2. AŞK VE RİSKLER

2889 Words
06.01.2018 Mina Anayasaya bir kanun önerisi sunacak olsam, ilk görüşte aşkın şahıslar arasında oluşturduğu gergin elektrik seviyesinin cinayetle eş değer bir cezaya sahip olması gerektiğini beyan eden ciddi bir yasa önerisi koyardım ortaya. Tabii bunu gören bakanlar kurulu beni saniyesinde meslekten men ederdi ve hukuku böylesi saçma durumlarla meşgul ettiğimi gören babamın kanunen hakkı olmadığını bilmesine rağmen beni evlatlıktan reddetmesine sebep olurdu. Kötü fikir değilmiş, ciddi ciddi düşün sen bunu. Bakın, dışarıdan saçma görünen bir yasa tasarısı ne kadar işe yararmış. Yasalar toplum düzeni için varsa ve toplumu en çok etkileyen faktörlerden biri aşksa neden bu iki olguyu birbirine bağlayan ve halkı refaha erdirecek bir yasa yok? İlk görüşte aşk, birçok aşk hikâyesinin temelinde yatan; taraflar arasında oluşan garip elektrik akımıyla işi esrarengiz bir boyuta taşıyan milyonda bir insanın başına gelebilecek nadir bir âşık olma stiliydi. Genel dünya düzeninde insanların aniden âşık olduğu savunulsa da bence insan karşısındaki kişiyi tanımaya başladıkça âşık olurdu. Çarpılmaktan daha sağlıklı bir yöntem olduğu kesindi ama pek romantik değildi. İnsanların romantik olmak için düştüğü durumları gerçekten anlamlandıramıyordum. Okulda çarpıştığım çocuk yüzünden zar zor taşıdığım kitaplarım yeri boylasa ya da kahvem üzerime dökülse o kadar sinirlenirim ki büyük ihtimalle çarpıştığım kişi artık yaşamıyor olur. Yanlış anlaşılmasın, bende güzel sözleri, ince davranışları ve hoş karşılaşmaları severim o kadar da odun değiliz şükür fakat ben yerine göre yapılması gerektiğini savunuyorum. Eğer romantik bir an yaşayacaksam mümkünse bu çarpışarak ya da çarpılarak olmasın. Âşık olayım derken neden yanayım? Aşk başlı başına bir yanma hali değil midir zaten Mina? O kadarına hâkim değilim ama eğer gerçekten öyleyse benden uzak olsun! Aşk acı dışında bütün duyguları yaşatmalıdır, bu savımı sonuna kadar savunabilirim. Eğer işin içine acı giriyorsa durum eziyet çektiren sorunlu bir ilişkiye everiliyordur ve tarafların hızla ayrılıp birbirinden uzaklaşması kesin kararımdır. Görüyor musunuz? Aynı anda hem avukatlık yaptım hem hâkimlik. Üstün zekâmla yine mahkemeleri kırıp geçiriyoruz. "Bu davayı sana devrediyorum Mina." Adliye koridorunda adımlarına yetişmek için gösterdiğim çaba, Gökhan Bey'in ağzından çıkanlar ile topuklu ayakkabılarımın zeminde kaymasına sebep olurken düşüp kafamı gözümü yarmamak için adımlarımı durdurmak zorunda kalmıştım. Doğru mu duydum Allah'ım? Yoksa hala mahkeme salonundaki kırmızı koltuklarda mıyım? Cevap vermediğimi fark edince yanında olup olmadığımı anlamak için sağına baktı ama beni göremedi çünkü ben on adım arkasında kalmıştım. Neden erkekler kalem etek giyinmiş, topuklu ayakkabılı kadınların yanında her zamankinden daha hızlı yürüyor? Biri bunu bana açıklasın yoksa topuğumu Gökhan Bey'in kafasına geçirmem an meselesi. Konumuz bu mu? Odaklan, adam dava diyor! Zorbey Hukuk Firmasına gireli neredeyse iki sene olacaktı ve Gökhan Bey adliye koridorunda ünlü parfüm markasının davasını tek başıma devralacağımı söylüyordu. Umarım yalan konuşup benimle oynamıyordur yoksa elimde tuttuğum yeni sezon Beymen evrak çantamı kafasına geçirmem an meselesi. "Ne yapıyorsun orada? Gelsene." Söylediğini yapıp ayaklarıma komutu verdim ve heyecanlı adımlarımla yanındaki yerime geri döndüm. Cüppesini koluna asmış, diğer eliyle evrak çantasını taşıyordu. Siyah takım elbisesi şıktı ama kravatı için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Fosforlu mor mu kaldı Allah aşkına? "Tek başıma mı?" "Evet, tek başına dava devralacak kadar piştin. Bu davada ilgini çekti anladığım kadarıyla çünkü duruşma boyunca not aldın. Tek başına halledebileceğine inanıyorum." Sanırım ona not defterinde kendi kendine sos oynadığını söylemen hakkındaki düşüncelerini yüz seksen derece değiştirir Mina. Sen en iyisi sus. Başımı 'evet' dercesine aşağı yukarı salladım. Duruşmayı izlememiş olsam bile genel hatlarına hâkimdim. Bütün hikâye bahsettiğim ilk görüşte aşk zırvalığından çıkmıştı. Çiftimiz yıllar önce ilk görüşte âşık oluyor ve evleniyor. Yıllarca çalışıp para biriktirdikten sonra yüzde elli payla bir parfüm markası kuruyorlar ve zamanla beklenmedik bir yükselişe geçiyorlar. Küçük markaları artık Zorbey Hukuk'un ilgilenebileceği kadar yüksek bir noktaya çıktığında ise aralarında sen daha az emek verdin, ben daha fazla emek verdim kavgası çıkıyor ve boşanıyorlar. Ancak boşanma avukatları malları ortadan ikiye ayırırken formülleri ortak patent olmasını umursamadan Kutay'a bırakıyor. Bu noktada işler karışmaya başlıyor çünkü parfümün formülünde cilde zararlı maddelere rastlanıyor ve ürünü kullanan insanlar şikâyet etmeye hatta işe boyut atlatıp dava açmaya başlıyorlar ve bütün suç işini bilmeyen bir avukat yüzünden Kutay'a kalıyor. Kutay Bey'in anlatımına göre bütün formülleri yarı yarıya paylaşımda sorun olmasın diye ortak patentle almışlar, böylece olası paylaşım durumlarında eşit dağıtım sağlanabilecekmiş. Evet, nasıl sağlandığını gördük. Şimdi Selen denen kadın formüllerin oluşumunda yardımı olmadığını, eski eşinin tek başına bulduğunu söylüyor ve suçu Kutay'a atıp onun cezalandırılmasına göz yumuyor. Anlayacağınız kadın eski eşini hiç acımadan gözden çıkardı. Gördüğünüz gibi ilk görüşte aşkın insanın başına ne dertler açacağını bilemiyoruz. İlk görüşte bela getirmese bile on yıl sonra hapse gönderebiliyor. "Çok teşekkür ederim, yüzünüzü öne eğmeyeceğim. Davayı kazanacağımdan şüpheniz olmasın." Özgüvenim gözlerinizi yaşarttıysa ipek mendilimi kullanabilirsiniz. "Şüphem yok, sen halledersin. Buradan eve geçebilirsin, bugün adliyede çok koşturdun yarın holdingde görüşürüz." Keşke eve geçebileceğimi bana önceden haber verseydi de direkt arabamla gelseydim! Şimdi arabam şirketin otoparkındaydı ve ben taksiye binmek zorundaydım. Taksiye kadar benimle birlikte yürüdü ve sonra arabasına binerek holdingin yolunu buldu. Hafiften dışlandığımı ve çocuk muamelesi gördüğümü düşünsem de bedenim yorgunluk sinyalleri vermeye başlayınca boş verdim. Evime gidip sıcak su dolu küvete uzanarak Müge Anlı izlemek için her şeyimi verebilirdim. Küçük sarı araba ile birkaç dakika bakıştıktan sonra istemeye istemeye kapıyı açıp arka koltuğa yerleştim. Kasılmış boynumu eğip bükerek gevşemeye çalışıyordum ama trafik yüzünden bir santim ilerleyememek sinirlerimi daha beter bozuyor bu da daha çok kasılmama sebep oluyordu. Sıkıntım had safhadaydı, hiperaktif benliğim dizlerime vurduğum parmaklarımla hafiften kendini belli etmeye başlamıştı, daha fazla dayanamamış olacaklar ki bana sormadan çantamdan cüzdanımı çıkardılar ve taksiciye parayı uzatıp yolun ortasında olduğumu umursamadan arabadan inmemi sağladılar. Teşekkür ederim parmaklarım. Topuklarımı tıkırdatarak seke seke kaldırıma çıktığımda ciğerlerime çektiğim temiz hava sayesinde biraz olsun rahatlamıştım. En azından hareket ediyordum ve gerekirse eve yürüyerek giderdim. Yürümek güzeldi, hatta yeri geldiğinde koşmak daha güzeldi. Ayaklarımı aktif kullanmadığım zaman istemsizce gereksiz olduklarını düşünüyorum. Bazen gün içinde masanın başından hiç kalkmadığım oluyor, mesela o vakitlerde uzun uzun ayaklarıma bakıp parmaklarımı ve eklem yerlerinden bağlanışlarını inceliyorum. Hatta ayağa kalkıp yürümeyi denediğim de oluyor da boş verin şimdi, konumuz ayaklarım mı? Bıraksak on yıl konuşursun ayakların hakkında, kendi kendini frenlemene bayılıyorum Mina. Vitrinlere baka baka ilerliyordum ve her gördüğüm parçayı almamak için kendimle ciddi bir savaş veriyordum. Alışverişkolik olmak dünyanın en önemli sorunlarındandı, cebe zarar olması bir yana borç batağına sürüklüyor ve eşya karmaşası oluşturuyordu. Bugün alışveriş yapmak yoktu, hiçbir şey almadan sadece bakarak eve gidecektim. Yürüyor olmam bir şeyler satın alacağım anlamına gelmiyordu, sakince bakına bakına eve gidecektim ve cebimde eksilme olmayacaktı. Gözlerim yol üstündeki büyük kitapçıya çarptığında kapitalist sistemin kölesi olup markalaşarak kitap fiyatlarını ederinden fazlasına çıkartan kurumsal kitabevlerine olan düşmanlığım kendini hatırlatmış ama kitap alma bağımlılığımı da nüksettirmişti. Almam gereken Mülkiyet Hukuku kitabını da nedense şimdi hatırlamıştım. Eh, biraz mağaza dolaşmaktan zarar gelmezdi, Müge Anlı bekleyebilirdi. Adımlarımı durdurdum ve insanlara çarpmamak için kenara çekilip telefonumu çantamdan çıkarttım. Arama butonuna yazıp en yakın kitapçıyı buldum, ara sokakta kalıyordu ama sıkıntı değildi hemen yan sokağa sapıp okun gösterdiği yöne doğru yürümeye devam ettim. Ben yürüdükçe rüzgâr artıyordu ve sokaklar ıssızlaşıyordu. Kalabalık caddeler yerine buraya kurulmasını anlamak zor değildi; kitaplar sakinlik isterdi, gürültüye lüzum yoktu. Son dönemeci döndüğümde topuklarım sızlıyor, ayaklarım hakiki deri topuklu ayakkabılarımı çıkarmam için yalvarıyordu. Kusura bakma canım, bu saate kadar dayandım bu saatten sonra çıkartırsam bir daha giyinemem ve buradan çıplak ayak dönecek halim yok! Nihayet navigasyonum 'tebrikler buldunuz' yazısını ekranda döndürdüğünde başımı kaldırıp önümdeki kırmızı tabelaya bakabildim. Koskocaman harflerle Hemdert yazan küçük dükkân dışarıdan bir kitapçı olamayacak kadar küçük görünüyordu. Yine de yeşile boyalı cam kapıyı ittirip içeri girdim ve kapının arkamdan kapanmasına izin verdim. Sıcak hava kitapların kokusuyla ruhumu kucaklarken yazın sıcağında serin denize girmiş ve dalgalarla dans edermişçesine mutluydum. Gözlerim kitapçının sıralı raflarını ve ortama hâkim olan kahverengi tonların oluşturduğu loşluğu incelerken önce adım sesleri duydum ardından tok bir ses: "Hoş geldiniz," dedi. Sesin geldiği tarafa döndüğümde bir yüz görmeyi beklesem de karşılaştığım şey kocaman bir kitap yığınıydı. Tok sesin sahibi boyunu aşan kitapların ardında saklanıyordu ve önünü göremediği için hareket etmeye çekiniyor olacak ki olduğu yerden kıpırdamamış, yığını bırakmaya da yeltenmemişti. Kitapların üzerime düşmesi ve beni bayıltması olasıydı, buna rağmen öylece beklemek de insanlığa sığmazdı. Geçen gün marketten dönerken kadının elindeki poşetleri taşımayı tercih etmek zorunda kalmamak için yolunu değiştiren sen değil misin? Ne alakası var canım? Anahtarımı düşürdüğümü zannettiğim için geri dönmüştüm. Düşürmemiştin, cebindeydi. Tamam kes! "Hoş buldum... Yardımcı olmamı ister misiniz?" Bu soruyu onun yerine benim sormam garipti. Kesinlikle garipti. İnsanların işine burnumu sokmamayı ne zaman öğrenecektim ben? Adamın 'gerek yok' demesine kalmadan birkaç adımla yanına yaklaştım ve parmak ucumda yükselip en üstte duran kitapları kucağıma aldım. İkinci el kitapların eski ve kullanılmış kokusu ciğerlerime dolmuş, toz burnumu kaşındırmıştı. Kırmızı ve mavi ciltli klasikler kim bilir kimin kütüphanesindeki yerini bırakıp da buralara kadar sürüklenmişti... Elime aldığım kitap yığınıyla ayakkabılarımda iz çıkmadan topuklarımı yere bastım ve kolumu indirip yığını daha rahat bir şekilde kavradım. Bir adım geri çekilip kitaplardaki gözlerimi kaldırdığımda adamın kitapların arkasında kalan yüzü açığa çıkmış, bir çift kara göz gözlerime çarpmıştı. Al işte! Siyahın en koyu tonuna gidip gelen göz bebekleri benim tonu belirsiz mavi mi yeşil mi olduğunu çözemediğim gözlerime çarpmış ve sayamadığım saniyeler boyunca orada asılı kalmıştı. Neden nefes alamıyorum? Kitapları aldın Mina, geri çekilsene. Geri çekilmem gerekiyor ama adımlarım tutuldu. Sanki taze dökülmüş çimentoyla dolu bir çukura yanlışlıkla adım atmışım ve farkına bile varamadan hem dibe batar hem de adım atamaz olmuşum. Gözlerini kırp bari geri zekâlı! Hayır, hayır! Tüm gün ilk görüşte aşka laf attım şimdi bir çift göz kalbimi bu denli hızlı attıramaz. Haksızlık ama bu! İnsan kendine verdiği sözleri tutamayacaksa neden yaşar ki? İndir şu kitapları başıma da nefes almayı bırakayım, dünya bir aptal âşık daha kaldıramaz! Aşk demesek hemen, belki başka bir şeydir. Belki ölüyorsundur, kalp krizi geçiriyor da olabilirsin. Olamaz mı, pek tabii olabilir Mina. Her göz göze geldiğin adama âşık olacak değilsin ya! Hem aşk ilk bakışta olmaz, önce tanıman lazım. Hı hı, aynen. Konumuz neydi? Kara gözleri sık kirpiklerinin dalgalanışıyla daldığım çimento çukurundan çıkmamı sağlamıştı. "Teşekkür ederim," dedi nihayetinde kendine gelmiş gibi irkilerek. "Şuraya bırakabilirsiniz." Sakallı çenesiyle arkamda kalan boş rafı gösterdi ve benimle birlikte oraya yürüdü. Topuk seslerim eşliğinde kitapları rafa bıraktığımızda ellerimiz boş kalmıştı. Kısa bir an nereye koyacağımı düşündükten sonra ne kadar garip göründüğümü fark etmeden parmaklarımı şaklattım ve saliseler içinde karnımda bağladım. Dans etmeye başlamadan durdurabilmem mucizeydi! Gözleri belli belirsiz karnımda bağladığım kollarıma inse de etkileyici yüzü ne düşündüğünü belli etmeyecek şekilde gevşedi ve yüreğimin bir Sinek Kuşunun kanat çırpışına eş bir hızla atmasına sebep oldu. "Tekrar teşekkür ederim ve hoş geldiniz." "Hoş buldum," dedim belli belirsiz bir gülümseme eşliğinde. Özellikle aradığım bir kitap olup olmadığını sorduğunda buraya geliş amacımı ancak hatırlamıştım. "Hukuk kitabı satıyor musunuz?" Aradığım kitabı sormadan önce bunu öğrenmem gerekiyordu çünkü her kitapçı geniş hukuk arşivine sahip değildi. Gözleri birkaç saniye yüzümde dolandı, bunu yaparken kalbimde başlayan fırtınayı görmemesi benim için kesinlikle bir lütuftu. Neyse ki ben stresten oynamaya başlamadan önce başını salladı ve eliyle arka tarafı gösterdi. "Aradığınız özel bir kitap var mı yoksa genel mi bakıyorsunuz?" "Mülkiyet Hukuku, yeni çıktı ama hazır gelmişken diğer kitaplara da bakarım herhalde." Bakarım canım, neden bakmayayım? Gerekirse tüm gece burada kalır sabahlarım, bütün kitapları incelerim, okurum, ezberlerim. Olaya bakar mısın? Büyük lokma ye büyük laf konuşma diye boşuna söylememişler. Atalarımızın her zaman haklı olduğunu düşünmüşümdür zaten. Öğüt içerikli sözleri her zaman olaylara nokta atışı yapar. Mükemmel, çok mükemmel. Kim? Kim olacak canım, atalarımız. Uzun ve heybetli bedeninin arkasında neredeyse kaybolarak onu takip ettiğimde beni peş peşe sıralanmış kitaplıklardan oluşan koridora kadar getirdi ve dağınık rafları görebilmem için hafifçe yana kaydı. "Burası hukuk bölümü, kitaplar yeni geldiği için şu an dağınık haldeler. Yeni gelen kitaplar en son kitaplıkta, en üst rafta eğer uzanamazsanız sizin için merdiven getirebilirim." Başımı kaldırıp raflara baktım, topuklu giyiniyor olsam da boyum normal Türk kadını standartlarındaydı, yani gerek olabilirdi. Koridora bir adım attığımda adamda yardımcı olabilmek adına peşimden geliyordu. Gözlerimi kitaplara çevirmeye çalıştığım her anda istemsizce ona kayıyordu. Beni burada yalnız bırakmaya niyeti yok gibiydi, tamam kitaplar karışık haldeydi ve müşterisini memnun etmek istiyor olabilirdi ama bu ne akıl sağlığım ne de kalp sağlığım için yararlı bir eylem gibi görünmüyordu. "Kitapları incelemek isterseniz rafların arka tarafında oturma alanı var." Neredeyse kara gözleri bunu söyledikten sonra kocaman açılmış ardından hiçbir şey olmamış gibi normal boyutuna inmişti. Şimdi oturup neden böyle bir mimik sergilediğini düşünerek kafayı yiyecektim, bana bu yapılır mı? Adam seni tanımıyor ki osuruktan bile nem kaptığını, düşüncelerinle kendi kendini yiyip bitireceğini bilsin... "Teşekkür ederim," dedim üstün hizmetinden dolayı. Her gelene bu müthiş fırsatları sunuyorsa dükkânı tıka basa dolardı. Dağınıklığı hep aynıysa müşterilerin memnun oluşu zor olurdu çünkü bu şekilde kitap bulmak fazlasıyla zor olacaktı. İnsan azıcık çekidüzen verir şu raflara, bunu da ben mi söyleyeyim? Aynen, ofisindeki masan son altı aydır aynı şekilde bekliyor, gelmiş adamın raflarına lafa atıyorsun Mina. Yeni mi açmıştı acaba, neden bu kadar boş? Raflara bakılırsa eski ama açılmamış kitap kolilerine ve dağınıklığa bakılırsa yeni açmış. Bu kadar düşüneceğine sor Mina, kendini hırpalamana değmez. "Yeni mi burası?" "Yeni devraldım, benden önce de kitapçıymış ama sahibi taşınmak zorunda kalmış." Devralacak kadar zengindi yani? Yaşı kaçtı ki kitapçı satın alabilmiş ve işletmeye başlamıştı? Bu kadar parayı bulmak için kredi çekti desem bankalar öyle her önüne gelene borç vermiyor, babası kefil oldu desem babası olup olmadığından da emin değiliz. Yaşından da emin değiliz ki. Belki genç gösteriyor ama otuzlarında. Çalıştı biriktirdi burayı aldı. Gerçi ölü yatırım olmuş, bu kadar ara sokağa ancak biz geliriz. "Anladım... Biraz riskli bir yatırım olmuş, yeri çok arada ve insanlar artık alışverişi internetten yapıyorlar. Kitapçılar giderlerini de kitaplara kattıkları için kitap fiyatlarında indirim yapmazlar zaten çoğu kurumsallaşıp zam üstüne zam yapıyor." Bu gereksiz, ümit yıkıcı yorumum üzerine terslenip kovulmayı beklerken hiç tahmin etmediğim bir şey oldu ve kitapçıyı devralacak kadar zengin ama yatırımı nasıl yapacağını bilmeyen genç adam güldü. Gülüşü gözlerinin biraz daha kısılmasına neden olurken üstüne beyaz dişlerini önüme sermişti. Dudaklarından çıkan gülme sesinin vücudumda bıraktığı etki yüzünden bacaklarım neredeyse beni yarı yolda bırakıp yere yapıştıracaktı. Hiçbir şey demeden suratına bakmaya devam ederken duygularımı içime saklamaya çalışıyor, dans etmek için kuduran hücrelerimi dizginliyor ve kaçmamak için kendimle mücadele ediyordum. "Herkes internetten alışveriş yapsa da fark etmez nihayetinde hala kitapçılara gelenler var." "Evet," dedim dudaklarında asılı kalan gülümsemeyi dudaklarıma yansıtırken. "Kargo beklemeye sabrı olmayanlar." Asla, asla bekleyemem. Bir şey aldıysam, parasını verdiysem elimde olmalı, benimle eve gelmeli ve yerine yerleşmeliydi. Ürünün kargoya verilmesinden evime geldiği ana kadar kat ettiği her aşama benim akıl sağlığımı bozuyordu. Bekleyemiyorum kardeşim, devamlı bir sorun olacak mı diye düşünüp duruyorum ve neredeyse pencereden kargocu gözetliyorum. "Demek ki riskli yatırım değilmiş." Aman, ben onun iyiliğini düşünmüştüm de ondan öyle bir yorumda bulunmuştum yoksa bana ne riskinden? Kimse senden adamın iyiliğini düşünmeni istemedi ki Mina. Sen konuya kendin atladın. Hayır, istemiş olsa bile ne olacaktı? Sen öyle dedin diye adam kitapçısını mı kapatacak? "Risk her durumda vardır. Onca kitapçı arasından burayı seçmem ve ara sokağa sapıp tek başıma buraya kadar yürümem bir riskti mesela ama ben geldim. Size kitapları taşımada yardım etmem de bir riskti, kafama düşme ihtimalleri vardı ama ben yardım ettim. Şu an bunları anlatmam bile riskli belki ama ben anlatıyorum." Konuyu daha ne kadar detaylandırabilirsin diye otur istişare et istersen. "Risk aldığını bilerek hareket etmekle eylemi risk almadan gerçekleştirmek farklı durumlardır. Önünde bir uçurum olduğunu düşün, seni hangi tarafın kurtaracağını bilmiyorsun ve atabileceğin yalnızca bir adım var. Risk alıp öne adım atarsan büyük ihtimalle aşağı düşeceksin, geriye gidersen belki de kurtulacaksın. Diyelim ki risk almamak adına adımını geriye attın ve kurtulduğunu zannederken cehennemin içine düştün. O zaman bu yolu seçmeyi seçtiğin için suçlu sen olursun. Eğer risk aldığını düşünmeden boşluğa yürüseydin sonuçlar senden bağımsız olacaktı ve yoluna devam ederken 'keşke böyle yapmasaydım' diye düşünmeyecektin." "İyi de tüm bunlar ihtimallere bağlı. Risk almamak da risk almak değil midir?" Sanırım verdiği uzun örneğin beni ikna edeceğini düşünmüştü. Cevabım dudaklarının aralanmasına ve yalnızca hava kaçırmasına sebep olurken gözlerini kısarak yeniden gülümsedi. "İkna olması zor birisin sanırım." Size bize ne oldu, risk alıp uçtular herhalde? "İkna olmayan biriyim. Bir şeye inanmam için görmem, duymam ya da bizzat deneyimlemem gerekiyor. Zihnim ise irdelemeye programlanmış bir makine, en azından babam öyle söylüyor." Yeni tanıştığın adama tüm şecereni dök istersen Mina. Hatta kimlik numaranı ver o halletsin gerisini. Kimlikten bu bilgilere nasıl ulaşsın? Benim içimde yaşıyorsun bari azıcık hukuk bilgin olsun. "Avukat olduğunu tahmin ediyorum." Hukuk fakültesine kalem etek, ceket, topuklu ayakkabı üçlüsüyle gidecek kadar aklımı kaybetmemişsem ve zevkine Mülkiyet Hukuku kitabı almaya gelmemişsem avukat olduğumu anlamamak için gerçek bir geri zekâlı olması gerekiyordu. Neyse ki değilmiş, beynini kullanan erkekleri severim. İlk görüşte mi? Belki evet, belki hayır... "Doğru tahmin. Bu arada," dedim ve pür cesaretle rafın kenarına yaslanmış adama elimi uzattım. "Ben Mina, Mina Tokel." O kadar konuştuk isimlerimizi öğrenmeyelim mi? Uzattığım eli avcunun içine alırken gözleri gözlerime kitlenmişti. Ellerimizin ısısı birbirine karışıyor, dengeleniyordu. Kulaklarım adını duymak için sabırsızlanmaya başlamıştı ve zihnim tahminlerimizin tutup tutmayacağını merakla bekliyordu. Bu güne kadar gördüğüm, duyduğum, rastladığım bütün isimler yüzünün yanından süzülüp giderken: "Mirza," dedi birkaç asır sonra bir masalın kahramanı olduğunu açıklarcasına yoğun ve keskin ses tonuyla. "Mirza Acar." Bütün isimler silindi, yerini tahminlerin arasında bulunmayan yeni veri aldı. Kara gözleri, beyaz teni ve yüzünü kaplayan kirli sakalıyla; uzun boyu, geniş omuzları ve artık aynı ısıda olan büyük elleriyle... Karalar içindeki kıyafetleri ve ona tezatla gülümseyen dudaklarıyla... Mirza, dedi. Riskler. Attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde var olan riskler... Tıpkı bu kitapçıya gelmem ve onunla tanışmamın oluşturduğu riskler gibi bundan sonraki her anımızda sonucun sorumluluğunu almaya gücümüz yetmeyecekti. Bir isim, Mirza. Ruhunu ruhuma katmaya ant içmiş, kendi karanlığında benimle birlikte batacak kadar gözü kara Mirza. Bir soyadı, Acar. Karanlık dünyanın kapılarını huzurumuza açacak kadar güçlü ve bizi bilinmezlikle tanıştıracak kadar tehlikeli. "Memnun oldum Mirza." Tahmin edemeyeceğin kadar çok...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD