1. ÇAMUR VE ÖLÜM

1499 Words
06.01.2022 Kaybolmuş zamanın içerisinde, bir başınaydım. Sağım ve solum can yakan bir yalnızlıkla süslenmiş, bir kürek toprağın taze kokusu ölümün yaslı suretine bürünmüştü. Sağımda iki kadın, Füsun ve Sinem. Solumda ise dört adam, Semih, Levent, Doğan ve Fatih. İri cüsselerinin yanında neredeyse küçücük kalıyordum, hani hepsi yan dönse zamanın içinde nasıl kaybolmuşsam öyle kaybolurum. Bu teklifi onlara sunmak ve beni buradan yok etmelerini isteyebilirim ama buna yanaşmayacaklarına da eminim. Çok gerekliymişim gibi dünyadan gitmeme hiçbir şekilde izin vermiyorlar, vermeyecekler. Son toprak oluşmuş tümseğin üzerine bırakıldığında gözlerimi sıkıca kapattım ve tüm bunların gerçekliğini yaklaşık bir milyonuncu kez sorguladım. Sorguladım çünkü inanmak zaman geçtikçe zorlaşıyordu. Baban öldü. Yıllar önce ölen annem gibi öldü. Dün öldü ya da bugün. Bilmiyorum. Tıpkı Albert Camus'un Yabancı kitabının ana karakteri gibi bende bilmiyorum, emin değilim. Şu an onun mezarının önündesin. Evet, benim babam öldü. Karısının mezarının yanına yerleştirildi. Dokuz yıl, beş ay, yirmi dört gün önce kaybolan annenin aksine belirsiz bir zamanın içerisinde öldü. Dün mü öldü? Bugün mü öldü? Nasıl öldü? Bana bu haberi kim verdi? Başımı çevirip dağılan kalabalıktan geriye kalanlara baktım. Sinem de benimle birlikte almıştı haberi, Füsun bu sabah gelmişti yanıma. Levent günlerdir sırtımı sıvazlıyordu ve her an kalkıp gitmemi beklercesine tetikte bekliyordu. Fatih ile Doğan... Gözleri hüzünle az önce kürek kürek toprak atarak kapattıkları mezardaydı. Doğan'ın kapıyı çaldığını, Sinem'in kapıyı açmaya gittiğini hatırladım. İri cüssesiyle salonuma girmiş ve karşıma oturup ela gözlerini gözlerime dikmişti. Duruşu dik, bakışları dalgındı. Dilinin ucundaki baklayı çıkartmak istiyor ama nasıl çıkartacağını bilmediğinden ağzını açıp kapatıyordu. Nihayetinde sessizliğini ben bozmuştum ve sinirle ona bağırmıştım. Bir terslik olduğu belliydi, beni kıvrandıracağına söyleseydi ya! Ben alışkındım dünyanın alt üst olmasına, cehennemin sıcağına, baharın kışa dönüşümüne. Ben alışkındım kayıplara, karanlığa, yalnızlığa. Ben alışkındım kötü haber almaya. Ben alışkındım... Annemin güzel yeşil gözlerini bir daha açmayacağını haber veren kişi babamdı. Karşıma oturmuş, duygudan yoksun ifadesiz bakışlarını gözlerime kenetleyerek dudaklarını zar zor aralamış ve kısacık bir cümle kurmuştu: "Anneni kaybettik Mina." Annemi nasıl olmuştu da kaybetmiştik? Annem küçük çocuk değildi, saatler önce yanımızdaydı; kaybolması mümkün değildi ama babama göre o kaybolmuştu, biz kaybetmiştik. Saçmaydı, çok saçma. Babam kaybolmamıştı, ölmüştü. Hatta ölmemiş, öldürülmüştü. Bakılan her açıdan şu an toprağın altında olması mantıklıydı. Birileri buna tanık olmuştu, onun nefes almadığını görmüştü ve öldüğüne karar vermişti. Annemin kayboluşuyla babamın ölümü nasıl oluyordu da yan yana duran iki mezarda bitiyordu? Görmek çözüm değildir, her zaman ikna etmez. Gözüyle görse bile inanamaz insan; bunu en iyi sen bilmiyor musun? Gözlerimi açtım. Mermerin üstünde siyah kalın harflerle 'Zeliha Tokel' yazıyordu. Altında ise annemin yaşadığı ömrün ne kadar olduğunu hesaplamanızı sağlayacak iki tarih yazıyordu. Başım yana eğilirken kaşlarımı çattım. Annem bu dünyada kırk üç yıl yaşamış sonra kaybolmuştu, yaşasaydı şu an elli iki yaşında olacaktı. Gözlerim taze toprağa saplanmış tahta parçasına kaydı, üzerine yeşil renkli tebeşirle aynı şekilde babamın yaşam yılı işlenmişti. Babam tam elli beş yıl yaşamıştı, eğer yaşasaydı hala elli beş yaşında olacaktı. "Mina." Fatih'in seslenişi mezarlara attığım bakışın kesilmesine neden olurken sıradan bir günün, sıradan bir vaktindeymişiz gibi ona döndüm ve başımı 'ne var' dercesine iki yana salladım. Şurada bir şey düşünüyoruz, neden bölüyor? "Gitmemiz gerekiyor, yağmur yağacak birazdan." Gözlerimi gri bulutlarla dolu beyaz gökyüzüne çevirdim. Haklıydı, yağmur yağacaktı. Hatta bulutların rengine bakılırsa meteoroloji genel müdürlüğü sel uyarısı bile verebilirdi. Belki vermiştir, cenazede olduğumuz için duymamış olmamız muhtemel. Sel olduğunda mezarlara ne oluyordu acaba? "Sel olursa, yani yağmur çok fazla yağarsa mezarlara ne olur?" Ağzı cevap vermek için aralansa da bunun refleks olduğu, verecek cevap bulamadığı için gerisingeri kapatmasından belliydi. Fark etmeseydi ne cevap verecekti acaba? "Gidelim mi?" Semih araya girerek sorumu cevaplamayacaklarını belirtirken kaşlarım daha çok çatıldı. Biz gidersek ve yağmur yağarsa babamın yeni ölmüş bedeni topraktan dışarı çıkmaz mıydı? Toprak soğuk olur, suyu da çeker. O zaman bedeni üşümez, kirlenmez miydi? "Bence biz gidelim," dedi Sinem Semih'in kolunu tutup gözleriyle arabaları göstererek. "Mina sonra gelir yanımıza." Semih ve Doğan aynı anda karşı çıkacaktı ki vazgeçip kabullendiler. Bugün söyleyeceklerinin ağızlarına tıkılması günü falan olmalıydı. Çok kötü bir histir, nefret ederim lafımın ağzıma tıkılmasından. Susmam gerekiyorsa söyleyeceklerimi söyledikten sonra susmalıydım ki içimde kalmasın. Hepsi giderken Levent kalmıştı. Eli usulca omzuma kondu, kıpırtısız bir şekilde ayakta dikilen bedenimi kendine doğru hafifçe çekip başımın üzerine küçük bir öpücük kondurdu. "Kendini tutma, kaçma, korkma." Bundan sonraki hayat mottom boymuş gibi sloganlarımı sıraladıktan sonra yalnız kalmamın bana en iyi gelecek seçenek olduğunu bildiği için diğerlerinin peşinden gitti. Altısı birlikte geride bekleyen siyah minibüse doğru yürümeye başladığında ne zaman dağıldığını anlamadığım kalabalığın ötesinde yalnız kalmıştım. Mezarlıkta bir başıma olmak korkutucu olmalıydı ama ben korkmuyordum. Esen rüzgâr başıma örttükleri siyah şifon örtüyü saçlarımdan aşağı döküp omuzlarımda bırakırken topuklu ayakkabılarımla toprağa batıp çıkarak ama hiçbir şekilde ses çıkartamadan mezarların ortasındaki boşluğa geçtim ve küçükken, annem hala yaşarken yaptığım gibi tam ortalarına oturdum. Kırdığım dizime yasladığım dirseğimden güç alıp elimi yüzüme dayadığımda derin bir sessizlik içinde onları seyretmeye başlamıştım. Annemin toprağında rengârenk çiçekler ekiliyken babamın toprağı taze ve boştu. "Olurda bir gün ölürsem, mezarıma renkli çiçekler ek. Senden geldiğini bilmek beni ziyadesiyle mutlu eder." "Ağzından yel alsın Taner, o ne biçim söz öyle!" "Söz ver Zeliha, beni orada yalnız bırakma çiçeklerin ellerin olsun ve beni sımsıkı sarsın." "Söz... Seni orada yalnız bırakmayacağım." Babamın vasiyeti gerçekleşememişti. Annem ondan önce kaybolmuştu ve onu yalnız bırakmak istemezcesine mezarına renkli çiçekler eken babam olmuştu. Her halükarda şu an ikisi de yalnız değildi. Kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Gün müydü kararan yoksa bulutlar mı? Yağmur başlamıştı, sırılsıklamdım ama üşümüyordum. Yerdeki toprak birikintisiyle oynamış ellerim çamur olmuş, siyah kıyafetlerim de aynı çamura maruz kalmıştı. Artık siyah değil kahverengiydi, yasta sayılmıyor muyum şimdi? Panikle üzerimi temizlemeye çalışsam da kirli ellerim kıyafetlerimi daha çok kirletmek dışında bir işe yaramamıştı. Panik olmuştum, ya üzülmediğimi düşünürlerse? Siyah ölümün rengiydi, babası ölmüş bir kız mutlu olamazdı. Ben ağlamamıştım da, ağlamalı mıydım? Üzgündüm, çok üzgündüm ama ağlayamıyordum. Boğazımda düğümler vardı ama ağlayamıyordum. Panikle oturduğum yerden kalktım, daha fazla çamur olmamam gerekiyordu. Bardaktan boşalırcasına üzerime dökülen yağmur yüzünden önümü göremezken ne tarafa gideceğimi bulmaya çalışıyor, bulamıyordum. Üzgündüm, ağlayamıyordum, babam ölmüştü ve siyah kıyafetlerim artık siyah değildi. Hangi akılla beni burada yalnız bırakmışlardı? Ya çamur yüzünden kayıp yere düşersem ve mezarlıkta ölürsem? Hızlandırılmış bir defin programı olurdu. "Üşüyeceksin." Yağmurun yüksek sesine karışan ikinci ses kalbimin gümbürtüsünü arttırırken arkamı döndüm. Büyük siyah bir şemsiyeyi başımın üzerine doğru tutan adamın boyu o kadar uzundu ki başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. Kısa siyah saçları alnına doğru dökülürken çekik kara gözleri üzerine yağan yağmur yüzünden mümkünmüş gibi biraz daha kısılmıştı. Balbo sakalı köşeli çenesini sarmış, esrarengiz bir şekilde yakışmıştı da. Gözlerim bütün duygulardan soyutlanmış bir halde yüzüne bomboş bakmaya devam ederken kalbim hadsiz bir şekilde hızlanmış, zihnim geçmişe ait çeşitli oyunlarını döndürmeye başlamıştı. Bu... Bu ne cüret? "Mina," derken gözleri karşı koymamam ve çekip gitmemem için adeta yalvarıyordu. Dört yıl önce o nasıl çekip gittiyse ben de öyle çekip gitmeli ve onu burada yapayalnız bırakmalıydım ama gidemiyordum. Ayaklarım buna yeltenmem için çırpınıyor, elim kolum bağlı halde şemsiyesinin sağladığı kuruluğa sığınıyordum. Yine ondan kaçarken ona sığınıyorsun Mina, bu hep böyle oluyor. Öfke, nefret, kin, gurur... Baskın olan duygularımdı lakin içimde bir yerlerde gizlenen ve sinsice başını kaldırmaya cüret eden o his gafil avlanışımızı fırsat bilmiş ve dışarı çıkmaya yeltenmişti. Babamın mezarına gelmeye nasıl cüret edebilmişti? Bu hakkı nereden bulmuştu da şimdi arsızca bana 'gitme' der gibi bakıyor; adımı yalvarırcasına dudaklarından dökebiliyordu? "Ne işin var burada?" "Senin için geldim." "Nasıl," dedim zar zor bulabildiğim harfleri çıkartmayı başardığımda. "Nasıl gelebildin buraya?" "Sana anlatmam gereken bir sürü şey var." "Burada olmaman gerek, sen yoksun gittin." Hayal görüyordum. Kuvvetle muhtemel bir rüyaydı bu ve ben birazdan uyanacak, gerçek olmadığını anlayarak hayatıma devam edecektim. Kim bilir, belki babam bile ölmemişti de ben saçma hayal dünyamla böylesine korkunç bir senaryo yazmıştım. Delidir, ne yapsa yeridir... "Ne olur, biraz olsun hatırım varsa dinle beni. Dinlemek istemiyor musun? O zaman seni eve götürmeme izin ver." Gözlerindeki çaresizlik mideme bulantı olarak çöreklendiğinde boğulacağımı ya da direkt kusacağımı sansam da hiçbirini gerçekleştirmeye yeltenmemiştim. "Lütfen, hiç iyi görünmüyorsun." İyi görünmüyor muyum? Nasıl ya? Aksine ben bugün en güzel makyajlarımdan birini yapmış, en sevdiğim kıyafetlerimi giyinmiştim. Şimdi kahverengi olduklarına bakmayın normalde siyahlar. "Sana ne?" Yüksek sesim mezarlıktaki bütün ölüleri uyandıracak kadar yüksekti ama kimse yerinden kalkmamıştı. Keşke kalkıp karşımda duran yanlışın üzerine musallat olsalardı, keşke! "Sana ne benim iyi görünüp görünmememden, kimsin sen?" Kimsin sen? Neden onca zaman varken şimdi çıkıyorsun karşıma? Neden ömrümün en karanlık gününde bütün karanlığınla karşıma çıkıp beni yerin dibine gönderiyorsun? Bir kere kırdın yetmedi, parçalara ayırmak için mi geldin? Bana bunu neden yapıyorsun, benim babam öldü bana bunu neden yapıyorsun? Babam öldü. Benim babam öldü. Babam öldü ve Mirza geldi. Mirza geri döndü. Gözlerimin önündeki yüzü, zihnime çekilen siyah perdenin ardında kalırken bedenim ipleri kesilmiş bir kukla gibi yere yığıldı. Saniyeler kulağıma dolan uğultular eşliğinde geçerken boğuk sesler arada bir netleşiyordu. Yalnızca adımı duyuyordum. Defalarca kez aynı sesten zikrediliyordu. Vücudum havalandı, ayaklarım şimdi yerden kesilmişti. Havayı kucaklayarak süzülürken arada ıslanıyordum. Son birkaç günde yaşadıklarım zihnimi esir alırken açmayı devamlı reddettiğim çelik kasanın şifresi kendiliğinden kırılmış ve içinde ne var ne yoksa dışarı hücum etmişti. Dört yıl önce, bugünün aksine oldukça güneşli olan bir güne sıyrılırken artık belirsiz zamanın içinde yapayalnız değildim...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD