Yedi Bilge'nin İksir Gölü

4129 Words
-Yedi Bilge'nin İksir Gölü- İnanmayacağım şeyler söylemesi bile umrumda değildi. En azından benim dilsiz kara zihnimden iyiydi. Ona karşı çıkıp yalanlayabilirdim. “Ben daha? Kaç yaşındayım bilmiyorum.” Sayı veremesemde gençtim bedenim hâlâ iyi durumdaydı. Yaşlanmak için biraz daha sürem var gibiydi. Ellerimi öne doğru uzatıp onlara baktım. Parlak ve canlı renkteki elim ve tırnaklarım diriydi. “Yüzüncü yılını geçeli on beş yıl oluyor.” Bu sefer net bir şaşkınlıkla “Ne!” diye bağırıp yüzüne baktım. Benimle dalga geçiyordu fakat yüzünde kendinden emin bir duruş vardı. “Aynı gün doğduk. Benimle ve diğer krallarla aynı yaştasın. Biz yüzüncü yıldan sonrasını pek önemsemeyiz. Ama on beş yılı geçmiştir.” Ondan uzaklaşıp ellerimi başıma koyarak yeniden etrafta dolaştım. Bu sefer daha sert ve daha arıza bir şekilde kendimle konuştum. “Kesinlikle delirdim ve aklımı kaçırdım. Otuzunda bir adam bana yüz on beş yaşında olduğumuzu söylüyor.” Duru bakışlarının beni sakinleştirmesi için ona baktım. Sabrın ve şefkatin fazla bulunduğu tavrıyla beni dindirmeye çalıştı. “Yüz on beş değil. Burada Güneş sizin takviminize göre daha yavaş. Güneş, Dünya etrafında bir turu size bir gün. Güneş sizin bir günlük saat diliminiz sonrasında yeniden geliyor. Bir masal kitabında dünyanın süresinden böyle bahsedilmişti sanırım.” Ona baktım, sadece baktım. Bu sefer söylediklerini tartmak için düşünmedim. Bu hiç mantıklı değildi. Hiçbir sözü sahibinin tavrına göre kesin kabul edemezsin. Ciddiyet içinde bunu belirtti diye doğru söylüyor olamaz. Ona bakmayı kesmeden kendimle konuştum. İkna etmeye çabaladım. “Sakin ol! Sakin ol Alesya! Sadece bir rüya.” Aniden durgunluğunu bozup heyecan içinde “Adını hatırlıyor musun?” diye sordu. Adım... “Ne?” Bu sefer onun kendini tekrarlanmasını kullanarak vakit kazanmak istedim. Adım bu muydu, bilmiyordum. “Kendine sakin olmayı söylediğinde bir isim kullandın.” diyerek üsteledi. Ona cevap verdim. Kötü bir şey olacağı yoktu. “Alesya.” Gözleri parladı ve sevinçle “Bu senin ismin mi?” diye sordu. Onu bu kadar mutlu eden şey neydi bilmiyorum. İsmimi beğenmiş olması değildir herhalde. Kendimle olan şüphemi onunla paylaştım. “Emin değilim.” diyerek onu ve kendimi heveslendirmedim. “Anımsadığın tek şey ismin mi? Zihninde başka bir şey var mı?” diye sordu. Başka bir şey yok. Biri var. Zihnimde ama tam yeri orası değil gibi. Çünkü ona ulaşmak zor. Zihnimin boş karanlığından onu bulamıyordum. Hiçbir şeyi değil de onu gerçek olarak kabul edebilirim. Bendeki hissiyatı yoğun bir güven ve kelimeyle anlatamayacağım duyguların tesiriydi. O zihnimde değil aynadaydı. Her şeyi inkar eden beynim aynadaki yansımamın farklı bir kişi olduğuna içten kanaat getirmişti. Benim suskunluğumu anlayışla kamufle etti. Eli ile renginden vazgeçmiş sararan otların uzandığı vadiyi gösterdi. Özel bir dizaynla konulmuş gibi duran kayalar ufka keskin bir v harfi çizer gibi duruyordu. “Yürümemiz gerekli buradan sonrasında büyüyü ya da Kadeh Yılanını kullanamayız. Yol çok uzun bedenin güçsüz ve zayıf. Bölgeye girdiğimizde büyük ihtimalle baygın düşeceksin.” Kafamı iki yana salladım. Reddetmekten çok dilekte bulunmaktı. “Ben bir yere gitmek istemiyorum. Ben, ben evime gitmek istiyorum.” Bu sızlanma neden kaçtığımı bilmesemde, gitmek istediğim yerin evim olacağı fikri konusunda bana ışık veriyordu. “Evin nerede?” “Bilmiyorum ama elbet bir evim olmalı. Bulmalıyım.” Bir evim vardır herhalde. Ne olduysa birden reddeden zihnim unutturmuş olmalı. Kirpiklerini birbirine değdirip gözlerindeki tüm aşikar duygularla baktı. “Bulman için yaşaman gerekli. Yedi Bilgenin İksir Gölüne gitmeliyiz.” “Yine mi sihir saçmalığı!” Dirim bu tepkime inanmadı, abes karşılayarak güldü. “Hiçbir saray bu güne dek kendi kralına ihanet etmemişti. Bunu sihir yapan siz mi söylüyorsunuz? Sarayımı bana karşı kullandınız ayrıca Kral Dora bedeninize dokunamadı.” Yazardan Krallık toprağı krallarına ihanet etmezdi. Evreni sabit tutan nitekim bu noktalardan bir kaçıydı. Hiçbir kralı kendi ülkesinde yenemezdiniz. Bu gerçeği göz önünde bulunduran hiçbir aklı başından savaşa yanaşmazdı. Krallık toprakları hep aynı sınırda kalmaya mahkumdu. Ama içi öyle değildi. Eğer güçlü olmak istiyorlarsa topraklarından ve halklarından beslenmeliydi. Kralları götürüldükten, kraliçesi öldükten ve doğan iki kız bebek kaybolduktan sonra Elban toprakları ve halkı sahipsiz kalmıştı. Her ne kadar kendi güçleri ile ayakta durmaya çalışıp direnen halk inançlı olsada uzun yıllar yaşayamadı. Elban toprakları ve halkı yağma ve zülme uğradı. Adallar kendi ülkelerine yakın toprakları sahiplendi. Diğerleri ile savaşa girmeden el koyduğu toprağa hemen halkını yerleştirdi. Kral Dirim orada görkemli bir saraya yerleşip halkının adaptasyon sürecini hızlandırdı. Oliver-Olev kardeşlerin ise daha farklı amaçları olmuştu. Onlar sadece yağma istiyorlardı. Geride kalan ganimetleri toplamak ve halkı köleleştirmek niyetindeydiler. Toprağı krallığına katsa bile renginin karalmayacağını iyi biliyordu. Adal Krallığıda onlarla savaşmadı. Kendi bölgesini ve içindekileri korudu. Kimse Elban halkının yanında yer almadı. Anisa krallığını yöneten Tavi- Tambet kardeşler bile bunu yapmadı. Elban kraliyeti lanetlenmiş bir ölüden geride kalanlar gibiydi. Anca inançsızlar ve korkusuzlar onlara yaklaşabilmişti. Fakat şimdiyse Kral Dirim karşısındaki kızın toprak sahibi olduğuna inanıyordu. Onun basit bir insan olmadığı apaçık ortadaydı. Alesya saçlarını karıştırdı. Sanki derisinin üzerinde gezinen tırnakları hatırlamasına yarayacak bir sinir hücresine dokunabilirmiş gibi. Fakat önüne dökülen saçlarının renginin bozardığını gördü. Panik ve şaşkınlık içinde kıvrandı. “Delireceğim.” Onu yatıştırmak yine Kral Dirim’e düştü. “Göl size iyi gelecektir. Bana güvenin.” “Neden? Neden sana güveneyim? Tanımıyorum bile seni.” Kral Dirim hafifçe başını yana yasladı. Birileri ile uğraşmak ona göre değildi. Fakat bu kızın özel olması dayanmasını sağlıyordu. Yinede bir kral olarak büyüdüğü için kimsenin nazıyla oynamak konusunda iyi değildi. “Kabalığımı mazur görün lütfen ama... Zaten başka bir çareniz yok gibi görünüyor.” Olmalıydı... Aleysa yorgunlukla gözlerini ona dikti gittikçe ve hareket ettikçe tükeniyordu. Yenilmiş olmak istemedi. Ona sert yaptı. “Nereden biliyorsun?” “Ölüyorsunuz.” Bunu söylerken o kadar sakindi ki yüzündeki bakışlarına anlam vermemişti. Dudağına dökülen kanı hissedene kadar onu anlamamıştı. Alesya parmağını hemen burnunun altına koydu. Kanı soğuktu ve sessiz sakin burnundan akarken varlığını saklıyordu. Kral Dirim yardım teklifinde bulundu. “Sizi taşımamı ister misiniz? En azından yorulmazsanız biraz daha bilinci açık kalabilirsiniz.” Alesya şu an onu gördüğünden bile pek emin olmasa da bakışları ile kolunu gösterdi. “Şu yılan...” diyerek belirtti. Fakat daha sonrasında ne sorması gerektiğini ya da nasıl karşılaması gerektiğini bilmiyordu. Kral Dirim elini havaya kaldırdı ve yılanı daha net göstermek için kolunu düzeltti. “Kadeh Yılanı.” dedi onunla tanıştırmak uzaktı, belirtmesi biraz da uyarmasına denk geliyordu. “O kolunda mı duracak?” Bunu meraktan değil daha çok tedirginlikten ve çekingeden dolayı soruyordu. Ona anlayışla yaklaşan ve empati kurarak onu iyiye götürmek isteyen Kral Dirim kolunu indirdi. “İsterseniz gidebilir. Korkuyor musunuz? Çekinmenize gerek yok. Krallığın asil hayvanıdır. Krallara karşı gelmez.” Alesya yılana gözlerini dikerek baktı. Korkuyor olamazdı, eğer korkuyor olsaydı daha farklı tepkiler verir olurdu. O yılan neler hissettiğini bilmiyordu. Çekiniyordu ve kendini sakınırken onu incelemekten kendini alamıyordu. “Korkunç, ama bakışları... Tuhaf.” dedi. İçindeki bir türlü net bir şekilde açıklayamıyordu. Zihni kelimeleride saklıyor olabilirdi. Örten karanlık ona hiçbir şey vermiyordu, her şeyi saklıyordu. Kim olduğunu, nerede yaşadığını, nasıl olduğunu... Bunların hepsini ondan gizlerken dinginliği delirticiydi. Alesya hiçbir şeye anlam veremiyordu, buna kendi de dahil. Tuhaf şeylerin yaşandığı bir yerdi burası. Geldiği yer normal olmalıydı, buna şaşırmasının nedeni bu olurdu. Eğer burada yaşıyor olsaydı bunlar kayıp zihninin savunmasız bıraktığı hislerden anlaşılırdı. Kral Dirim kolunu tekrar kaldırıp yılanı seyretmekten çekindi, kızı korkutmak istemiyordu. Fakat başını eğip güzelliğini büyüleyici bulduğu yılanın gözlerine baktı. “Bizim gözlerimiz, Kraliçe Alesya. Kral Dora ve benim gözlerim. O ne görüyorsa ya da ne yapıyorsa bizim içindir.” Alesya aniden durdu, bu durgunluk sislerin içindeki zihninden gelmişti. Kaşlarını çatıp kirpiklerini birbirine bir kaç kez değdirdi. “Bunu anımsıyorum.” diye mırıldandı. Ama karşısındaki adamın hangi sözlerinde tanışıklık vardı aklına gelmedi. “Bir şeyler mi hatırladınız?” diyerek heyecana ve mutluluğa kavuşan Kral Dirim heves içindeydi. Ondan gelebilecek iyi haberler koca Sukha’nın beklediği sözcüklerdi. Fakat bütünlükten kopmuş bir parçayı bile kavrayamayan bir zihin vardı. Cevap anahtarı dedikleri koca bir kilitti. Alesya gerçekliği bilmezken doğrunun yönünü bulamıyordu. Emin değildi, sadece kalbinin buna bir tanıklığı olmuştu. “Hatırlamak değil. Sadece bir his. Sanki bunu biliyorum. Daha önceden tattığım bir duygu gibi.” Kendini açıklamaya çalışırken hissettiği tedirginlik onu sıcaklatmıştı. Kral Dirim’in kolundaki yılan hareketlendi, parmaklarının ucunda yere bir su gibi aktıktan sonra geriye döndü. Geldikleri yola doğru döndü ve saniyeler içinde cüssesi büyüyüp devasa şeklini aldıktan sonra havaya yükseldi. Alesya gözlerini kıpırdatmadan onu izledi. Bir yılanın nasıl uçabildiğini aklı almıyordu. Görünmez bir zeminin üstünde kıvrılarak gidiyordu. Aleysa ağzını kapatıp yutkundu, sonra Kral Dirim’e döndü. Hiçbir şey olmamışken daha doğrusu bir komut almadan nasıl gittiğini merak etti. Daha başka neler oluyor olabilirdi. “Ona neler oldu?” Kral Dirim derin bir nefes alıp yılanın gittiği tarafa doğru baktı. Meraklı kızın sorusunu cevapladı. “Kral Dora çağırıyor buraya gelecek olmalı. Onu beklesek iyi olur.” Kardeşinin buraya gelmesini pek hayıra yormuyordu. Umuyordu ki daha kötü şeyler olmamıştır. Diğer krallıktan haber gelmiş ve toplanıp onun sevmeyeceği bir karar almış olabilirdiler. Alesya’da onun gibi durup geleni beklerken hoşnut olmadığı her halinden belli oluyordu. Huysuzlanarak mırıldandı. “Onu sevmedim.” Kral Driim endişelerini unutup güldü. Keyfi yerine geldiği yüzünden belli oluyordu. “Buna sevindim.” dediğinde Alesya buna anlam veremedi, ikisi de birbirine karşı korumacı duruyorlardı. Şimdi diğerini sevmediğini söylediğinde o neden mutlu oluyordu. “Anlamadım.” diyerek şaşkınlığını belirtti. Kral Dirim tamamen ona doğru döndü. Kahverengi renginin geriye itilip sarı rengin kazandığı savaştaki gözlerini kızın yüzünden gezdirdi. Sert yüzündeki yumuşak gülüşle cevapladı. “Böylelikle benimle evleneceğiniz fikrine kapılmak beni sevindirdi. Dolunayda sizin yüzünüzü gören kişinin Kral Dora olmasından hoşlanmamıştım.” Alesya geriye çekildi, evlenme beklentisi olan adama karşı olan düşünceleri değişmeye başladı. İyi biri olduğu için yardım ettiğini düşünüyordu ama şimdi acaba beklentisi olabileceği aklına geldi. “Seninle neden evleneyim?” Bir nevi karşı çıktı. Onun kapıldığı fikri yok etmek istiyordu. Kral Dirim sabırlıydı, bunun onu korkutabileceğini unutmuştu. Açıklama yaparak onu yatıştırmaya çalıştı. “Laneti bozmak için, bir kralla evlenmeniz gerekli.” Alesya sinirlenmiyordu artık, aklı anlamamayı kabul etmişti. Her şeyi bilmek istiyor bunun için sürekli sorular soruyordu. Fakat bunlara yetmeyen aklı rüyadan uyanacağını düşünerek kendini yatıştırmaya meyil ediyordu. Bu sefer sıkılgan bir tavırla sordu. Ama cevaba inanmayacağı ifadesinden bile belli oluyordu. “Lanet?” diye tekrar ederek sorduktan sonra esnedi. Bedenine uykunun gevşekliği ve yumuşaklığı gelmişti. Kral Dirim kaşlarını çatıp “Neden uykunuz geldi?” diye sordu. Yorulmuş olabilirdi daha kötüsü ölüyor olabilirdi. Korku ve endişe ile ona yakınlaşıp bedenini inceleyerek telaşını belli etti. Alesya ise rahat bir şekilde “Masal dinlediğim içindir.” diyerek etrafa bakındı. Ayakta durması zorlaşmıştı, oturabilecek bir yer arıyordu. Her zerresi tüm yorumlarından ve gerçeği öğrenme çabasından dolayı yorgundu. Anlamak neden bu kadar zordu bilmiyordu ya da neden bir rüya bu kadar uzun sürer bunu bimek istiyordu. Kral Dirim düşüncelerini bir kenara bırakmadığı için kendine kızdı. Kendi istekleri ve hayalleri öyle kaplıyordu ki bazen kızın ne hissedebileceğini unutuyordu. Her şeyi geçip onun Diyar Perde’sinden geçmiş olduğunu düşünüp kıza daha naif davranmalıydı. “Çok yorulmuş olmanızda bir seçenek. Sanırım bir kaç gün daha yatsanız iyi olurdu.” Alesya onun cümlesindeki ayrıntıya takıldı. Bir kaç gün daha mı, daha önce bu kadar uyumuş muydu? Bilinci dışında bu yerde o kadar kalabildiğine şaşırdı. “Bir kaç gün mü?” Kral Dirim onun sözleri tekrar ederek sorular sormasına alışmıştı. Onun kendini iyi hissetmesi için her seferinde daha açıklayıcı olmak istiyordu. Birde onun kafasını çevirip tüm bunları ona sorması, hoşuna gidiyordu. Yakın olabileceklerini düşündürüyordu. “Evet sizin gününüzle ayları bulabilir tabii...” “Hiçbir şey anlamıyorum, başım çatlayacak gibi çok yorgunum.” Bir yardım çığlığı gibi gözükmeyecek kadar kızın başı dikti. Fakat gözlerindeki maviler her an dalgalanıp kendi çırpınışları ile konuşmaya hazırdı. Kral Dirim elini kaldırıp onun yüzüne dokunmak istedi fakat bunun onun üzerinde nasıl bir etkisi olabileceğini bilmiyordu. Korkutmak ve kendinden uzaklaştırmak istemiyordu. Temkinli ve düşünceli adımlar atmalı aralarından bir ilişki kurulmasına yardımcı olan incelikleri göstermeliydi. “Kral Dora gelene kadar uyuyun, zaten hızlıca gelecektir. Ayrıca sizi yatıştırmama izin verin.” Avucunu yukarı kaldırıp parmaklarını kıpırdatarak küçük sarı ışıklar çıkarttı. Bu ışıkların gözleri alan tatlı sarı ışıkları ve sürekli hareket eden kıpırtıları vardı. Buna anlam vermeyi unutup güzelliklerine bakan Alesya nasıl bir yardım olduğunu bilmese de kafasını küçük bir hareketle sallayıp kabul ettiğini gösterdi. Sarı ışıklar Kral Dirim’in elini ona doğru uzatması ile yollandıkları yere gönüllü gittiler. Alesya’nın etrafını sardılar ve çoğaldılar. Alesya derisinin üzerindeki hisssetiği yoğunluğu içine çekebilecek gibi hissetti. Hiçbir kokusu yoktu ya da bir sıvı gibi ıslaklık vermediler, pamuk gibide değilllerdi. Onların sadece enerjileri vardı. Sarı ışıklar onu havaya kaldırmaya başladığında sırtıda geriye yaslanmaya başladı. Alesya düşeceği korkusuyla elini tutunmak için ileriye uzattı fakat buna gerek olmadığını anladı. Havada olmayan bir şeyin üzerine uzanmıştı. Saçları kendi dalgaları ile yere süzülürken kıyafetleri de yer çekimine rast gelmişlerdi. Sadece onun bedeni bu gerçeği reddetmiş gibi havada kalmıştı. Bu onu korkuttu çünkü bilmiyordu. Bu gri renkli diyarda ne oluyorsa hiçbirini bilmiyordu bu yüzden korkuyordu. Eğer bilse korkayacağı dakikalar sonrasında bu duruma alışınca uyuyakalmasından belliydi. Kral Dirim uyurken onu seyretti. Buraya ait olmalıydı, güçleri vardı. Ama bedeni insan etindendi. Buraya ait hiçbir kişinin bedeni böyle doğamaz hele ki krallığın çocukları olan kraliçe olarak onun etinde de kemiğindende bulunan tek şeyin güç olması gerekirdi. Fakat buna akıl erdirmeyide fazla sürdüremiyordu. Tanrı onları var edip neden kaybettiğini bilmiyorlarsa onları farklı yaratıp yaratmayacağını da bilmiyorlardı. Dakikalarca kızı izledi, ona alışmaya ve benimsemeye hazır bir şekilde sahiplendi. Kızın Adal Krallığına gelmesi, onun kaderinin burada başlaması elbette bu kaderde kral olarak onuda kadrosuna alıyordu. Kral Dora’yı gördüğünde kardeşinin yanına gelmesini sabırsızlıkla bekledi. Bir sorun olmasından daha doğrusu sorunun kıza ölüm kararı verilmesinde endişeliydi. Kral Dirim yılanın üzerinden inip kurumuş sarı otlu yere ayak bastığında direk kıza baktı. Kızın nefes aldığını fark ettiğinden hayal kırıklığına uğramış gibi konuştu. “Ölmedi mi hâlâ?” Kral Dirim ellerini kaftanının altına alıp kollarını göğsünde bağladı. Onun böyle davranmasını garipsemiyordu. Hatta nedenlerini bilebiliyordu aynı zamanda kendininde farkında olması için sordu. “Neden böyle davranıyorsun?” Kardeşinin bunu düşünmesi için sormuştu ama Kral Dora gayet basit bir şekilde hemen cevapladı. “Ölmesini istediğim için.” Kral Dirim dudaklarını kıvırmamak için kendini zor tuttu. Onun böyle davranmasını çocukça buluyordu ve o çocukluklarında olduğu gibi tatlı gözüküyordu. Kral olarak büyümek ve krallık için çalışmak onu öyle bir çocukluktan ayırmıştıki Kral Dirim bu durum aklına gelince hep hüzünleniyordu. O da kardeşi ile aynı krallığı yönetti fakat aralarında fark olduğunu biliyordu. Kral Dora bunun için doğmuş olsa dahi bu iş için her zaman kendini zorladı. Güçlerini kullanır ve her şeyi sihirle yapardı. Sanki biri onun elinden bunu almadan bolca kullanmak istiyordu. Kral Dirim, farklıydı sadece kardeşinden değil diğer krallardan da. Krallığını farklı şekilde önemserdi. Güçlerini ya da krallık hayvanını pek kullanmazdı. Tanrı’nın verdiklerine değil kendi varlığına güvenirdi. Kardeşinden daha çok dövüş dersleri almış daha az güçlerinin sınırını zorlamıştı. Belki başarı kazanan Kral Dora olmuştu, krallığın en güçlü kralı olarak görülüyordu. Fakat şöylede bir gerçek vardı, Kral Dora güçleri olmadan yapmazdı. Bir gün tüm krallar güçlerini kaybetse herkesin kesin gördüğü bir şey vardı. En güçlü kral, Kral Dirim olurdu. Şu an güçlerinin çeyreğini kullanarak bile kapışsa ilk üç kazanan arasından olabilirdi. En güçlü krallık olmaya çalışırlarken şunu öğrendi. Yönetim güç işiydi, gücü ise sadece zeka ve bilgi ile elde edebilirsin. Kolların göğsünden çözüp kardeşine yeni bir soru sordu. “Neden bunu istiyorsun?” Kral Dora öyle net bir şekilde yanıt verdi ki gören delil sormaya kalkışmazdı. “Çünkü o şeytanın sütünden. Sarayımız bize ihanet etti. Bunu kim yapabilir?” Kral Dirim onun kendini toparlaması için can sıkıcıda olsa onun iğneleyecek bir şekilde konuştu. “Meleğin kanadından olan da yapabilir. Ona dokunamadığın ve gücünün etki etmediğini bilmek seni sinirlendirse de bu kadar basit bir kibire düşemezsin. Sen kralsın ve öyle davranmalısın.” Kral Dora lafın onun krallığına ulaşması ile biraz sinirlendi. Fakat kardeşine asla bunu yöneltmezdi. Eğer Kral Dirim ona gerçekten böyle şeyler söylediyse kesinlikle dışarıdan kontrolünü kaybetmiş gibi gözüküyor olmalıydı. O çocukluğundan beri laneti bir masal gibi benimsediği için gelen kızada prenses gibi davrandığını düşünüyordu. Ama asla düşünmeyeceği bir şey vardı, o da Kral Dirim’in kendine kapılıp krallığı tehlikeye atması. Bunu asla yapmazdı. “Dolunay yok oldu ve halkımız korku içinde. Varlığı ile direk yok etmeye başlayan bir kızı istemiyorum. Onu diğer krallıklara gönderelim.” Kral Dirim bakışları ile uyuyan kızı gösterdi. “O kehanetteki kız.” Bunu söylerken sesi tahminden öte bir kesinlik taşıdığını belli ediyordu. Kral Dora’da kardeşi gibi uyuyan kıza baktı. Ona bakarken dolunay kaybolmadan önce son kez görüşünü hatırlıyordu. Dolunay’ın içinde de bu kızın görüntüsünü anımsıyordu. “Bundan emin olamayız. Bilgeler insan olduğunu söylediler.” dediğinde Kral Dirim kardeşine döndü ikisininde iyi bildiği bir şey vardı. Bizzat deneyimlemişlerdi. Kırık bir tebessüm ile konuştu. “Güçleri var.” Kral Dora biraz düşündekten sonra kafa karışıklığı ile aklına geleni kardeşi ile paylaştı. “Allison’da bir insandı ve onunda güçleri vardı.” Kral Dirim bunu aklına getiremediği için kendine kızdı. Bu kızda güçleri olan bir insan mı diye düşündü ama bu fikri desteklemedi. “Allison, Tanrı’nın görevlisiydi. Diyar Perdesi’nden kolaylıkla geçebilecek güce sahipti.” “Dünyada da türler olduğunu söyledi. Bu kızda belki o türlerdendir.” Ciddiyetle konuşup bu ihtimali de düşünerek tartışırlarken Kral Dirim konuyu cıvıttı. Sahte bir bilmişliğe büründü, kardeşinden fazla kitap okuduğu belirtirken hep alay ettiği gibi yaptı. Sırıtarak omzularını dikleştirdi. “O türler hakkında biraz bilgim var. Bu kız onlar değil.” Kral Dora onun bu çocukça tavrına gözlerini süzdü onun böbürlenmesini bozmak için yumruğu ile kardeşini omuzundan itekledi. “Nereden biliyorsun? Bunu sana hissettiren ne? Yüzyıllık inanç mı?” Kral Dirim bunu başkasına inkar etse de kardeşine karşı yalan söylemezdi. Kardeşinin iteklemesi ile duruşunu bozup gevşedi. “Bunu inkar edecek değilim. Laneti yok etmek istiyorum. Bu kız kehanetteki kız olsun istiyorum.” Kral Dora onun bu kadar açık olmasına dayanamıyordu. Kardeşler birbirini pek geri çevirmez ve diğerinin isteğini hep kendi isteğinin üzerinde tutardı. Bu kızı hemen diğer krallıklardan birine yollamak isterken şimdi kardeşinin bu kızla bağ kurmak istemesi sinirlerini bozdu. Canı sıkıla sıkla kabul etti. “Onu sırf senin için yaşatacağım. Ama krallık en ufak bir zarar görecek olursa onu kendi ellerimle öldürürüm. Hadi gidelim.” Kral Dirim onun destek vermesine minnettar olarak baktı. Daha sonra da tehtidine karşı güldü. Küçük bir ayrıntı eklemeden duramadı. “Bu arada onu ellerinle öldüremezsin. Çünkü ona dokunamıyorsun.” Kral Dora onun alay etmesine gözlerini kısıp laf yetiştirdi. “Bu demek oluyor ki yol boyunca sen taşıyacaksın.” Yedi Bilge’nin İksir Gölünün alanına girdiklerinde güçlerini kullanamazlardı. Tüm sihir ve büyü gibi krallarında güçlerinden men edilmişlerdi. Kral Dirim bundan şikayetçi değildi. Alesya’ya yaklaşıp ondan sarı kıvılcımlı ışıklarını geri çekip kendi kollarına aldı. Kız sadece mırıldanmıştı, uykusunu bölmemişti. “Kraliçemi taşımak benim için bir onur olacaktır.” diyerek hava atarak konuştuğunda Kral Dora onu bu rüyadan gıcık ederek uyandırmak istedi. “Onunla evliymişsin gibi yapma. En fazla bir gün yaşar.” Kral Dirim kardeşinin keyfini kaçırmasına izin vermedi. “Bunu bilemezsin.” İkisini de uzun bir yol bekliyordu, Kral Dirim için bu sorun değildi. Kral Dora dayanabilirdi ama boşu boşuna yürümek istemiyordu. Merakını kendi tahminleri ile yatıştırmaya çalıştı. “Yedi Bilgenin İksir Gölü sence ona ne yapar? Belki onun için en iyi büyü ölmesidir. Su onu öldürür.” Kral Dirim sürekli onun ölümden bahsetmesinden bunaldı. Derin bir nefes aldı ve konuyu değiştirdi. “Kadeh Yılanını göle uzatalım mı?” Çocukken bunu yaparlardı. Kadeh Yılanını göle uzatır ve onun en fazla ne kadar uzanıp büyüyeceğine iddiya girerlerdi. O büyünce de üzerinde koşup yarış yaparlardı. Bunu anımsamak ikisini de gülümsetti. Ama Kral Dora her zamanki gibi oyun bozanlık etti. Onu küçümsedi. “Neden elli yaşındaymışsın gibi davranmak istiyorsun yolumuz uzun ve sanırım kız hiç uyanmayacak. Bu yüzden yük arabası gibi taşımaya bak.” Kral Dirim onun ağırlığını pek hissetmiyordu. Zayıf değildi ama gönüllü taşıdığından mıdır nedir zorlanmıyordu. Belindeki kılıcıyla bir görebilirdi “Kılıcımla aynı ağırlıkta.” diyerek zorlanmadığını belirtti. Kılıç demişken bu fırsatı değerlendirmek isteyen Kral Dora iyiliksever bir tavırla “İstersen kılıcını taşıyabilirim. Kızı taşıyamayacağım için teklif ettim.” dedi. Kral Dirim yürürken kardeşine başını çevirdi bu sefer küçük görme sırası ondaydı. “Neden elli yaşındaymışsın gibi kılıcımı kıskanıp duruyorsun?” Kral Dora yüzünü buruşturup yenilgiyi kabul ederek önüne döndü. Kendi kendine söylendi. “Nasıl oldu da babamın kılıncının üzerine konabilmene izin verdim bir türlü anlamıyordum.” Kral Dirim kendiyle olan gururunun belli olduğu sözleri gülerek söyledi. “Güçlerini kullanmakla meşguldün, bende bu kılıca ihtiyacın olmadığını düşündürdüm ve sahiplendim.” Yolculuk yorucu ama pek sıkılmadan geçmişti. Sonunda vardıklarında ikiside gözlerini gölden alamadı. Gri diyar Sukha’da sihirden men edilip medet umacağınız tek yer burasıydı. Kişinin sadece kendi özüyle gelip teslim olması istemişti. Yedi Bilge tüm iksirlerini derin bir çukara dökerek bu gölün oluşmasını sağlamışlardı. Bu gölü şifa için oluşturmuşlardı. Göle girenin hangi şifaya ihtiyacı varsa o gerçekleşirdi. Burası kişinin kendi iyiliğini ondan daha iyi bilen bir yerdi. Yedi Bilge bunu Suska’dakilerin iyiliği için yapmıştı. Onlardan saygı göstermeleri için de sihir ve büyüden uzaklaşarak gelmelerini istenmişti. Bu saygıyı isteyip, şiddetle tavsiye ettikleri için gerçekleştirmeyenin başına bir şey gelebileceği düşünülürdü. Gri diyarın ışıkları onun suyunu mat göstersede dolunay olsaydı bir ayna kadar mat bir şeffalıkta olduğunu görebilirdiler. Kral Dirim kollarındaki kızla birlikte suya yaklaştı. Kardeşi onu kolundan tutup durdurarak kendi girmeden bırakmasını bakışları ile belli etti. Kral Dirim iyice yaklaşıp kızı kolları ile ileriye uzattı. Daha sonra onu suya bırakıp yavaşça çekildi. Sığ göl suyu kızı yavaşça içine doğru çekti. Yüzeyde sallanan bedeni ilerledikçe gölün içine dalmaya başladı. Alesya nefes alabiliyordu. Nefes alamadığı için değilde derisindeki suyun yoğunluğu ile gözkapaklarını şaşkınlıkla açtı. Suyun derininde sürekli sallanan bedenine söz geçiremedi. Korkuyordu ve kemiklerinin içine battığını hissederken öleceğini düşündü. Göz bebekleri çaresizce hareket ederken suyun karanlığı onu kendinde tutuyordu. Yukarıda cılız gri bir ışıktan başka bir şey yoktu. Kemiklerinin battığını düşünürken içine sığmaya çalışan bir kuvveti hissediyordu. Ayakları yavaşça bedenine yaklarak küçülüyor ve bedeni kısalıyordu. Elleri ve kollarıda böyle oldu. Göz bebeklerini kapattı aynı şeyi yüzünde de hissediyordu. Göz kapaklarını açtığında yüzeye doğru yükselen küçük bir bedeni gördü. Kendi dipte kalmıştı fakat değişen bedeni çıkıyordu. Yukarıya çıkanın kendi olması gerekirken o suda kalmıştı ve kendi bedeni olabileceğine yemin ettiği küçük kız bedeni ondan uzaklaşıyordu. Krallar merakla göle bakarken yavaşça yüzeye bir kızın çıktığını gördüler. Küçük kız suyun içinde adımlar atarak ilerledi. Krallar onlara gelen kıza yüzlerini buruşturarak baktılar. Sudan çıkınca onu daha iyi görebildiler. Islak olduğu için siyah gözüken upuzun saçları kendi boyunda uzundu, yere sürünüyorlardı. Boyu kralların bacakları kadar bile değildi. Üşeyerek titrese de göz bebeklerindeki mavilerinde sabitlik vardı. Sert bir ifade ile gözlerini kralların üzerine dikmişti. Kral Dora gözlerini küçük kızdan ayırmadan kardeşine sordu. “Göl onu küçük bir kız olarak mı koruyacak?” En az onun kadar şaşıran kardeşi de ona soru sordu. “Neden olabilir?” Bu kız ile ilgili her şey zaten tuhaftı buna şaşırmaktan vazgeçen Kral Dora kendi sevebileceği bir ihtimali söyledi. “Küçük bir kız çocuğu Kadeh Yılanının ağzına daha rahat sığar. Yesin ve bu iş bitsin diye.” Onu başından atan Kral Dirim hafifçe kenara iterek garip bakan kızın önünde diz çöktü. Onunla yüzünü eşitleyerek konuştu. “İyi misin Kraliçe Alesya?” Kral Dora kardeşine baktı. “İsmi bu mu?” diye sordu. Kızdan cevap almayan Kral Dirim kardeşini aynı şekilde cevapsız bıraktı. “Böyle anımsadığını söyledi.” Kral Dora sürekli dırdır edip şikayetlenen kişi olmak istemiyordu ama bunu kardeşine söylemezse olmazdı. “Peki neden öyle bakıyor? Bizi öldürecek gibi.” Kardeşinin buna verecek bir cevabı yoktu, bu yüzden sessizlik olanı biteni anlamaları için güzel bir ortam yaratacaktı. Kadeh Yılanı gözünü kızdan ayırmamıştı korumacı bir şekilde krallarının yanında duruyordu. Ama gözleri bir an gölün üstünde aylardan alan ışık ile kendini gösterebilen yansımaya takılınca sakin kalamadı. Alesya oradaydı. Alesya’nın onu fark etmeleri için çaresiz çırpını duruyor ve yardım istiyordu. Kadeh Yılanı onu gölde görüyordu. Suya yansıyan ay ışıkları gibiydi. Sakin kalmadı öfke ile cüssesini irileştirip büyüttü. Korktuğu için suya girmedi ve tıslamaları ile birlikte etrafta amaçsız dolandı. Krallar endişe ile ona bakış sakinleştirmeye ve yönetmeye çalıştılar ama olmadı. Kadeh Yılanı çığlık atar gibi çatal dilini dışarı çıkarıp sürekli tıslıyordu. Şafağı sökelim ve geriye kalan karanlığı birine verelim. Körlüğüne şuçlu olur mu? Işıkla doğmamaış biri ne renkleri bilir ne aydınlığı. Onu korkutan şey bu sefer aydınlığa hapsolmak olur. Göl dalgalanıyordu Alesya içinde ne boğluyor ne var oluyordu. Bir gölgeysi gri ay ışıklarının izin verdiği kadar silüetti. Canı acımıyordu, çünkü canı ondan değildi. Ruhumuyda azap çeken bilmiyordu fakat zihni artık gerçeğin bu olduğuna karar verdi. Bunlar bir rüya değildi. Apaçık gerçek ve akıl almaz durumların ortasındaydı. Kıyıdakileri tam olarak göremiyordu. Orada olduklarını biliyordu. Çırpınmamın bir faydası yoktu kabullendiği şeyin ne olduğunu bilmiyordu fakat teslimiyet gösterdi. Aklına burada güvenemezdi, doğru bildikleri burada işe yaramaz gibiydi. Iç güdüleri ve hisleri ona yol gösterebilecek tek varlıklarıydı. Yansıması artık dalgalanan bir kumaş parçası olmaktan çıkmış gölün dibinde batan bir taş gibi görünüyordu. Yardım istemek aklına geldiğinde bunu yapabilceği kimse olmadığını düşündü. Kimsesi yoktu çünkü onun zihni kendi dahi hiç kimseyi hatırlamıyordu. Yalnızlık hissi o kadar baskın olmaya başladı ki ölmeninde bir önemi olmadığını düşündü. Kendini zorlayıp karanlık içindeki zihninde adımlar atıp kendini aramak istedi. Hatta içindeki o kızdan bile yardım dilenebilirdi. Fakat o da gitmişti. Gölün içindeki gibi karanlık bir zihinle bir gölge olarak kalmıştı. Bunu ne değiştirebilir ne çare olur bilmiyordu. Mavi gözleri dalgalana beyaz saçlarının ortasında kalan beyaz yüzünde dibi belirsiz bir kuyu gibiydi. Gördüğü bir yer yoktu, boğucu topraklarda ışıkları olmayan bu yerde kendinden başka kimsesi hislerin başka bildiği bir şeyi yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD