Bölüm 2— Avcının Gelişi

1261 Words
Kapılar hızla açıldı. İçeri giren kadının varlığı, koridorun tüm havasını değiştirdi. Çaylaklar ellerindeki belgeleri unuttu, kıdemli avcılar bile başlarını kaldırdı. Herkesin bakışları tek bir kişiye yönelmişti: Kayra Sancak. Üstü başı yırtıktı. Omzundaki montun kolu parçalanmış, dizlerinde toprak izleri, ensesinde kurumuş kan lekeleri vardı. Ama tüm bu dağınıklığa rağmen, güzelliği insanın gözünü alıyordu. Küllerinden doğmuş gibiydi. Uzun, düz sarı saçları hafifçe savruluyor, ela gözleri koridorun soğuk floresan ışıklarında alev gibi parlıyordu. Vücudu atletikti, güçlü ama zarif. Üzerine tam oturan deri pantolonu, gümüş tokalı kemeri, içindeki siyah body ve üstüne attığı yırtık haki montla modadan çıkma bir savaşçı gibiydi. Diğer avcılar sahada rahat hareket edebilmek için sade ve işlevsel kıyafetler giyerken, Kayra stilinden asla ödün vermezdi. Hatta zamanında topuklu botlarla bir canavarın sırtına atlayıp gözünü oymuşluğu vardı. Ve bunu anlatırken rujunun rengini değiştirmeyi de ihmal etmemişti. Kayra, sanki bütün gözler onun üzerine çevrilmemiş gibi yürümeye devam etti. Gürültüsüz ama kesin adımlarla, enstitünün derinliklerindeki yönetim katına ulaştı. Kapıyı itip içeri girdiğinde, Rıfat onu ayakta karşıladı. Kaşlarını kaldırarak şöyle bir baktı ona. “Kayra…” dedi, sesinde şaşkınlıkla karışık bir endişe vardı. “İyi misin? Üstün başın…” Kayra bir sandalye çekip üzerine attı kendini. Bacak bacak üstüne atarken umursamazca elini kaldırdı. “Bir zeberle boğuştum. Sen bir de onu görmeliydin,” dedi, sırıtarak. “Kendi kusmuğunda boğulmuş gibi bir hali vardı en son. Ama sağ yakaladım onu.” Rıfat başını iki yana salladı, gülümsedi ama gözlerinde ciddi bir ton belirdi.“Seni buraya çağırmamızın sebebi bu değil. Yeni bir görev var, Kayra.” Masasındaki klasörü aldı ve Kayra’nın önüne bıraktı.“Karakavak Kasabası’nda üç haftadır süren bir saldırı silsilesi var. Gece karanlığında ortaya çıkan bir yırtıcı, bir insanı ağır yaraladı. Kurban hâlâ yoğun bakımda. Hayatta kalır mı, bilinmez. Görgü tanığı yok. Ama geride bırakılan izler—” duraksadı, sesini düşürdü, “—bu tehlikeli bir yırtıcıyla ilgisi olduğunu gösteriyor.” Kayra dosyayı hızlıca açtı, birkaç fotoğrafa göz attı. Derin pençe izleri, parçalanmış bir ahır, kan gölüne dönmüş bir toprak yol… Alaycı bir gülümsemeyle başını salladı.“Tam benlik. Hallederim.” Rıfat ikinci bir dosya uzattı, sonra üçüncüyü.“Hayır, bu kez yalnız olmayacaksın. Bu iki çaylak da seninle gelecek. Sahada senin tarafından eğitilecekler.” Kayra dosyaları aldı, göz gezdirdi. Sonra çocuk gibi suratını buruşturdu.“Çaylak mı? Rıııfat, sen ciddi olamazsın. Ayak bağı olur bunlar. Tek başıma çok daha hızlı hallederim.” “Biliyorum,” dedi Rıfat sabırla. “Ama kurallar var. Yasal olarak seni sahaya tek başına gönderemem. Ayrıca… bu çocukların senin gibi biriyle çalışması gerek. İkisi de potansiyelli. Hem bizim için, hem kendileri için.” Kayra dosyaları tekrar masaya bıraktı, parmaklarını şıklattı.“Yasaları ben de gayet iyi biliyorum. Ama kuralları esnetmekten hoşlandığımı da sen bilirsin.” “Kayra, bu sefer öyle olmayacak,” dedi Rıfat net bir tonla. “Artık senin gibi biri bu gençleri eğitmezse, kimse edemez.” Kayra sessiz kaldı. Sonunda dosyaları tekrar eline aldı.“Pekâlâ,” dedi soğuk bir edayla. “Ama başıma iş açarlarsa… senden bilirim.” Kapıya yönelirken arkasından Rıfat’ın sesi geldi.“İsimleri Can Özdoğan ve Bade Nurlu. Tanıyacaksın. Her ikisi de istekli ama… henüz canavar öldürmemişler. Bu onların ilk gerçek görevi.” Kayra kapıyı açtı, sonra dönüp bir bakış attı.“İlk görevleri benim yanımda olacaksa, ya çok şanslılar… ya da çok bahtsızlar.” Ve gitti. Kayra, enstitünün solgun ışıkları altında, loş odasında dosyaları inceledi. Parmaklarının arasında tuttuğu kalem, çenesine dayalıydı. Gözleri sayfaların üzerindeki yazılara değil, satır aralarına, o kelimelerin taşıyamadığı niyetlere odaklanmıştı. Can Özdoğan… Dosyanın sağ üst köşesine büyük harflerle yazılmıştı soyadı. Soyadının ağırlığı sayfaya sığmıyordu sanki. Babası, dedesi, halası, amcası—neredeyse ailesindeki herkes aktif birer avcıydı. Can ise hâlâ çaylaktı. Bu, Kayra’ya göre ya fazlasıyla beceriksiz olduğunun ya da fazla şımarık büyütüldüğünün işaretiydi. Torpilli bir tipti muhtemelen; avcı kanından geldiği için kayırılıyor, ama gerçek bir savaş görmemişti. Diğer dosyayı açtı. Bade Nurlu. El yazısıyla yazılmış eski bir not iliştirilmişti üstüne: “İnatçı. Kararlı. Risk almaya meyilli.” Annesi bir canavar saldırısında ölmüştü. Kayra, raporları okurken Bade’nin gözünü karartan intikam hırsını hisseder gibiydi. Bu tarz insanlar genelde en tehlikelilerdi; düşmanı değil, kendi ruhundaki karanlığı takip ederlerdi. Kayra, iç geçirdi. “Ne güzel... biri şımarık, diğeri öfkeli. Başımın yeni belaları geldi,” diye mırıldandı. Ardından telsize uzanıp başka bir çaylağa kısa ve net bir talimat verdi. “Can ve Bade’yi gönder. Hemen.” Dakikalar sonra, kapı tok bir şekilde çalındı. İçeriye önce Can girdi. İnce, uzun boyluydı. Temiz yüzlüydü ama gözlerinin ardında endişeli bir ifade vardı. Tam bir ‘inek öğrenci’ tipi diye düşündü Kayra. Ardından Bade girdi. Sade bir siyah tişört giymişti ama kollarındaki kaslar, duruşundaki diklik ve gözlerindeki meydan okuyan bakış onu olduğundan iki kat daha büyük gösteriyordu. Kayra, sandalyesine yaslandı, ayaklarını masasının üzerine uzattı. Bu, onun otorite kurmak için seçtiği umursamaz pozdu.“Karakavak kasabasındaki bir yırtıcının peşindeyim,” dedi doğrudan konuya girerek. “Ve sizi de yanıma verdiler. Hazırlıklarınızı yapın. Gece yola çıkıyoruz. Sabah orada olmak istiyorum.” Can hemen toparlandı. “Uçak bileti alayım hemen.” Kayra, başını iki yana sallayıp elini kaldırdı. “Arabayla gideceğiz. Sen kullanacaksın.” Can, neye uğradığını şaşırmış gibiydi. Gözlüklerini hafifçe yukarı itti ama ağzından tek kelime çıkmadı. Bade ise dudaklarını hafifçe büküp Kayra’ya dik dik baktı. O anda Kayra, ikisinin de itaat etmeyi bildiğini anladı. Zorunluluktan mı, saygıdan mı bilmiyordu ama sorgulamadılar. Başlarıyla onaylayıp çıkarken Kayra’nın gözleri kapının camından dışarıyı izliyordu. Koridorda, Can ve Bade yan yana yürüyordu ama adımları senkronize değildi. Can temkinli, Bade ise kararlıydı. Aralarında soğuk bir sessizlik vardı. Arada birbirlerine bakıyor, gözlerini kaçırıyorlardı. Kayra onların bu kısa andaki gerginliğini bile hissedebiliyordu. “İyi anlaşamayacaklar,” diye geçirdi içinden, “ama belki bu işime yarar.” Çaylakların ardından kapı kapandı. Sessizlik odada yeniden Kayra’ya ait oldu. Gözlerini penceresiz duvarlara çevirdi. Odanın her yanına yayılmış belgeler, raporlar, haritalar vardı. İnsanlarla arasına mesafe koyduğu bu karanlık köşe onun sığınağıydı. Avcılar onu sevmezdi. Çaylaklar ondan nefret ederdi. Ama Kayra bunu dert etmezdi. İnsanlar ona göre içi boş ses kutularından farksızdı. Canavarlar ve hayvanlar ise sadeydi. Ne iseler oydu. Ne yapacaklarını bilirdin. *** Gece çökmeden önce hazırlıklarını tamamlamışlardı. Enstitünün loş ışıkları altında, Can ve Bade mühimmat bölümünden malzemelerini tek tek kontrol ederek aldı. Can, taşınabilir izleme cihazlarını özenle çantasına yerleştirirken Bade, altın uçlu mermilerin her birini eliyle tarttı. Sessizdi; gözlerinde bu işin gerektirdiği ciddiyet vardı. Altın kurşunlar. Onların dünyasında efsane değil, gerçekti. Canavarların çoğu yalnızca altınla yaralanabiliyor, yok edilebiliyordu. Gümüşün hükmü geçmişti. Can’ın elleri titremedi ama içindeki gerginliği de bastıramıyordu. Bade ise soğukkanlıydı; kararlı ve sert. Sırt çantasını omzuna attı, küçük bir kutuda tuzak parçalarını yerleştirdi: harekete duyarlı zemin pedleri, uyarıcı gaz kapsülleri ve birkaç farklı türden kapan. Avcı Kayra onları dışarıda bekliyordu. Enstitünün garajından çıkarılan siyah, zırhlı SUV’un yanına yaslanmış, bir elinde kahve kupası, diğer eli cebindeydi. Gözleri ay gibi parlayan geceye bakıyordu ama zihni çok daha uzağa, Karakavak’a uzanmıştı.“Hazırsanız,” dedi alçak ama net bir sesle, “vakit geldi.” Araca ilk o bindi. Ön koltuğa oturdu, koltuğu geriye yatırdı, ayakkabılarının tabanını ön panele dayadı. Camı sonuna kadar açtı, kolunu dışarı çıkardı. Parmakları havayı tırmalar gibi açılıp kapanıyordu. Rüzgârın gecenin içinden geçip gelen soğuk nefesi, Kayra’nın yüzüne hafifçe çarptı. Bu hissi seviyordu. Bir an için sessizce gözlerini kapadı. Can direksiyona geçti. Dikkatle aynaları ayarladı. Motoru çalıştırdı. Bade arka koltukta yerini aldı; omuzlarının sert duruşu, zihninin hâlâ Kayra’yı çözmeye çalıştığını ele veriyordu. Araç yavaşça enstitü garajından çıkarken Can dikiz aynasından Bade’ye baktı. Göz göze geldiler. İkisi de bir şey söylemedi ama aynı şeyi düşündükleri belliydi:Bu avcıyla nasıl çalışacağız? Kayra gözlerini açmadan, “Gözünü yoldan ayırma, torpilli çocuk,” dedi umursamaz bir tonla. Can irkildi, direksiyona daha sıkı sarıldı.Yol uzun olacaktı. Ama gece daha yeni başlıyordu.Ve Karakavak, onları bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD