Bölüm 4—Canavar Avcısı

1588 Words
Karakavak kasabasının soluk taşları, yılların yorgunluğunu taşıyan gri bir gökyüzünün altında solgun ve eski görünüyordu. Hastane binasının çatısıysa sanki kasabanın kalbi değil, nabzı durmuş bir anıt gibiydi. Kalabalığın içinden bir fısıltı yükseliyor, ardından bir çığlık, sonra yeniden sessizlik… Gözler hep yukarıda, dudaklar hep titrek. Kayra içinayağının altındaki çatının kenarıyla sokaktaki tozlu asfalt arasında büyük bir fark var gibiydi ama onun yüzünde en ufak bir gerginlik yoktu. Sanki kırmızı bir halı üzerinde yürür gibi sakindi. Dengesi tamdı. Uçurum kenarında değil de düz bir patikadaymış gibi ilerledi. Adımları aceleci değildi ama kararlılığı kesindi. Yaşlı kadının başörtüsü, rüzgârla savrulan bir duman gibi çatının ucundan sarkıyordu. Gözleri karmaşık bir korkuyla büyümüş, dudakları ise kurumuştu. Bedeni titriyordu ama bir kararlılıkla ayakta duruyordu hâlâ. Elini açsa, boşluk onu içine çekmeye hazırdı. “Bu yaşta neden intihar ediyorsun?” diye sordu Kayra, sesi rüzgârın arasından sızan bir fısıltı gibiydi. “Beklesen ecelinle gidersin.” Kadın, bir an Kayra’ya döndü. Gözleri, karşısındaki genç kadını ilk kez görüyormuş gibi inceledi. Onun çatıda ne işi olduğunu, neye bu kadar sakin olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra dudaklarından çatallı bir ses döküldü. “Odamda bir hayalet var…” Kayra’nın gözlerinde bir parıltı belirdi. Gözlerini kadının yüzüne sabitledi. “Hayaletler insanlara görünmez,” dedi sakinlikle. Kadının sesi bu kez daha çatlaktı, ama daha kararlı. “Ama yaptıklarını görüyorum! Eşyalarımı karıştırıyor… İlaçlarımı çalıyor. Kimse bana inanmıyor. Bana musallat oldu! Her gece…” Aşağıdaki kalabalıktan birkaç ses daha yükseldi. Biri dua ediyordu, biri cep telefonuyla kayıttaydı, biri sessizce ağlıyordu. Ama çatıdaki sessizlik daha ağırdı, daha gerçek. Kayra başını hafifçe yana eğdi, ses tonunu düşürmedi. “Hayaletler eşyalara fiziksel olarak dokunamaz. Ama…” dedi ve bir adım daha yaklaştı, “...sana musallat olan bir şey olabilir. Eğer bana odanı gösterirsen sana yardım edebilirim.” Yaşlı kadın, çatı kenarından gözlerini Kayra’nın uzattığı ele çevirdi. Tereddütle. Güvensizlikle. O el, bir kurtuluş gibi değil; bir iğne, bir serum gibi görünüyordu onun gözünde.“Sen yeni hemşire misin?” diye sordu, gözlerini kısmıştı. “Beni uyutacaksın değil mi? Hep öyle yapıyorlar…” Kayra’nın yüzü aydınlandı. Kahkahası göğün gri örtüsünü kısa bir anlığına araladı adeta.“İnsanları pek sevmem. Bu yüzden hemşire değilim. Ben canavar avcısıyım,” dedi gülerek. “Ve sana musallat olan canavarı yakalayabilirim.” Yaşlı kadının dudakları titredi. Gözlerinde bir umut kıvılcımı belirdi ama ihtiyatlıydı. Bir yandan da anlamaya çalışıyordu bu genç kadının deli mi, dahi mi, gerçek mi olduğunu.“Gerçekten mi?” diye sordu kısık bir sesle. “Onu bulabilir misin yani?” Kayra hâlâ elini uzatıyordu, parmakları sabırla bekliyordu. “Yakalarım. Çok şanslısın, benden daha iyi bir canavar avcısı bulamazsın.” Yaşlı kadın gözlerini çatının ucundan, ölümün o davetkâr boşluğundan çekti. Sonra yavaşça, titreyen parmaklarıyla Kayra’nın eline uzandı. Avuçları birbirine değdiğinde, rüzgârın uğultusu bir anlığına durdu. Sanki kasabanın kalbi yeniden atmaya başlamıştı. Kayra, kadının elini sıkıca tuttu, dikkatle adım adım onu çatı kenarından uzaklaştırdı. Aşağıda bekleyen kalabalık, kadının geri çekildiğini görünce önce derin bir nefes aldı, ardından kopan alkış tufanı Karakavak’ın sessizliğini yardı. Bazıları ağladı, bazıları birbirine sarıldı. Cep telefonları havaya kalktı, biri “Kadını kurtardı!” diye bağırdı. Ama Kayra, alkışlara aldırmadı. Gözleri hâlâ kadının yüzündeydi. Çünkü onun görmediği, ama Kayra’nın hissettiği şey hâlâ oradaydı. Gözle görünmeyen ama iz bırakan bir karanlık vardı kadının ardında.Ve o karanlık... artık Kayra’nın radarındaydı. Hastane çatısının dar çıkıntısından uzaklaşırken yaşlı kadının ayakları hâlâ titriyordu ama Kayra dimdikti. Sanki biraz önce çatı kenarında biriyle ölüm üzerine pazarlık yapan o değildi. Yaşlı kadının kolunu nazikçe kavrayıp merdivenlere yöneldi. Aşağıda kalabalık artmıştı. Hemşireler, hastabakıcılar, bir iki meraklı hasta bile toplanmıştı. Kadını görünce içlerinden biri ileri atıldı. “Teyze iyi misin? Gel seni içeri alalım,” dediğinde yaşlı kadın başını iki yana salladı, gözleri hâlâ Kayra’yı arıyordu. “Odama götürün beni. Bu kızla.” Kararlıydı. O an orada yalnızca Kayra’ya güveniyordu. Kalabalık şaşkındı, ama kadının ısrarı üstüne Kayra’yla birlikte yürümeye başladılar. Sessizlikte, yalnızca bastonun yerde çıkardığı tok ses duyuluyordu. Koridorun sonunda bir adam belirip kalabalığın arasından çıktı. Diğerlerinden farklıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, gri paltosunun yakası dikti. Bakışları sertti ama dikkatli. Kalabalığa karışmadan sadece izledi. Kayra’nın yüzüne baktı, sonra yaşlı kadına.“Bırakın,” dedi hemşirelere. “Gitmek istiyor.” Yaşlı kadının adı Safiye idi. Safiye’nin odasına vardıklarında Kayra içeri ilk giren oldu. Ceketini çıkarıp bir sandalyeye attı. Bade ve Can da koridorun başında belirip sessizce girişte durdular. Oda dağınıktı. Girişteki lamba yana doğru eğilmişti, zayıf bir ışıkla titrek titrek yanıyordu. Dolabın kapakları yarı açık, içi karmakarışıktı; kıyafetler yere sarkmış, kimi askıdan çıkmıştı. Çekmecelere uzanan Kayra, içinde olması gereken ilaçların eksik olduğunu hemen fark etti. Yatağın altına eğildi. Elini uzatmadan önce gözleriyle taradı: tozlu zeminin üzerinde eski bir fincan tabağı, birkaç boş çikolata ambalajı, kırık gözlük çerçevesi, çocuklara ait bir çorap ve paslı bir kolye ucu. Hiçbiri birbiriyle bağlantılı değildi ama belli ki biri bu eşyaları toplamış ve buraya yerleştirmişti. Kayra doğrulup Safiye’ye döndü. Ciddiydi. “Bu bir canavarın işi,” dedi. Bade şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, Can ise daha çok meraklanmış gibiydi. “Nasıl yani?” diye sormadı bile. Kayra’nın ne yaptığını görmek istiyordu. “Fesefir,” dedi Kayra. “Yaramaz bir tür. Zararsız ama fazlasıyla meraklıdırlar.” Can’a döndü. “Arabaya git. Küçük tuzak seti ve birkaç tane renkli şeker getir.” Can hemen çıktı. Bu sırada kapı yeniden açıldı ve içerideki havaya bir ağırlık çöktü. Az önceki adamdı. Yavaşça içeri adım attı.“Safiye Hanım’ı getirdiğiniz için teşekkür ederim,” dedi doğrudan Kayra’ya. “Ama... kimsiniz siz?” Kayra gözlerini adamdan ayırmadan ayağa kalktı. “Canavar avcısıyım,” dedi kısaca. Adam bir an düşündü. Sonra gözleri hafifçe parladı. “Tuzaklar... Aracınızda mı? Yoksa…” Kaşlarını çattı. “Siz… vahşi yaşam biriminden mi geliyorsunuz?” Kayra başını eğdi, yüzündeki ifadeyi sakladı. Ne yalanladı, ne de onayladı. Adam elini uzattı. “Komiser Tarık Uludağ. Bu bölgedeki saldırılar nedeniyle birime şikayette bulunmuştum. İsterseniz sizi olay yerine götürebilirim.” Kayra ceketini düzeltip omzuna attı ve komserin elini sıktı. “Kayra Sancak. Buradaki işimi halledeyim. Sonra gideriz.” Tarık kadına baktı, sonra tekrar Kayra’ya. Şüpheyle başını eğdi. “Burada bir canavar olmadığını biliyorsunuz, değil mi? Safiye Hanım’ın aklı bazen gider gelir. Daha önce hastaneden kaçmışlığı var. Buyurun, biz gidelim. Hemşireler onunla ilgilenir.” Kayra başını yana yatırıp Tarık’a dik dik baktı. Sesi alçak ama sertti. “Bir canavar avcısına nerede canavar olup olmadığını söylemek biraz fazla ukalaca, Komiser Bey.”Tarık şaşırdı. Kayra devam etti: “Olay yerine kendim de gidebilirim. Siz yorulmayın, işiniz çoktur.” Tam o sırada Can geri döndü. Elinde plastik bir kutu ve şekerlerle. Kayra kutuyu aldı, yere çömeldi. Safiye’ye dönerek, “Yatağın altını mesken tutmuş,” dedi. “Canavarlar şekere karşı koyamaz. Çok şanslısınız.” Küçük, metalik tuzağı yatağın altına kaydırırken şekeri özenle dizdi. Her birini tuzağın etrafına, Fesefir’in dikkatini çekecek şekilde bıraktı. Sonra ayağa kalktı.“Bu gece yakalanır büyük ihtimal. Ama ışığı açık tut. Ve yanına limon koy. Ekşi sevmezler, yaklaşmazlar.” Safiye’nin gözleri dolmuştu. Elini uzattı, Kayra’ya sarıldı. Kayra donakaldı. Bu yakınlık beklemediği bir şeydi. Vücudu kaskatı kesilmişti. İnsanlarla pek iyi anlaşamazdı, hele sarılmak… Ne zamandır biri ona böyle sarılmıştı, hatırlamıyordu bile. Safiye fısıldadı. “Teşekkür ederim.” Kayra bir adım geri çekildi. “Rica ederim,” dedi kısa ve düz bir sesle. Odaya son bir kez baktı, ardından dışarı çıktı. Tarık, Bade ve Can sessizce ardından baktılar. Can elindeki boş kutuyu salladı, Bade ise dudaklarını birbirine bastırmıştı. Hastane koridorları loştu, yer yer florasanlar titreşiyor, mesai değiştiren hemşirelerin hızlı adımları yankılanıyordu. Kayra’nın uzaklaşan adımlarını izleyen Tarık, bir an durdu, sonra kararını vermiş gibi ileri atıldı. “Bir dakika,” dedi Tarık, sesi hem kararlı hem sinirliydi. Kayra adımlarını yavaşlattı ama durmadı. Tarık hızla yanına yetişti, onunla yan yana geldiği an nefesini kontrol etmeye çalışarak konuştu: “Sizin işiniz yaşlı, hasta insanları kandırmak mı?” Kayra durdu. Başını yavaşça ona çevirdi. Gözlerinde tepki yoktu. Sadece bir merak izi: Ne diyorsun sen şimdi? Tarık, Kayra’nın suskunluğunu onay saymış gibi devam etti. “Safiye teyzenin aklı yerinde değil. Yıllardır böyle. Bazen üç gün boyunca çocuğuyla konuştuğunu sanıyor, oysa kızı yıllar önce ölmüş. Uydurduğu şeyleri ciddiye almanız, ona inandığınızı söylemeniz... Onu daha da kötüleştirecek. Bu yaptığınız yanlış!” Kayra gözlerini kısmadan, bakışlarını kaçırmadan Tarık’ın yüzüne baktı. Yavaşça kollarını göğsünde birleştirdi. Havanın içindeki gerilim, soğuk bir elektrik gibi kıyafetlerinin içine sızıyordu ama o bunu hiç umursamıyor gibiydi. Yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi. O kadar sakindi ki bu sakinlik insana diken gibi batıyordu. “Hiç kimse o kadını dinlemediği için çatıya çıkmıştı. Ben dinledim.” Gülümsemesi hâlâ aynıydı, ama sesinin tonu donuktu. “Canavarlar... Ya da Vahşi hayvanlar adına ne diyorsanız, o benim işim. Siz kendi işinize bakın,Komiser Bey.” Tarık’ın kaşları çatıldı. Dişlerini sıktı ama kendine hâkim olmaya çalıştı. Kayra’nın o gülümsemesi—yukarıdan bakan, küçümseyen ama bir o kadar da zarif olan o ifade—onu çıldırtmanın eşiğine getiriyordu. Kırmızı dosyalardan, nöbet çizelgelerinden, raporlardan alışık olmadığı türden bir meydan okumaydı bu. “İşiniz hayvanlarsa onlarla ilgilenin o zaman,” dedi Tarık, bir adım daha yaklaşarak. “Vahşi hayvan saldırıları hastane içinde hiç yaşanmadı. Ama kasabanın çevresinde üç haftadır ardı ardına olaylar yaşanıyor. Detaylı bilgi almak isterseniz... buyurun, karakola gelin, Kayra Hanım.” Kayra Hanım. O iki kelimeyi söylerken dudaklarını sanki zehirli bir meyve çiğniyormuş gibi buruşturmuştu. Kayra başını hafifçe yana eğdi, yüz ifadesi “he he” der gibiydi. Alaycı ve umursamaz. Tarık sinirle döndü, Kayra’nın yanından rüzgâr gibi geçti. Adımlarında öfke vardı, elleri ceketinin cebine sıkışmıştı. Kayra arkasından baktı, gözlerinde bir parıltı belirdi. Hafifçe güldü. Sessiz, boğuk, kimseye göstermediği bir kahkahaydı bu. “Çetin cevizmiş bu Tarık,” dedi alçak sesle, dudaklarını kıpırdatarak. “Ama çatır çatır çatlayacak sonunda.” Başını hafifçe sallayıp koridorun karşı ucundaki Bade ve Can’a yürüdü. Aralarındaki sessizlik, az önceki sözlerin yankısıyla ağırlaşmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD