Cadabra Kütüphanesi
Gün bir başlangıç bile getirmiyordu. Yorgunluk gözkapaklarını açtığında başlıyordu. Gözlerini birkaç kez kıpıştırarak yüzünü yastıktan çekti. Elini hareket ettirdiğinde bir sızı hissetti. Yarım bir şekilde doğrulurken elini kendine çekti. Elindeki soğuk camı hissetti.
Elindeki kesiği ve yatağa düşen tokayı gördüğünde kafası karıştı. Ellerinin üzerinde deri kırışık ve lekelerle doluydu. Allak bullak uyku mahmurluğu ile etrafa bakındı. Kesilmiş elindeki kan bile avucunda kurumuştu. Herhangi bir boğuşma izi ya da arbede görünmüyordu. Biri ona bunu yapmış olsa hissederdi. Kendi düşünceleri ile birlikte şüpheye düştü. Dün yemekte giydiği elbisesi ve Kral Dora’nın pelerini bile üzerindeydi.
Yataktan çıktı ve her ne kadar istesede hızlı hareketler edemedi. Yavaş ve aksak adımlarla yürümeye başladı. Yüzü kırışmış ve bedeni yavaşlamıştı. Nefesi daralıyordu. Kapıya doğru yürüdü birinden yardım isteyecekti.
O yardım istemeden yardım onun ayağına geldi. Kapı çalındı ve Alesya’nın mırıltı sesini izin sayan hizmetçi içeriye girdi. Kapüşonu ile selam verdikten sonra kafasını kaldırdı ve gördüğü yaşlı kadın onu şoka soktu. Dün genç bir kıza giydirdikleri kıyafet onun üzerindeydi.
Alesya sakin oldu. “Kral Dirim’i çağır.” Sonra yatağına gitmek için hareketlendi. Onun elindeki kesiği gören hizmetçi hemen kapüşonunu indirdi. Onu uyandırmak için gelen Sally’di endişeye kapıldı.
“Kraliçe Alesya sizin için yapabilecek bir şey var mı?”
Alesya onu başından kovarken istediğini tekrarladı. “Kral Dirim’i çağır.” Sally gitmek için hareketlendi sonra ona döndü. “O da sizi bekliyor, göl suyu geldi.”
Göl suyu dediği İksir Gölünün suyu ise ilacı ayağına kadar getirilmişti. Ona elini uzattı yürümesi için yardım etmesini gerekiyordu. Sally kapüşonunu kafasına geçirip yüzünü sakladıktan sonra onun elini tuttu ve ilerletti. Zaten uzağa gitmiyorlardı.
Odadan çıktıklarında koridora değilde bu sefer sağa döndüler. Küçük bir antreden sonra kapalı havuza geldiler. Tüm duvarları çini işlemeli fayanslarla bezenmiş, tavanında mozaik desenler olan ve ortasında orta boy bir havuzu bulunan yere girdiler.
Kral Dirim hızlı adımlarla onun yanına geldi ve elini tutup hizmetçiyi kovuşturdu. Konuşan boyutu kimsenin görmemesi gerekiyordu.
Alesya sadece suya odaklandı, oraya gitmeliydi. Bedeni çökerken ruhu ve zihni hâlâ diriydi. Hareketleri düşündüklerini denk gelmiyordu. Yürürken adımlarını hızlandırmak istedi fakat ayaklarını kaldıramıyordu bile.
Sürüklediği ayakları suyu iştahla isteyen ruhuna yardım etmiyordu. Sanki onu yavaşlatan Kral Dirim’miş gibi onun elini bıraktı ve son iki adımı acele atmak istedi. Ayakları birbirine takıldığında tekerlenerek suya düştü. Suyun dibine indiğinde havuz kaynayarak dalgalandı.
Dehşet içinde su taneleri havaya sıçramak ve kaçmak istiyor gibi hareket ediyordu. Kral Dirim biraz geriye çekilip üzerine gelebilecek sulardan kaçtı. Dakikalar sonra suyun yüzeyine küçük kızın bedeni çıktı. Havuzun tam ortasında durup bedenini suyla kamufle etti. Etrafında uçuşur gibi görünen beyaz parıltılı elbisenin kumaşı ona dolanıyordu.
Saçları suyun gücü ile yüzeyinde serpildiler. Küçük kız sadece kafasını çıkardığı sudan orada duran krala bakıyordu.
Alen arada kafasını bile göstermek istemez gibi yüzünü suya yarıya kadar sokuyor ve gözleri delici bakışları ile kalıyordu. Kral Dirim onu burada yalnız bırakmak istemiyordu. Bu yüzden geri çekildi ve sırtını büyük çinili fayanslara dayayıp kollarını göğsünde birleştirdi.
Saatler geçti, bu seferki diğerinden kısa sürdü. Beden aşağıdan onu çeken ruhun gücüne kapılarak suya battı. Sudaki çırpınışların sonunda Alesya havaya açlık çekerek kafasını hızla sudan çıkardı.
Mavi gözleri heyecan içinde etrafta gezinirken ellerini yukarı kaldırıp cildine baktı. Gayet sağlıklı ve genç duruyordu. Yüzüne yapışan ıslak saçlarını çekti. Sonunda derin bir nefes aldı ve rahatladı. Bunu yaşamaktan nefret ediyordu. Bedeni başkasının kontrolü altında, ondan ayrı olması dehşet vericiydi.
Kıyıya doğru yüzdü ve orada hâlâ daha bekleyen Kral Dirim’i gördü. Ona doğru gelip gülümseyerek baktı ve elini uzattı. Alesya ona kuşkusuz güvenmek iyilikleri altında bir neden aramamak istiyordu fakat olmuyordu.
Onun sıcak gülümsemesi ve insanı kendine çeken aurasına kapılmak elden bile değildi. Çekiciydi ve ona burada iyi davranan tek kişi olduğu için yakın olmak istiyordu. Onunda yaklaşabileceğini biliyordu fakat Alesya için değil kraliçe olduğu için bunu yapacaktı.
Kararsızlıkla ona elini uzattı ve yardımı ile dışarı çıktı. Islak elbise bedenine yapışmıştı ve ikinci bir deri gibi duruyordu. Göğsü hızlı nefesleri ile inip kalkarken bakışları onu inceleyen Kral Dirim’deydi.
Onun gözlerinin içinde bir hatıra bulmuştu. Hiçbir şeyi anımsamıyorken sadece onu hatırlamıştı. Bu tesadüf olamazdı, kayıp diğer hatıralarda onda olmalıydı. Belki kahverengilerine keskin ışıklarını veren sarı irislerinde değildi.
Kral Dirim onun hızla inip kalkan göğüslerinden bakışlarını kaçırdığında Alesya ona yaklaştı. Beklemediği bir anda elini onun çenesine koydu ve parmakları arasında yükselip dudaklarını öptü. Bu beklenmedikti Kral Dirim’i afallayıp ne yapacağını bilemese bile arzularını onu yönetti.
Eli hızlıca onun beline sarıldı ve kendine çekti. Bedenini ona yaslarken Alesya daha fazla hareketlenen dudakları ile onu öpmeye başladı. Sudan çıkınca üşüyen bedenini artık sıcaklık kaplamıştı.
Parmaklarının ucunda durmaktan yorulduğunda öptüğü dudaklardan ayrılmak zorunda kaldı. Ayaklarının üzerine indiğinde bu sefer Kral Dirim eğilip onu şehvetle öpmeye başladı. Arzularının gösterdiği yoldan gitmekle onunda bedeni ateş almıştı. Dilini onun dudaklarına sürtüp ince dudaklarını ağzının içine alırken daha fazlasını istedi.
Aleysa kollarını onun boynuna sardı uzun saçları arasında parmaklarını gezdirdi. Kral Dirim onu kalçalarından tutup kaldırdığında hemen bacaklarını ona sardı. Artık öpüşürken onlara eziyet olan boy farkı gitmişti.
Kral Dirim nefes nefese ondan dudaklarını çektiğinde saçlarının yüzüne döküldüğü kıza baktı.
“Bunun sebebini bilmek istiyorum.” dedi kısık sesle. Alesya’da çok şey bilmek istiyordu fakat Tanrı ondan saklıyordu. Küçük burnunu onun burnuna sürttü ve dudaklarını yanağına sürterek kulaklarına yaklaştı. “İç güdülerimi kullanıyorum. Seni istiyorum.”
Kral Dirim gözlerini kapattı ve dilini dudaklarının üzerinden geçirdi. Durmalıydı...
Alesya onun kucağındayken hareket edip ona sürtündü ve tekrar dudaklarından öptü. Bu sefer karşılık almadığını görünce biraz çekildi. Kralın hem istekli hemde düşünceleri olduğunu fark etti. “Bir sebebi olmak zorundamıydı? Sadece istememiz yeterli değil mi?”
Kral Dirim ona baktı ve maalesef der gibi kırık bir gülümseme ile onun yüzünü inceledi. “O kadar basit değil.”
“Sanırım şu lanet meselesi.”
Bacaklarını çözdü ve inmek için hareketlendiğinde Kral Dirim onu yere indirdi. Alesya buna incinmişti; reddedilmişti ve bu gururunu incitmişti. Kral Dirim ona bir şeyler söylemek istediğinde Alesya başını iki yana salladı.
“Gerek yok. Bundan utanmalı mıyım bilmiyorum? Bir an kendimi tutamadım. Kaybettiğim her şey sendeymiş gibi hissediyorum. Senden almak istedim.” Söyleyecek başka kelimeleri de olsun istiyordu. Yaptığından çok şu an yaptığı açıklamadan utanıyordu.
Kral Dirim ona gülümseyerek baktı ve gözlerini kaçırması hoşuna gitmedi. Narin bir hareketle parmaklarıyla onun çenesini tuttu. Eğilerek ona yaklaştı.
“Bende seni arzuladım. Her şey çok güzeldi. Dün beni hatırladığını söylediğinden beri yapmak istediğimi yaptım. Ama ilerisi için her şeyin daha açık olması gerekiyor.”
Alesya’nın onları lanete kavuşturmayacağını bilmeliydi. Onların kurtuluşu için buraya geldiğini öğrenmeliydi. O zaman zaten onu kimseye bırakmazdı. Kırmızı kanı olması onu artık o kadarda ilgilendirmiyordu.
Alesya kafasını salladı, ona hak verdiği kadar bozulmuştu.
“Laneti getirecek kız olup olmadığımı öğrenmen gerekiyor.” Kendi varlığını hatırladı, onlar için sadece lanetle ilgili önemliydi. Gerçeklere uyanamsı sorun değildi, sorun olan hayallere ve arzulara dalmasıydı. Uyandığında ne halde olduğunu unutmamalıydı. O buraya ait değildi bu yüzden buradan biriyle olamazdı. Bir an önce anılarını alamıyorsa burada olanlara hakim olmak için bilgi edinmesi gerekirdi.
“Evet. Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.” Yüzünü ona daha fazla yakınlaştırıp tekrar öpmek istedi. Fakat Alesya kafasını çevirdi ve geriye giderek yüzünü çekti.
“Haklısın. Birbirimiz hakkında öğrenmemiz gereken şeyleri öğrenmeliyiz. Beni kütüphaneye götüreceğini söylemiştin.”
Ondaki uzaklığı sezen Kral Dirim bu durumu konuşarak halletmek istedi. Sarayın içinde köşe kapmaca oynayıp birbirlerinden kaçmaları gereksizdi. “Aramızda bir sorun yok değil mi?”
Alesya gülümsedi ve başını salladı. “Hayır yok. Aslında bu hiç olmamış gibi davranırsak sana karşı daha rahat hissederim.” Kral Dirim bunu kabul etti, fakat olmamışi gibi davranmayı becereceğini sanmıyordu ta ki Alesya’nın kahvaltıda gerçekten olmamış gibi davrandığını görene kadar. Gerçekten hiçbir belirti hiçbir duygu olmadan o an ki yaşadıklarını kafasından silmiş gibiydi.
Yine üçü birlikte yuvarlak koyu masada kahvaltı yaptılar. Alesya ve Kral Dora birbirlerine her fırsatta iğneyici sözler ve hakarete yaklaşan ifadeler kullanıyorlardı.
“Saçmalık vaktin olmadığı bir yer. Buradan nasıl sistemli gün bekleyebilirsin ki? Güneşi takip etmeniz gereken bir zaman diliminiz yok.”
Kral Dora sertçe çatalındakini ağzına atıp çiğnedi. Ağzındaki konuşmasına engel değildi ama dişlerinin arasında bir şey olduğu belli oluyordu.
“Sen gelmeden önce Dolunay bize vakit bildiriyordu. Adal Hilali krallığın bir başından diğerin tarafına geldiğinde buna gün diyorduk. Bil bakalım artık neden diyemiyoruz?”
Dolunayın kaybolmasında bahsediyordu ama Alesya tabağına bir kaç koyu renki tadını beğendiği şeyleri koyarken cevap verdi. “Krallığınız ya da Adal Hilaliniz yok mu oldu?” Birde ciddi bir soruymuş gibi karşılığını Kral Dora’nın yüzüne bakarak bekledi.
“Şeytanın sütünden olan gelince dolunay gitti.”
Alesya üzülmüş gibi yaptı. Sonra çatalına salatalığa benzer sebzeyi kaktı. “E o zaman geri gitsene Dora. Şu dolunayı merak ettim bende bir göreyim.”
Kral Dirim güldü kardeşi ona kötü bir bakış atınca ağzına bir şeyler atıp çiğnedi ve gülümsemesini kamufle etti.
Kral Dora kollarını göğsünde bağladı. “Bana Dora diye hitap edemezsin.” Alesya aklı karışmış gibi ona şaşkınca baktı. “Adın bu değil mi? Yoksa şeytanın sütünden olan mı demeliyim?” Pekala neyden bahsettiğini her seferinde biliyordu ama numara yaparken eğleniyordu.
Kral Dora sertçe bir nefesi göğsünden çıkarıp burnundan üfledi. İşaret parmağı ile kafasının üzerindeki mavi taşlı tacını gösterdi.
“Ben kralım. Bana saygılı davranmalı, hürmet göstermeli ve resmi bir dille konuşmalısın.”
Alesya’da kendi kafasını işaret etti. Ama onun gibi tacını değilde şakağını işaretti. “Kral olduğunu burası almıyor.” Sonra hızla Kral Dirim’e döndü kardeşi orada değişmiş gibi davrandı. “Neden onunda kral olmasına izin verdin? Pekâla tek başına da krallığı yönetirdin. Ne zaman onu tahttan indirmek istersen söyle, ben seni desteklerim.”
Kral Dora gözlerini devirdi ve onu bu söz oyunlarından sıkıldı. Sonra aklına gelen şeyle gülümsedi.
“Benden yana olmalısın dün sana rüşvet bile verdim. En değerli camdan yapılma bir toka. Avucuna bıraktım.”
Alesya ciddileşti ve neyden bahsettiğini anladı. Kılıca benzeyen o tokayı ve acunun içindeki kanı unutmuş değildi. Ona şüphe ile baktı, inandırıcı değillerdi.
“Bana dokunamayan biri elime bir toka koydu ve o toka avucumu kesti. Sanırım buna hemen inanırım.”
Krallar bu konu hakkında renk vermediler. Kral Dora yine zevk veren alayları ile ona güldü. “Kadeh Yılanından istemiştim. Demek ki, umarım bir yerlerini keser bununla dediğimi duydu ve emir saydı. Neden eline koyup avucunu kestirdi ki? Boynuna koymalıydı.”
Alesya kafasını sallayarak onu onaylar gibi yaptı. Söylediklerine tam olarak inanmadı fakat kendini ele verene kadar başka bir şeyle suçlayamazdı. Acı bile hissetmediği için pek öfkeli değildi.
“Diyelim ki inandım. Toka için teşekkür etmemi bekliyorsa bana verdiği zarardan dolayı sana ancak hakaret edebilirim.”
“Ve sonrada ölürsün.”
Onun tehditine sadece gülen Alesya ciddiye bile almadı. “Hayır sonrasında kütüphaneye giderim.” diyerek beklenti ile sözünü yerine getirmesi için Kral Dirim’e baktı.
Çatalığını bırakan Kral Dirim yemeğinin bittiğini işaret ederek ayağıya kalktı. Alesya’da onunla birlikte kalktığında masada kalan Kral Dora ona bir hatırlatma yaptı.
“Benimle de krallığın diğer tarafına geleceksin. Şimdi gidip uslu bir şekilde masallar oku.”
Alesya onu geçiştirmek için kafasını tamam der gibi sallasada alayla konuştu. “Bekle... Kesin gelirim.”
Saray soluk gri ışığın boğuculuğu ve matemi ile kendini yasa bırakmıştı. Alesya geçtiği koridorlarda ve gördüğü duvarlardan sadece bunu hissedip sarayın ruhunu böyle okuyordu. Sarayın güney yakasına ilerlediler.
İlk kez bu kadar sarayın içinde gezmişti. Kimseler yoktu, oysa burası saraydı Alesya kalabalık olmasını bekliyordu. Askerler, diplomasi için görevliler, hizmetçiler... Onların hiç biri gittikleri yolda yoktu.
Sarayın güney yaka tarafında Alesya küçük bir bahçe gördü. Çiçekleri olduğu yerden görebildi fakat renkleri belli olmuyordu. Bu kadar kasvetli ışıklarda çiçeklerin renkli olmasını bile beklemiyordu. Muhtemelen kendi bu sarayda yaşasa hiç çiçekler için vakit kaybetmezdi. Sonuçta ayların hepsi onları soluk griye hapsetmişti.
Yaşadıkları yeri aynınlatmadan görebilecekleri renkler yoktu. Göremedikleri renklerle neden zaman harcıyorlardı. Sadece orada bir yerde renkli olduklarını bilmek onları nasıl yatıştırıyor olmalıydı. Oysa renklerin varlığını hissettikleri kadar değer verip her tarafı aydınlatsalar daha değerli olurdu. Sadece renkler sahip olmaları umurlarındaydı onların kendileri gibi grilere mahkum ediyorlardı.
Ahşap kapıya geldiklerinde Kral Dirim durdu. Kapı bu kadar gösterişli bir sarayın kütüphanesi için vasat ve ilgisiz bir şekildeydi. Eski görünümlü ustaların onun kapı olması için bile pek uğraşmadıkları belli oluyordu. Üzerinde kesildiği ağacın halkaları belli oluyordu.
Alesya biraz hayal kırıklığına kapıldı. Kral Dirim onun önden geçmesi için yol verdi. Nazik davranışı burada attığı her adımdan işkillenen Alesya için pek kibarlık sayılmıyordu. Önden gidip bir tehlike olmadığını belirtse kendine daha büyük bir kibarlık yapıldığını düşünürdü. Derin bir nefes alıp çekingesini belli etmeden, ilerledi.
Kapıya elini dokundurduğunda irkilerek geri çekti. Kapıda sıcaklık ve canlının varlık hissini yoğun bir şekilde hissetmişti. Bir kapıya değilde bir canlıya dokunuyormuş gibiydi. Kral Dirim onun tepkine gülümsedi ve uzanıp kendi avucunu kapıya yasladı.
Hemen yakınındaki Alesya’nın kulağına yaklaşarak konuştu. “Bu Cadabra. O bir ağaç ruhudur.”
Alesya merakla kendi elini onun elinin yanında kapının üzerine koydu. Varlığın sıcaklığı onu gülümsetti. Etkileyiciydi.
“Bir ağacın ruhu mu var? Hem de bir kapıda.”
Kral Dirim kısık sesi ile aura alanında ki kızın rahatlamasını görüyordu. Elini onun belinden sürterek karnına kadar getirdi.
“Bir kapıda değil.”
Kapıyı itti ve açılmasını sağlarken Alesya’yı ilerletti. Aydınlık ikisininde gözlerinin kamaştırdı, göz bebeklerini küçültürken gözlerinin renkleri daha çok belirgin oldu.
Aleysa gözlerini ışığa alıştırıp etrafa baktı. Burası Sukha’ya geldiğinden beridir karşılaştığı en aydınlık yerdi. ışık burada tüm köşeye giriyor ve onlara canlı bir sıcaklık sunuyordu. Alesya biraz ilerleyip yanındaki kraldan ayrıldı.
Üstünde durduğu küçük bir inşaat iskelesine benzeyen bir yükseklikti. Yangın merdiveni olabilmek için fazla özensiz ve güçsüz duruyordu. Bir ağaç kökünün ne kadar güvenilir ve sağlam olduğu bilinmeyen bir yükseltisindeydi.
Aşağı ve yukarı kıvrılan basamak benzeri toprak çıkıntılarını fark edebildi. Kenara kadar yaklaşıp yükselen rafları baktı. Tavanı göremiyordu, sanki sonsuz bir uzaklığa kadar yükselen kitap dolu raflar görünüyordu.
Bunun imkansız olduğunu biliyordu fakat biri ona kitapların asla ulaşılamayacak kadar yüksekte son bulduğunu söylese muhtemelen inanırdı. Başını aşağıya çevirdi zeminden sadece iki kat yukarıdaydı. Sarayın sessizliği burada yoktu. Etrafta gezinine bir sürü pelerinli kişiler vardı. Kimisi başlıklarını geçirmişti fakat ne kadar ister istesinler buranın aydınlığı onların yüzlerini görünmezlikten alıkoyuyordu.
Alesya heyecana kapıldı aynı zamanda kendini burada ufacık hissetti. Kaybolmuş gibiydi. Burada, aradığını bulmak istediğinde onu yutup içinde saklayacak kitaplara baktı. Bu kadar kitap arasından ona yardımcı olacak ve zihnini burası gibi aydınlatacak bilgilerin nerede olduğu bulamazdı.
Zamanını alacaktı, bundan başka çaresi olmadığı için kitaplara güvenecekti. Onların ışıklarını takip edip bu karanlıktan uzaklaştıracaktı.
Kral Dirim onu bozmadı, Alesya kendi başına aşağıya inmeye başladı. Alesya şaşkınlığını ve hayretini alıp onun ilerledi. Toprak çıkıntılarının basamak olduğu yerlere temkinli bir şekilde bastı. Fakat zamanla aşınmış ve sertleşmiş yüzey beton kadar sertti.
Aşağıya indiklerinde yukarıdan gördüğü kişilerin rafları kendilerine siper ederek göz önünden çekildiklerini fark etti. “Cadabra ağacın, ağaçtan yapılan kitapların, kitaplardan oluşan bu kütüphanenin ruhudur.”
Alesya etrafa bakınırken iç çekti. “Bu ruh bana lazım olanları bu kadar kitap arasından kolaylıkla gösterebilir mi?”
Kral Dirim maalesef der gibi baktı. “Fakat çok sayıda kütüphane çalışanımız var. Buradaki her kitabın yerini bilirler.”
Alesya raflara bakarak yürüdü onların arkasından gizlenenlerin birkaçını görebildi. Kimsenin ona al bu lanet hakkında yazılan kitap diyerek ona kitapları getireceğini sanmıyordu. Aksine o bu konuda bir şeyler öğrenmesin diye elinden geleni yaparlardı.
Kral Dora’nın kütüphaneyi duyduğunda yüzüne oluşan gülümseme bu yüzdendi. Onun burada fazlasıyla oyalanabileceğini ve vaktini boşa harcayacağını böylece onların ayaklarını altında dolanmayacağını düşünüyordu.
Alesya derin bir nefes aldı, ne olursa olsun bu sefer öyle kolay pes etmeyecekti. Gerekirse Alen’den yardım alacaktı. İstediğinde saraydaki tüm aynaları kırabilen gücü elbet ona bir kaç kitapta bulabilirdi. Tabii canı ona hangi kitabı vermek isterse. Aynı buradaki görevliler gibi. Kütüphaneyi gezip buradaki kitap düzenini kısa zamanda öğrenmeliydi.
Sadece bir kütüphane diyerek kendini rahatlatmaya ve olayı küçük göstererek iyi hissetmeye çalıştı. Buradan memnun kaldığını ve teşekkür ettiğini Kral Dirim’e gülümseyerek gösterdi. Sonra kollarını bu işe sıvadı. Okumayı biliyordu, hafızasında örtülü olan şeylerin içinde bu yoktu. Aklını ve becerilerini kaybetmemişti. Sadece hatıraları koyu ve zalim bir karanlığın altındaydı. Ama hepsine ışık tutmaya niyetliydi. Görevliler ona yardım etmek için emir almadı.
Kral Dirim halkı onu izlerken Alesya’nın ne isterse yapabileceğini ve halka emir verebileceğini düşünmelerini istemiyordu. Halk bizzat onu görsün ve zararsız olduğunu düşünsün istiyorlardı.
Saraylar, halk için duyum noktalarıydı. Onların içinde görülenler ve yorumlananlar halkı yönlendirmeye yeterdi. Kral Dirim, Alesya’ya resmi bir mesafe ile nazik davrandı. Her zaman bu davranışları sergileyen kral olarak, halk onun sadece misafirperver olduğunu düşünebildi.
Bu kıza iltimas ya da gereğinden fazla değer gibi halkı korkutacak ve endişe etmesini gerektirecek bir durum olmadığı gösteriliyordu.
Alesya başta Sukha hakkında kitaplar istedi. Sonra Sukha’nın tarihi, yaşamı, kültürü, önemli olayları hakkında genişleyerek çoğalan konularla önüne bir sürü kitap yığdırdı. Ona kütüphanenin orta yerinde genişçe bir koltuk ve hemen önünde duran bir masa verildi. Herkesin gözü önündeydi, ondan saklanan herkesin görebileceği bir yerdeydi.
Buna ses etmedi, az çok burada neler döndüğün farkındaydı. Sadece kitaplara ve onların içinde yazanlara odaklandı. Öyleki bir zaman sonra tüm her şeyi unutuverdi. Dik durmaktan yorulduğunda koltukta bacaklarını uzatıp yaslanarak kitap okuyordu. Okudukları zihnine girerken hayret vericiliği onu diri tutuyordu. Ne uykusu geliyordu ne de yoruluyordu. Krallarla olan yemeklere katılmamaya başladı. Orada kalıp daha fazla şey okuyordu.
Yemekler onun yanına geliyordu. Gün dedikleri neydi zaten bilmiyordu fakat yorulmadıkça kütüphaneden çıkmıyordu. Bedeni yaşlanmaya başladığında İksir Gölünden getirilen suyla dolu havuza giriyordu. Bunu sık yapmak istemediği için iyice yaşlanmadan suya adımını atmıyordu. Bu süreç boyunca değişen yüzünü ve bedenine Kral Dirim bir büyü ile çözüm bulmuştu. Ona görünüş büyüsü yaptı, her zaman genç hali ile görünüyordu fakat bedeni içten yaşlanıyordu.
Alesya bu büyüyü başta kabul etmedi fakat aynalara karşı bu kadar rahatsız davranırken çözüm ile gelen kralı reddemedi. Onun şüphelenmesini istemiyordu. Bu büyünün ona hediye boyutu oldu.
Nasıl olursa olsun bu yüzde görünmesi için yapılan büyü aynalarda da böyle görünmesini sağlıyordu. Alen’in yüzünü değil kendi yüzünü görüyordu. Nasıl olursa olsun bu yüzün görüneceğini söyleyen Kral Dora haklı çıktı. Yansımasında başka birinin yüzü bile olsa böyle görünüyordu.
Fakat Alesya merakını gidermek için Alen’i zihnine çağırdığında büyü işe yaramadı. Alen bulunduğu kör karanlıkta çağrıldığı zaman hareket hakkı olabiliyordu. Yansıma hareket edincede Alesya’nın yüzü kayboluyordu.
Alesya yine de bunun bir nimet olduğunu biliyordu. Alen’i çağırmadıkça kendi yüzü ile yansıyacaktı. Gün diye saydıkları vakitleri kütüphanede geçirmeye devam etti. Sukha hakkında öğrendikçe buraya alışmaya başlamıştı.
Evren saklanmamış, gizli kalmamış ve tüm o sayfalara yalansız girebilmişti. Buna inanmak güçtü, ister istemez şüphe duyuyordu. Gün diye saydıkları; ne ışığın gelip ne karanlığın gittiği zaman dilimlerinden orada geçirdi. Saraydakilere, ona iyi ve kibar davranan Kral Dirim’e alışmıştı.
Onun iyilik ve samimiyetine karşılık veriyordu. Yemekleri arada birlikte yiyorlardı. Her öğünü yiyemiyorlardı çünkü Alesya kütüphaneden çıkmak istememiyordu. Kral Dirim de onun Sukha'ya gelmesi ile oluşan karmaşayı ve diplomatik sorunları halletmesi gerekiyordu.
Alesya giderek karakterine bürünüyor daha fazla kendi oluyordu. Sukha'yı kabullenmişti. Kitapların içinden çıkan ve aklına yazdığı tüm bilgiler delirtmek istiyordu onu. Fakat sonrasında Tanrı'nın gücünün ve istediğinin buna yeteceğini kabul etti.
Parşömenler, yazıtlar ve tarihçeler hepsi Sukha'yı anlatıyordu. Önemli kişileri ve güçleri övgü içinde yazıyordu. Onu neden öldürmek istediklerini artık daha iyi öğrenmişti. Tüm krallar kendinlerinin Tanrı'nın çocuğu olduğunu söylüyorlardı.
Tanrı onlara baba şefkati değilde düşman öfkesi göstermişti. Lânet sadece sondu, feci ve korkunç bir sondu. Büyük acılar içinde tüm ölümsüzler dahil hepsi ölecekler dirilecekler, birlik diye güvendikleri her şey bozulacak.
'Öleceksiniz geriye tek bir zerrenizi bile bulamayacaksınız. Hep birlikte olacaksınız fakat tek bir kişi bile etmeyeceksiniz. Herkes kendi soyu ile kuruyacak. Güçler kendilerinden geçecekler, en çok o yüce saydıklarınız parçalanıp azap çekecek. '
Alesya bu paragrafı tekrar tekrar okuyordu. Lânetin anlatımı buydu denebilirdi. Onu büyük bir felâket gibi korkutmadı. Bir ölümlü olduğu ve mutlak sonun, onun için ölüm olduğunu bildiğinden olabilirdi.
Kafasını kaldırdı ve koyu ahşap yılan oymalı rafların arasından ona bakan kişiyi fark etti. Sadece onu değil. Koca bir ağacın içi raf raf oyulup içerisine koyulduğu tek tük kitaplarım olduğu kısımda da birileri vardı.
Onların varlığını biliyordu fakat fark etmemiş gibi davranarak muhatap olmak istemedi. Burada bulunduğu zamanların çoğunda halk gelip ona bakıyordu. Alesya'nın başta hissettiği mahcubiyet ve öfke daha sonra kendini ilgisizliğe bıraktı.
Herkes onu merak ediyor ve inceliyordu. Kimi içinden lânet okuyor kimi Tanrı'ya bir çıkış yolu göstermeleri için yakarıyordu. Onun melek kandından olduğunu sanıpta iyilik gösteren kimse olmamıştı. Hepsi ihtimal dahilinde kötü ya da iyi olduğunu göze almadan işi şansa bırakmayıp onun öldürülmesini istiyordu.
Alesya bir kitapta; şeytan sütünden içmiş, kötülüğü içinden gelen kızın öldürülüp canının Tanrı'ya sunulması gerektiğini yazan bir metin okumuştu. Kızın, işlenen ve lânetin sebebi olan kötülükleri yok edercesine öldürülmesi isteniyordu. Alesya bunu aptallık olarak gördü.
Kim işlediği günahların bedelini, günah işleyeceği birini öldürerek af dilerdi ki?
‘Ben lânetini aldım ama bak şeytan sütünden sana karşı gelebilecek birini buldum, onu öldürüyorum. Sende bize neden sinirli isen artık affet. Sonuçta günah işleyebilecek birini cezalandırdım.’ Alesya bu durumu böyle düşündü ve güldü. O kadar kralın hiç aklına gelmiyor muydu?
Yaptıkları tanrılıktı, onlar nasıl Tanrı tarafından cezalandırılıyorsa o kızıda onlar cezalandırmaya kalkıyordu.
Alesya lânetin nedenini bilmiyordu. Fakat onların hak edebildiklerini sadece kitapları okuyarak bile anladı. Sorularını sadece kitaplara soruyordu, onları okuyarak kitaplardan cevaplarını alıyordu. Alen'i zihnine hiç çağırmadı onu o kör karanlıkta ölmüş gibi bıraktı. Onun kalp atışlarını kendi kalbinin atışları ile duyuyordu.
Onun korumasına muhtaç olduğu kadar Alen'de ona muhtaçtı. Bir çıkış yolu bulup kendini buradan kurtarmak istedi. Yoksa biri sonunda krallıklar arasındaki diplomasi falan dinlemeyecek ve onu öldürecekti.
Onlar harekete geçmezse kendi yaşlanarak ölecekti. Burada gün dedikleri iki zaman geçmeden bedeni yaşlanıyordu; saçı beyazlıyor, cildi kırışıp kemikleri güçsüzleşiyor ve hareketleri yavaşlıyordu. İksir Gölünden getirilen suyun içine girmek ve bedenini Alen'e bırakmak istemiyordu.
Alen kardeş olduklarını söylemesine rağmen onu hiç kalbinde hissetmeyen ve güvenmeyen Alesya'nın acısını çekiyordu. Boyut olduğunda havuzun içinde Kral Dirim’den uzak bir şekilde sessizliğini koruyarak ruhun bedeni çağırmasını beklemişti. Tek kelime etmemiş, sinsilik göstermemişti. Alesya'nın aklından planlar geçtiğini ve ona hiç güvenmediğini tahmin edebiliyordu. Onun güvenini kazanana kadar hiçbir hata yapmayacaktı.
Alesya iki düşman taraf arasında kalmış gibi hissediyordu. Onlarla olan dostluğu ile kendini kurtarabilirdi. Alen'in güçleri ile kralları durduruyordu, Alen'i de krallara varlığını söylemekle durduruyordu.
Kimse bir daha onu öldürmeye cesaret edemesin diye güçlüyü oynuyordu. Kimse bir daha bunu yapmaya kalkışmamalıydı. Duruşu, bakışı ve kelimelerinin hepsi cürretkâr bir şekilde herkese karşı dikti.
Alesya neden birinin ona eşlik etmediğini merak ediyordu. Onu koruyacağını söyleyen Kral Dirim sözünü pek önemsemiyor gibi hissetti. Milyonlarca kitap metrelerce yüksekteki kitaplıkların içinde duruyordu.
Alesya, Sukha'ya geldiğinde beri görebildiği tek aydınlık burasıydı. Adal Krallığının en fazla aydınlatılmış yeri kütüphane olabilirdi. Burada renkler üzerlerine değen griden bağımsızdı. Koyu ve açık tonlar, yılan oymasındaki derinlik yaratmak için oyulmuş kısımlar, zemindeki köşe taraflara girmiş çıkmayan tozlar... Hepsi görünüyordu.
Kimse ona gelipte buyur tüm merakını giderecek; sana burada ne olduğunu anlatacak kitap bu diyerek yardım etmedi, etmeyecekti. Hatta Kral Dora onun aradığı kitapları bulduğunu gördüğünde kütüphaneye girmesini bile yasakladı. Ne kadar az bilirse o kadar iyi diyordu.
Onu bir düşman olarak görüyor ve onlar hakkında bilgisiz bir düşmanın güçsüzlüğünden faydalanmak istiyordu. Kral Dirim ise hem oyalansın hemde evreni kabullensin diye kardeşinin aksini düşünüyordu. Alesya, bulmasının uzun sürdüğü kitapları bitirince yenisini almak için ayağıya kalktı. Geniş koltuğun yastıkları onun oturduğu yeri belli eder gibi çöküntü kaldı.
Alesya onu inceleyen gözlerin ağırlığı ile ilerledi. Yakınlarına geldiğinde kendinden emin bir ses tonu ile konuştu. "Bana bu sefer yardım edin."
Resmi bir dili, kraliyet ifadeleri ve asil konuşmaları yoktu. Ricasını bile emrederek söylüyordu. Hafızasını, bilgilerini kaybetse bile dilindeki sözcükler yerini biliyor gibi ağzından aynı alışkanlıkla kayıp çıkıyordu.
Herkes yerinde kıprandı fakat kimse onunla konuşmadı. Buna cesaret edemediler ya da istek göstermediler. Alesya artık doğruca onların gizlendiği raflara doğru bakıp konuştu.
"Aklınızdan ne geçiyor bilmiyorum ama daha yakına gelmeden benim hakkımda iyice bilgi edinemezsiniz."
Birbirlerine bakan kişiler emin değildi, onun bu küstahça sözlerini şeytan oyunu olarak görmek istiyorlardı. Sanki onları yanlarını çekip yakınlarına geldiklerinde tek lokmada yutacaktı.
Alesya etrafta dolandı. "Pekâlâ, korkaklık ediyorsunuz ama siz bilirsiniz. Kimseye zarar vermem."
Kütüphanenin iç tarafından kuşanmış; göğüs zırhı ve iki tarafında da kılıcı olan biri, gürültülü adımlarla ona doğru geldi. Alesya ona doğru dönüp inceledi. Pelerini yoktu, üst kısmındaki kıyafetleri; parçalar bir araya getirilip sallantıda dikilmiş gibiydi fakat üstündeki göğüs zırhı geniş gövdesine tam olmuştu.
Yüzünde alnında elma kemiklerine doğru çarpaz çekilmiş iki keskin yara izi vardı. Biri onu fena haşat etmişe benziyordu. Yine de Alesya'nın gözüne batan bir gerçek vardı, yüzü çok güzel ve gençti. Kılıç taşıyan ve yüzünde yara olan birine yırtıcı ve sert bir yüz düşünebilirdi fakat onun güzel ve yarasına rağmen kusursuz bir yüzü vardı.
"Kimseye zarar veremezsiniz." Akıcı sesi ile kinayeli bir şekilde konuştu. Alesya ona laf dokunduran gence baktı. "Bende onu diyorum. Kimseye zarar vermem."
Genç iyice ona yaklaştı ellerini koyu gri sert kumaşlı pantolonun ceplerine soktu.
"İsteseniz bile yapamazsınız."
Alesya onun sergilediği bu duruşa gülümsedi. Cesur biri olabilirdi, fakat Alesya aptal değildi. Kendi hakkında bir şey bilmese bile bu konuda emindi.
"İsteseydim, kütüphaneye iki kılıçla gelirdim değil mi? Ama ne var ki kılıçlar bende değil, sende. Kitap sayfalarını kılıçlarınla mı çeviriyorsun?"
Genç adamın yüzündeki ifade biraz da olsun geri çekildiğinde Alesya kazanmış gibi hissetti. Burada birine zarar vermek ister gibi duran tek kişi genç adamdı. Alesya daha ılımlı olmaya çalıştı, kavgadan uzak durmalıydı.
"Sadece kitap istiyorum, aradığım cevapların olduğu kitaplar."
Genç adam ellerini ceplerinden çıkarıp arkasında bağladı, ağırlığını bir ayağının üzerine verdi. "Sorularınız neler? Ayrıca sizin hiçbir şey hatırlamadığınız konusunda söylentiler var. Nasıl kitap okuyacaksınız? Okumayı da unutmadınız mı?"
Alesya gözlerini kaçırdı etrafında uzaktan onları seyreden kişilere bakındı. Sonra onun için eğlence olan bir tavırla genç adama doğru yaklaştı.
"Tüm bildiklerimi aklımdan aldı fakat daha iyilerini koyabilmem için okuma yazmayı benden almadı. Şu sizi lânetleyen Tanrı'nın işi işte. Akıl sır ermiyor."
Genç adam, onun lanetlenmeleri hakkında yaptığı alayı sezince hemen dikeldi. Öfkeyle dolu bakışlarını ona yollarken eli kılıcına doğru gitti. Bunu fark eden Alesya geri çekildi.
Genç adam bu tehditi yapmaya cesaret gösterdiğine göre bir gün onu öldürmeyi düşünen kişilerde cesaret bulup karşılarına dikilecekti. Omzularını dikleştirdi ve sanki önemli olan elbisesinin etek kısmındaki tüllermiş gibi düzeltti.
"İstersen kılıcını çekebilirsin." Dikkati hâlâ daha oturunca etek tarafındaki kırışan mor elbisesindeydi. Onu direk olarak ciddiye almayacaktı, rahat halleri kendine olan güvenini gösterirdi. Böylece orada onu gözetleyenler yeni bir söylenti ile etrafın kaynamasını sağlardı.
"Hatta istersen öldürmeyi bile deneyebilirsin." Kafasını kaldırarak onu inceleyen genç adama gülümsedi. "Şu kısa saçlı gergin kralınızda denedi. Ama gördüğün gibi gücü yetmedi. Kırmızı kanlı ve canlı bir şekilde buradayım."
Genç adam iyice gerildi söylediklerinin doğru olup olmadığını bilmiyordu. "Asil krallığımızın güç dolu kralı Kral Dora, hakkında nasıl böyle ileri geri konuşursun. Yalan söyleme alçaklığı iğrenç kırmızı kanına işlemiş olmalı."
Alesya sıkılgan bir şekilde nefesini ciğerlerinden boşalttı. Yüzümdeki yara izini x olarak okumaktan geri durmayıp isim olarakta kullandı. "Bak Bay X, ölümlü bir bedene sahibim ve Diyar Perdesi dediğiniz o yerden geldim. Sence o kadar basit biri miyim? Kralınız bana dokunamıyor, muhtemelen diğer krallarda bana bir şey yapamayacak."
Genç adam büyük bir öfke ve nefretle sesini yükselterek seslendi. "Sen şeytanın sütündensin." Hemen kararını vermişti. Oysa Alesya sadece küstah bir insandı. Ona karşı sabırdan çok aşağılama ile konuşmak isteyen Alesya diğerleri de onu duysun diye çabaladı.
"Bay X, beni dinle. Ben burada doğmuş birine benziyor muyum? Şu aradığınız, pek sevgili şeytan sütü sever kız ben olamam. Muhtemelen sizi lânetleyen Tanrı bir gün uyanıp, beni yanlış yere gönderdiğinin farkına varacak ve buradan çekip gideceğim."
Genç adam öfkeli ve delici bakışlarını bir an olsun değiştirmedi. "Size inanmıyorum."
Alesya ona küçümseyerek baktı. "Seni neden inandırayım ki?" Onu hem diğerlerinden hem de kendi halkında koruması için Kral Dirim'in ve Anisa Kralların inanması yeterdi. Onu küçük gördü.
Genç adam onun açığını sezmiş gibi konuştu. "Ölümden kaçmak için numara yapıyorsun?" Alesya onun sadece ihtimalleri değerlendirdiğini biliyordu. Korkaklığı bedeninden ve bakışlarından görmüş olamazdı. Alesya sinsi bir sırıtma ile konuştu.
"Bay X sen beni hiç dinlemiyorsun ama... Ben zaten ölümlüyüm. Bir gün burada ya da ait olduğum yerde öleceğim. Benim için belirli bir son, neden bundan korkayım ki!?"
Genç adam onu alaya alan Alesya gibi sırıtarak konuştu. "Seni, o mutlak sona kavuşturmamı ister misin?"