Kayra tam bahçe kapısını açıyordu ki arkasından bir ses duydu. “Bakım evine gidiyorsun değil mi? Ben de geliyorum.”
Dönüp baktı. Tarık, bir kolunu ceketten geçirmeye çalışıyordu, diğer eliyle gözlerini ovuşturuyordu hâlâ.“Bakayım şu meşhur canavarın neye benziyormuş.”
Kayra gözlerini devirdi ama bir şey demedi. Tarık’ın peşine takılmasından hoşlanmadığını belli etmeden önüne döndü ve emniyet arabasına yöneldi. Tarık şoför koltuğuna geçti. Kontağı çevirdiği anda Kayra camı sonuna kadar indirdi ve kolunu dışarı çıkardı. Rüzgarın elini yalayıp geçmesi hoşuna gidiyordu. Gözlerini kapattı, havayı içine çekti.
“İnsan arabada camı açınca illa kolunu da mı çıkarır?” dedi Tarık alayla.
“Doğal refleks,” dedi Kayra. “Böyle daha iyi hissederim etrafı.”
Tarık kahkaha attı ama cevap vermedi. Motorun homurtusu ve tekerleklerin yola sürtünmesi dışında araçta sessizlik hakimdi. Bakım evine vardıklarında, Kayra arabadan ilk çıkan oldu. Binanın önündeki çiçekler solmaya yüz tutmuştu. Mermer basamaklardan yukarı çıkarken Kayra’nın gözleri doğrudan ikinci kata odaklanmıştı bile. Tarık ise etrafa merakla bakınıyordu.
İçeri girdiklerinde görevli hemşireler Kayra’yı başlarıyla selamladı. Aralarından geçip Safiye’nin odasına çıktılar. Kayra kapıyı nazikçe tıklattıktan sonra içeri girdi.Safiye teyze, yatağında oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. Kayra’yı görür görmez yüzü aydınlandı.“Ah, tatlım gelmişsin!” diyerek kalktı ve kollarını Kayra’ya doladı.
Kayra istemsizce geriye sendeledi ama kadın sıkı sarılmıştı. Sarılmayı mecburen kabul etti. Tarık ise kapının eşiğinde durmuş onları izliyordu, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.
“Bu gece çok rahat uyudum. Ne gelen oldu ne giden,” dedi Safiye.
Kayra onu nazikçe kendinden ayırdı. “İyi uyudun çünkü tedbir aldım, Safiyeciğim,” dedi. Sonra göz ucuyla Tarık’a baktı. “Sana bir şey göstereceğim.”
Safiye’yi yatağın kenarına oturttu. Sonra yere diz çöküp yatağın altına kurduğu küçük tuzağa uzandı. Minik bir kutu, içine dikkatlice yerleştirilmiş birkaç jelibonla doluydu. Kutunun içindeki yemlerin arasında kıvrılmış, yün yumağı gibi bir şey duruyordu.
Kayra dikkatle uzandı, parmaklarını keçe gibi tüylü varlığa doladı. Tüyleri turuncu ile mercan arasında bir renge sahipti, tek renk ama göz alıcı. Fesefir bu… Tehlikesiz canavar türündendi, ufacık tefecik ama çok yaramaz, haşarı canavarlardan biri.“Şeker komasına girmiş gibi,” dedi Kayra alçak sesle. “Bu gece fazla abartmış.”
Ama yalnızca Kayra’nın elleri arasında bir şey vardı. Tarık ve Safiye kadına baktılar, sonra birbirlerine.“Sen… şu an elinde bir şey mi tutuyorsun?” dedi Tarık.
Kayra kafasını eğdi, küçük canavara baktı. “Görmüyorsunuz, değil mi?”
Safiye başını iki yana salladı. “Boş hava tutuyorsun gibi… ama ben yine de inanıyorum sana.”
“Görmenize gerek yok,” dedi Kayra. “Varlığını hissettiriyor. Bu bir yetenek meselesi, avcılara özgüdür.Herkes göremez, özellikle de gözleri dünyaya fazla alışmış olanlar.”
Tarık kaşlarını çatmıştı, yine bir şeyler söyleyecek gibiydi ama sustu. Minik varlık hâlâ mırıl mırıl uyuyordu. Tuzaktan çıkarmıştı ama daha çok onunla iş vardı.Safiye’ye döndü. “Yatağın altını arada limonla sil. Yanında da hep biraz tuz taşı. Onları pek sevmezler.”
“Tamam, sen ne dersen yaparım.” dedi yaşlı kadın heyecanla.
Kayra başını salladı. Safiye bir kez daha ona sarılmak için kalktı ama Kayra bir adım geri çekilip kibarca elini kaldırdı.“Bugünlük bu kadar. Kendine iyi bak Safiye. Bir sorun olursa yine gelirim.”
Kadın arkasından el sallarken Kayra kapıdan çıktı. Tarık da sessizce peşinden geldi.Merdivenlerden inerken Tarık hafifçe mırıldandı. “Bir bu eksikti. Görünmeyen canavarlar. Masal gibisin gerçekten.”
Kayra burnundan soluyarak yürümeye devam etti. Ama yüzünde küçük bir zafer gülümsemesi vardı.
Kayra, bakım evinin bahçesinden çıkarken hâlâ minik fesefirin elinden tutuyordu. Keçe gibi tüyleri sabah güneşinde hafifçe parlıyordu. Kayra’nın eline usulca tutunan canavarın kürkü, bulut rengiyle mor arasında bir yerlerdeydi; garip bir şekilde sakinlik veren, huzurlu bir tondu bu. Kuyruğu neredeyse kendisinden daha uzundu, yürürken ardında ince bir iz bırakıyor gibiydi. Tarık bir yandan arabaya yönelmişti ki, Kayra’nın hâlâ bir şey tutar gibi yürüdüğünü fark etti. Gözlerini kıstı, sonra bahçeye yönelip arayı kapattı.
“Kayra…” dedi, sesi hafif bir sabırsızlık taşıyordu. “Bak hâlâ şu rolü oynamak zorunda değilsin. Safiye teyzeyi inandırmak için yaptın diyelim. Ama artık gerek yok.”
Kayra, fesefiri yavaşça kucağına aldı. Küçük bir bebek gibiydi şimdi ellerinin arasında. Bir çiçekmiş gibi nazik tutuyordu onu. Gözleri minik yaratığın yüzüne çevriliydi, hafifçe uyukluyor gibiydi fesefir.
“Bana bırak bu canavar işini komiser,” dedi Kayra, gözlerini bile Tarık’a çevirmeden. “Sen insanları avla. Kolay gelsin.”
Tarık, neye uğradığını şaşırmıştı. Gözlerinde hâlâ kuşkuyla bir bakış vardı ama Kayra arkasına bile bakmadan yürümeye devam etti. Bahçenin taş döşeli yolunu adımladı.
Evin içine girerken içeriden kahvaltı kokuları geliyordu. Hafif yanmış ekmek, çay ve hâlâ çözülmemiş bir uykunun havası salonda asılıydı. Can ve Bade, masada oturmuş, yarı uykulu hâlleriyle çaylarını karıştırıyorlardı. Bade gözlerini ovuşturuyor, Can çatalı iki eliyle tutup çenesini üstüne dayamış boş tabağı seyrediyordu.
Kayra’nın adımları duyulunca ikisi de başlarını kaldırdı. Ama sonra gözleri Kayra’nın kucağına indiğinde birden doğruldular.“Bu… şey mi?” dedi Can, gözlerini kocaman açarak. “Canavar?”
Kayra gülümsedi, kelimelerle cevap vermedi. Minik yaratığı Can’ın kucağına bıraktı. “Al bakalım, kan tahlili yap. Bakalım bu yumuşak şeyde ne çıkacak.”
Can, önce tereddüt etti, sonra fesefire dikkatle baktı. Tüyleri pamuk gibiydi. Kucağında ölü gibi yatıyordu.
Bade, yaklaşarak dikkatle baktı. “Fesefirler,” dedi fısıltıyla. “Ama yalnız olmazlar ki.Fesefirler ailecek yaşarlar, sürü hâlinde. İnsanlardan da özellikle uzak dururlar. Bir bakım evinde, yalnız bir tane? Bu garip…”
Can başını salladı. “Yırtıcılar da yalnız hareket eder ama burada sürü hâlinde avlanıyorlar...” Sustu, sonra cümlesine devam etti. “Ya canavarlar değişti, ya da bu kasabada bir sorun var.”
Kayra bir kenara geçip kollarını göğsünde kavuşturdu. Sessizce dinledi. Gözleri hâlâ fesefirin kımıldayan kuyruğundaydı.“Tahlili yap da sonucuna göre konuşuruz,” dedi sonunda, sesinde yorgun ama kararlı bir tonla. “Bilmeden yorum yapmayalım. Ben şu kasabaya bir göz atayım. Bade sende cihazları kontrol et, canavar sinyali olursa haber ver.”
Son sözünü söyledikten sonra döndü ve sessiz adımlarla evden çıktı. Kapıdan çıkarken küçük Fesefir mışıl mışıl uyuyordu. Kayra onu Can’a devretmişti ama şimdi, uykulu minik yaratıkla baş başa kalma sırası Can’a gelmişti.
Can, bir cerrah titizliğiyle fesefirikendine bastırdı. Sanki kucağında bir yaratık değil de, camdan yapılmış narin bir süs eşyası taşıyordu. Onu odasına götürdü, masasının üstüne küçük, yumuşak bir yastık yerleştirdi ve üzerine yatırdı.“Tamam küçük tüylü şey… bakalım içinde ne varmış.”
Laboratuvar cam kabinini andıran masa başı analiz cihazlarını hazırladı. Önce pamukla Fesefir’in minik kolunu sildi, sonra çok ince bir iğneyle minicik bir damla kan aldı. Hayvan tepki bile vermedi. Hâlâ uyuyordu.
Can, kanı küçük bir test tüpüne damlattı, ardından biyolojik analiz cihazına yerleştirdi. Ekranda veriler akmaya başladı. Genetik harita, protein dizilimleri, kan şekeri oranı… Hepsi akıyordu, ama Can bunlara tam odaklanamadan…
Bir “cıyak!” sesi geldi.
Minik yaratık, burnunun ucunda bir sibekvarmış gibi gözlerini açtı. Kafasını sağa sola salladı, sonra birdenbire doğruldu. Göbeğine göre fazlasıyla ince olan kolları ve bacaklarıyla bir bebek gibi görünüyordu ama bir bebekten çok daha hızlıydı. Can, ne olduğunu anlayamadan, Fesefir kendini masadan aşağı attı. Tam cama doğru zıplıyordu ki Can, refleksle kuyruğundan yakaladı.“Hop! Nereye—!”
Ama Fesefir buna hiç hazırlıklı değilmiş gibi canı yandığına dair tiz bir çığlık attı ve bir anda agrasifleşti. Tüm tüyleri diken diken olmuştu. Saldırgan bir kuş gibi dönüp Can’ın yüzüne atladı.
“AH!” diye bağırdı Can, dengesi bozuldu ve sırt üstü yere düştü. Yaratık yüzüne yapışmıştı, sanki bir peluş hayvan değil de, çılgın bir yapışkanlı uzaylıyla boğuşuyordu.
Tam o sırada Bade kapıyı açtı. Gelen seslerden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.“Ne oluyor burada?!”
Kapının açıldığını gören Fesefir, gözleri bir anda parladı. Bir fırsat!Yarattığı kaosu fırsata çeviren küçük şeytan, dört ayağının üzerine indi ve yıldırım gibi odayı terk etti.
“Yakala şunu!” diye bağırdı Can, yerde debelenerek.
Fesefir, merdivenlere yöneldi. Can arkasından ulaşmak üzere uzandı, ama o da ne! Fesefir, birden sağa kıvrıldı, sonra sola. Sanki olimpiyatlarda slalom yapan kayakçı gibi Can’ın hamlesini boşa çıkardı. Can, o ani manevralar yüzünden dengesini kaybetti.
“Dur—duurr—” dedi ama cümlesi bitmeden merdivenlerden aşağı doğru taklalar atmaya başladı.
Tak-tak-tak-tak… THUMP.
“Off... belim!” dedi Can, acı içinde.
Bade bu sırada çoktan peşine düşmüştü. Fesefir, salonu tam anlamıyla savaş alanına çevirmişti. Kaçarken çiçek saksısını devirdi, televizyon kumandasını kuyruğuyla masadan uçurdu. Mutfakta ise adeta sirkteki maymunlara dönüşmüştü. Dolap kulplarına kuyruğunu takıyor, oradan oraya savruluyordu. Tencere kapağı, çaydanlık, tuzluk... hepsi bir bir yere çakılıyordu.
Can belini tutarak ayağa kalktı. Dişlerini sıktı. “Bir fesefiri bile yakalayamıyoruz! Nasıl avcı olacağız biz ya?” diye söylendi, neredeyse ağlayacak gibiydi.
Bade mutfağın köşesinden yukarı çıkan Fesefir’in peşine düştü. Can mutfağa girdi ve bir anda durdu. Gözleri Kayra’nın jelibon paketlerine takıldı. Aniden aydınlandı ifadesi.“Bu her şeyi deviren pis minnoşun şeker zaafı var,” dedi. Jelibonları bir avuç doldurdu ve yukarı çıktı.
Fesefir, Bade’nin odasında camın kenarındaydı. Bade, yavaşça yaklaştı. Minik yaratık, tüylerini kabartmış, tam bir fırtına gibi hazır bekliyordu. Bade hamle yaptı, ama Fesefir yeniden kaydı ellerinden.
Tam o anda Can içeri girdi. “Dur,” dedi Bade’ye. “Bir deneme daha yapacağım.”Jelibonları avcuna döktü ve diz çökerek yere oturdu.“Gel bakayım, minik karadelik,” dedi yumuşak bir sesle.
Fesefir, gözlerini kısıp onu izledi. Sonra bir… iki… üç adım. İki ayağının üstünde ilerledi, tıpkı bir çocuk gibi. Jelibonlara yaklaştı. Kokladı. Ve… birini aldı. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Artık Can’ın ellerindeydi, kucağına bile çıktı. O kadar sakindi ki mırıldanıyor gibiydi.
Can dönüp Bade’ye baktı.“Bu fesefir, insanlarla yaşamayı öğrenmiş. Baksana, kucağıma geldi. İnsan canlısı olmuş bu.”
Bade, kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudaklarını büzdü.“İki tane jelibonla yakalanan bir canavar… Bravo.”
Can göz kırptı.“Görünüşe göre bu av işinde, biraz da zekâ gerekiyor Bade Hanım.”Fesefir ise kucağında kendine verilen son jelibonu çiğniyordu. Gözleri parlıyordu. Sanki “Ben akıllıyım sizden,” der gibi.