TANITIM🌺
Urfa’da güneş, o sabah sadece toprakları değil, bir genç kızın kaderini de yakmak için doğmuştu. Töre hükmünü vermiş, kalem çoktan kırılmıştı: Bir cana karşılık, bir kadın... Bir günaha karşılık, ömürlük bir esaret.
Sahra Şahsuvar, abisinin işlediği o geri dönülemez suçun kefareti olarak seçildiğinde, dünyası başına yıkılmıştı. Abisi, Karadağ aşiretinin onurunu, Hazar’ın ciğerparesi olan kız kardeşini kaçırarak çiğnemişti. Şimdi ise bedel ödeme sırası Sahra’daydı. O, bu görkemli konağa bir gelin olarak değil, bir "diyet" olarak girmişti.
Oda, Urfa’nın bin yıllık soğuk taşlarından daha sessiz; çarşaf, bir genç kızın son hayalleri kadar beyazdı. Sahra, en büyük darbeyi sevdiği adamın sessizliğinden alırken; celladı sandığı adamın öfkesine kurban gidiyordu. Hazar Karadağ, intikam hırsıyla körleşmiş, merhameti kalbinin en karanlık köşelerine gömmüştü. Sahra’nın odayı dolduran "Yapma!" feryatlarını, abisine olan dinmek bilmeyen kiniyle susturdu. Onun gözünde Sahra, sadece düşmanının kanını taşıyan bir bedel ve zaten bir başkasına gönül düşürmüş "kirli" bir hevesti.
Acımasızca, öfkeyle ve nefretin körüklediği bir arzuyla dokundu ona... Hazar, her darbesinde intikam aldığını sanırken, Sahra’nın ruhundan kopan sessiz çığlıklar taş duvarlarda yankılanıyordu. Ta ki o leke, beyaz kumaşa bir mühür gibi düşene kadar...
Hazar, öfkeden kaskatı kesilmiş bedenini bir anda geri çektiğinde zaman durdu. Gözleri, bir günahın lekesini ararken, masumiyetin en kanlı ve en saf kanıtı olan o kırmızı izde asılı kaldı. O an, Urfa’nın tüm töreleri Hazar’ın üzerine yıkıldı. Az önce vahşice sahip olduğu kadının aslında dünyadaki en büyük masumiyeti sakladığını gördüğünde, sesi ilk kez bir fısıltı kadar bitik, bir enkaz kadar suçluluk doluydu:
"Sen... Sen bakiresin!"
Sahra, can havliyle bacaklarını kendine çekip hıçkırıklara boğulurken; Hazar Karadağ o an anladı: O sadece bir kızı cezalandırmamıştı. O, kendi vicdanına ebedi bir pranga vurmuş, Sahra'yı masumiyetiyle sonsuza dek kendine mühürlemişti.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne Hazar’ın içindeki o karanlık tutku dinecek ne de Sahra’nın her hücresine işleyen o derin nefret sönecekti. Bu yatak artık onlara hem bir cennet hem de bir cehennemdi. Sahra, Mirza’nın hayalinden koparılmış; Hazar’ın gerçeğine hapsedilmişti.
Bir intikamın bedeli, bir kadının masumiyeti olabilir miydi? Ya da en büyük aşklar, en kanlı nefretlerin küllerinden mi doğardı?
"Seni kirletmedim Sahra... Seni bu hayata ve kendime mühürledim. Artık gidecek bir yolun, dönecek bir evin yok. Sen artık benim günahımsın."