığım hakları bir günde kullanamaz mıydım? Gitmen gereken bir işin var, farkında mısın? Maalesef evet! Dans adımlarımı ve kıvraklığımı bozmadan ter içinde kalmış uyuşuk kadın ordusunun arasından sıyrıldım ve damarlarımdan eksilmeyen dans figürlerim; dudaklarımdan kopup duran şarkı sözlerim; zihnimde çalmaya devam eden melodilerimle duşa girdim. Yanımda getirdiğim limonküfü rengi çan eteğimi ve aynı renkte belime tam oturan ceketimi giyinip göreni dehşete düşürüp 'nasıl yürüyor bunlarla' diye düşündürecek kadar ince, sivri topuklularımla seke seke dans kursundan çıktığımda yüzümü güneşe çevirip kocaman gülümsedim. Mükemmel bir havaydı, kışa rağmen inatla sıcacıktı. Güneş hanım sayesinde yeni aldığım ve giyinmek için baharı beklemek zorunda olduğumdan üzüldüğüm kıyafetlerimi giyinmiş, yağmur yağar da çamur olur diye kıyamadığım topuklularımla da kaldırımların tozunu attırabilmiştim. Çok mutluyum, çok! Alarmım, yaklaşan duruşmayı haber vermek adına çalmaya başladığında bitkin kurs arkadaşlarıma güneş gözlüklerimin ardından gülümseyip el salladım ve otoparka park ettiğim kıyafetlerimle aynı renk arabama yürüdüm. Müzik listemin en eğlenceli doksanlar parçalarını açıp trafiğe karıştığımda ilerlemeyen arabalar bile beni üzüp sinirlendirmiyordu. Hakan Peker'den başlayıp Sezen Aksu'ya; oradan Gülşen'e ve Tarkan'a doğru uzanan şarkıların her birine eşlik ediyor, oturduğum yerde trafiğin akmasını beklerken yarım yamalak dans hareketleriyle eşlik ediyordum. Kırmızı ışıkta durmuş dikiz aynamın yardımıyla makyajımı tamamlamaya çalıştığım esnada sol tarafımda hissettiğim bakışlarla başımı hafifçe açık camıma çevirdim ve yan arabadaki şoförle göz göze geldim. Dudaklarıma götürmek üzere olduğum ruj havada asılı kalmıştı. Öküz ise trene bakar gibi bakmaya devam ediyordu. "Makyajın nasıl yapıldığını öğrenmeye mi çalışıyorsunuz?" "Güzelliğinizin halis olup olmadığını anlamaya çalışıyorum." Direksiyonu bırakıp açık camına yaklaştı ve daha yakından bakmaya çalıştı. "Peri olma ihtimaliniz var mı?" "Hı," dedim son harfi uzatarak. "Gökten yeni düştüm, trafik sapıklarına ruj sürmeyi öğretiyorum!" "Ben Sedat," dedi utanmazlık ödülünü elinden bırakmadan devam ederek. Trafikte benimle flört etmeye çalışması gerçekten çok acınasıydı. İnsanlar böyle böyle tanışıp âşık oluyor ve evleniyorlar Mina. Evlenmek niyetlerim arasında yok ama gelecekteki kocamı trafikte bulmak istemediğime eminim. Tercihen bir kitapçıda- Devam et, devam et. Kitapçıda? Sahibi olsun mu kitapçının? Adı da Mirza olur oh tadından yenmez! "Ben de Sefalet," dedim zoraki bir gülümsemeyle. "Yeryüzüne gönderiliş amacım trafikteki Abazaları avlamak. İlk hedef olmak nasıl bir duygu?" "Süper!" Sedat'ın kafası baya güzel olmalıydı ki dalga geçtiğimi anlamamıştı. "Memnun oldum Sefalet." Kırmızı ışık yeşile dönmüş, önümüzdeki arabalar hareket eder olmuştu ama Sedat hala bana bakıyordu. Arkasındaki arabalar kornaya basarak ona eziyet çektirmeye başladığında kendine gelmiş gibi irkilerek direksiyona dönmüş ve panikle durdurduğu arabayı çalıştırmaya çalışmıştı. Öyle trafikte el âlemi kesersen böyle yersin zumbağı! Gaza basıp önüne geçmeden önde panikle eli ayağına dolanmış Sedat'a el salladım. "Yukarıda görüşürüz Sedat!" Peşimden aval aval bakakaldığını susmayan kornalardan anlamıştım. Adliyenin önüne park ettiğim arabadan inip arka koltuktaki cüppemi ve evrak çantamı alarak üzerimdeki bakışlar eşliğinde adliye koridorlarına güneş gibi doğdum. Güzelliğim ve dikkat çekiciliğim konusunda mütevazılık yapacağım son şeydi, sonuçta gereksiz tevazu kibir demekti ve ben sahip olduklarının bilincinde genç bir kadındım. Yalan söylemek günah, çarpılırım Maazallah! Müvekkilim karar duruşması için mahkeme salonunun önünde bekliyordu. Beni gördüğü anda oturduğu yerden kalkmıştı. "Hazırız, değil mi Mina Hanım?" Hazırız, hazır olmasam burada ne işim var? Gidip en yakın barda kafayı bulmakla uğraşırım. Mesleğimi icra etmediğim gün, bittiğim gündür! "Tabii ki hazırız! Merak etmeyin, tek celsede boşayacağım sizi!" Işıl Hanım rahatlamış bir halde ellerime tutunduğunda ona güç vermek istercesine gülümsedim. O da dirayetli olmaya çalışıyordu ama her halükarda on yıllık eşinden boşanıyordu ve birkaç saniye sonra kocasının sahip olduğu büyük şirketin tek sahibi olacaktı. Yerinde olsam heyecandan kendimi tutamaz, dans etmeye başlardım. Neyse ki yerinde değilsin, kadın en azından gurur yapıp üzülüyor. Zengin olacak, ne gururu? "Bakıyorum bu sefer erken gelmişsiniz." Pişkin pişkin gülerek karşımızda dikilen karşı tarafın avukatı Yener Çam, bütün 'suratıma yumruk at' ifadesiyle Işıl Hanım'ı ve beni baştan aşağı süzdüğünde midemin bulandığını belirten gözlerimi yüzüne diktim. Geçen sefer trafik yüzünden mahkeme salonuna iki dakika geç girmiştik ve gıcık herif bunu unutmamış, yüzümüze vurmuştu. "Zaferi kazanmadan önce soluklanmayalım mı?" Başımı yana yatırdım ve güldüm. "Malum zorlu bir süreçti, dinlenmeyi hak ettik." "Bu işi anlaşmalı halledebilirdik," dedi Yener kaybedeceğini bilmesine rağmen üstün görünmeye gayret ederek. Ha gayret Yener, az daha sıksan kendini üste çıkarsın! "Mahkemelerle uğraşmak siz kadınların harcı değil." "Gerçekten mi? Konuyu cinsiyetime çevirerek mi üste çıkacaksın Yener?" "Mahkeme salonuna girmeden önce ruj süren bir vekille tartışmayacağım." Kırmızı rujum mahkemeleri kazanmamda çokça yardımcıydı, nasıl olurda sürmezdim? Karşımda gittikçe küçülen bu adamı birkaç dakika sonra mors edecek olmak dans etme isteğimi yeniden uyandırıyordu. "Müvekkilin adına üzgünüm," dedim çantamın içinden kırmızı rujumu çıkartıp kapağı yavaşça açtıktan sonra. "Kaybedeceği bir dava için son kalan parasını da senin gibi beceriksiz bir 'vekile' harcayacak." Ruju önce alt dudağımda gezdirdim, sonra üst dudağımda ve aynaya gerek uymadan birbirine bastırarak yayılmasını sağladım. Aynı yavaşlıkla ruju kapatıp çantama attığımda en az dudaklarımın rengi kadar kırmızı olan Yener'e sıcak bir gülümseme gönderip el salladım ve Işıl Hanım'ı iki gerzekten uzaklaştırdım. Ben uğraşırdım da kadın bu psikolojiyle baygınlık geçirebilirdi. Mahkeme mübaşiri isimleri okuyup bizleri içeri çağırdığında cüppemi son kez düzeltip müvekkilimi önüme kattım ve duruşma salonuna girdik. Boşanma davası olduğu için izlemeye kimse gelmemişti, Müge Anlı izlemeye giden teyzeler davayı bilseydi kesin burada olurlardı, eminim. Yerlerimize geçtiğimizde dosyaları masanın üzerine dizip kanıtlarımı ve gerekçelerimi özenle yerleştirdim. Bütün kopyalar hâkime sunduğumuz dosyanın içindeydi ama yine de önümde olması hoşuma gidiyordu. Işıl ve Ferhat çifti on yıl önce klasik bir arkadaş vasıtasıyla tanışmış ve evlenmişlerdi. Ferhat ülkenin önde gelen inşaat şirketlerinden birinin sahibiydi ve Işıl'ı evlendikten sonra yönetim kurulu başkan yardımcısı yapmıştı. Evlilikleri güzel bir şekilde sorunsuz ilerlemiş, iki tane de çocuk dünyaya getirmişlerdi. Kızlarla tanışmıştım, Sude ve Beril çok tatlı; zengin sarısı dediğimiz civciv saçlara ve masmavi gözlere sahiplerdi. Işıl'ın ailesi Ferhat'ın ailesi kadar köklü ve zengin olmasa da eski İstanbul sakinlerinden, dededen zengin bir aileydi. Denklik bir şekilde sağlamdı ki zaten sorun para değil. Sorun Ferhat'ın gözünün dışarıda olması ve bunu taciz boyutuna çıkartmasıydı. Sorunsuz ilerleyen evlilik hayatları Işıl'ın eve gönderilen isimsiz zarfı açmasıyla sallanmaya başlıyor. Zarfın içerisinde Ferhat'ın ne denli bir sapık olduğunu kanıtlayan taciz fotoğrafları var, ilk elden gördüğüm için şu an karşımda oturan pisliğin suratına tükürmemek için kendimi zor tutuyorum. Perran Kutman bunları yaşasa çocuğu taramalı tüfek gibi tutup babasının üzerine kusmasını falan isterdi, eminim! Kocasının sapık bir tacizci olduğunu öğrenen Işıl, aldatılmış olma detayını görmezden gelip Ferhat'ın karşısına geçiyor ve fotoğrafları yüzüne fırlatıyor. Tam bu noktada Ferhat kayışları kopartıp karısına saldırıyor. İğrenç yaratığın gözü öylesine dönüyor ki zavallı kadını ilk gördüğümde oturup saatlerce ağlamak ve sövmek istemiştim. Neyse ki kanıtların izini sürmede bir numara olan avukatı seçen Işıl tercihinde yanılmadığını bugün görecekti. Taciz mağdurları, fotoğraflı kanıtlar, aldatılmayı ve şiddeti ispatlayan belgelerle birlikte iki geri zekâlının kazanma şansı yoktu. Tazminat gereği Ferhat'ın sahip olduğu şirketle birlikte sapıklığının cezası olarak üç yıl hapis cezası istemiştim. Işıl bunun fazla olduğunu düşünmüştü ama bu iyi niyetli kadını tabii ki susturmuş, kendine gelmesi gerektiğini hatırlatan sert bir konuşma yapmak zorunda kalmıştım. "Karar!" Hep birlikte ayağa kalkıp hâkime döndük. Ferhat itinin suçlarını ve kanunen aykırı geldiği yasaları tek tek sayan hâkim, sonunda çiftin boşanmasına karar kılmış ve taciz nedeniyle üç yıl hapis cezası vermişti. Hapis tatmin etmişti ama bizi en çok cezbeden şirketin yüzde sekseninin Işıl Hanım'a verilmesiydi. Mükemmel bir intikam, mükemmel! "Çok teşekkür ederim Mina Hanım, siz olmasaydınız bunu başaramazdım." Işıl Hanım elimi kopartmak istercesine sıktığı yetmezmiş gibi kollarını da bedenime dolamıştı. Şimdi hem ağlıyor hem teşekkür ediyordu. "Bunu hak etmedim! Duydunuz mu, haksızlık bu? Ben hiçbir şey yapmadım!" Bağıra çağıra mahkeme salonundan kelepçe eşliğinde çıkartılan Ferhat iti bize öfke ve tükürük saçarak bakarken kollarını tutan askerler sayesinde üzerimize yürüyememişti. Gören de kanıtsız içeri tıkıldı zanneder, biz havadan attık çünkü taciz itiraflarını. Şeref yoksunu köpek! "Yener!" dedim müvekkilinin peşinden gitmeye hazırlanan Yener uzaklaşmadan. Durup istemeye istemeye arkasını döndüğünde çantamdan çıkarttığım rujumu hızla kucağına fırlattım. Kafasına çarpacağı esnada refleksle havada kaptı ve ne olduğunu anlamak için avcunu açtı. "Bir daha ki sefere kazanmana yardımcı olur belki, senin olsun." Parmaklarımı dudaklarıma götürüp sinir bozucu bir şekilde öpücük attım ve kıpırtılı bir el sallamayla Işıl Hanım'la birlikte çıkışa döndük. Onların daha çok işi vardı, biz iki bekâr kadın olarak dışarı özgürce çıkacaktık. *
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD